Cuma, Temmuz 1, 2022

Ukrayna’da savaş hali ve Türkiye’nin enerji güvenliği

Selin Nasi
Ankara Politikalar Merkezi Londra Temsilcisi. Nişantaşı Işıklı. 2021 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden doktora derecesini aldı. Daha önce Hürriyet Daily News ve Şalom gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Medyascope TV’nin yalnızca kadın yorumculardan oluşan tartışma programı Femfikir’in kurucu üyelerinden.Dış politika analizleri Yetkin Report’ta yayınlanmaktadır.

Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekleyen ve savunmasına katkıda bulunan NATO müttefiki Türkiye’nin iki tarafa da eşit mesafede kalacağı söylemine rağmen, son tahlilde güvenlik tercihleri bakımından hangi tarafta yer alacağını kestirmek güç değil.

Bu durum, Türkiye’nin enerji kaynaklarını uzun vadede çeşitlendirmesini gerek enerji güvenliği gerekse AB’nin yeşil dönüşüm politikalarına entegre olması bakımından önemli kılıyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, beklemediğimiz pek çok gelişmeyi hızlı çekim önümüze koyuverdi. Kremlin’in Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanıması ardından krizin sıcak çatışmaya dönüşmeden sona ereceğini bekleyenler yanıldı. ABD Başkanı Joe Biden’ın baştaki çelişkili açıklamaları, Avrupalı devletlerin son ana dek Rusya ile ekonomik çıkarlarını gözeten yaklaşımları, pek çoğumuza Batı’nın Ukrayna’yı gözden çıkardığını düşündürdü. Belki en başından beri plan, Rusya’ya karşı atılacak adımların kademeli şekilde yükseltilmesiydi. Askeri kapasite bakımından Rusya karşısında ayakta kalamayacağı düşünülen Ukrayna halkının, Vladimir Zelenskiy liderliğinde, işgale karşı bu denli güçlü direnişinin, batılı devletleri bir parça utandırmış ve harekete geçmeye zorlamış olması da mümkün.

Her şekilde, Ukrayna işgali, batılı devletleri, özelde Avrupa’yı, kıtada ilanihaye kalıcı barışın hüküm süreceği rüyasından uyandırmış oldu. Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirmekle yetinmeyeceği; dahası, güç kullanarak bağımsız bir devletin toprak bütünlüğüne yapılan saldırının cezasız kalması durumunda, bunun başka revizyonist aktörler için örnek teşkil etmesinden duyulan endişe, transatlantik ittifakı üyelerini daha önce görülmemiş şekilde birleştirdi.

Belki en başından beri plan, Rusya’ya karşı atılacak adımların kademeli şekilde yükseltilmesiydi. Ukrayna halkının Zelenskiy liderliğinde güçlü direnişinin, batılı devletleri bir parça utandırmış ve harekete geçmeye zorlamış olması da mümkün.

Kural temelli dünya düzenine sahip çıkmak amacıyla, Rusya’ya ağır ekonomik yaptırımlar uygulamaya konuldu. Dış politika konularında hantal tavrıyla eleştirilen Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana ilk kez birbirini ardına seri ve önemli kararlar aldı. Rus Merkez Bankası ve Rus oligarklarının AB’deki mal varlıkları donduruldu. Seçili Rus bankaları Swift sisteminden çıkarıldı. AB hava sahası Rus uçaklarına kapatıldı. İleriki yıllarda AB’nin otonom bir güç olmasının yolunu açacak bir adım sayılabilecek bir diğer gelişme de Avrupa Barış Tesisi fonu üzerinden Ukrayna’ya 450 milyon Euro tutarında silah ile 50 milyon Euro değerinde askeri malzeme yardımı yapılması kararıydı. Bu noktada silah sevkiyatı, silahlanmanın bütçe payının artırılması ve enerji politikaları olmak üzere,en cesur ve dramatik sayılacak adımlar Avrupa’nın taşıyıcı gücü kabul edilen Almanya’dan geldi. Doğalgaz ihtiyacının yarısını Rusya’dan karşılayan Almanya’nın Ukrayna’yı bypass ettiğinden ötürü tartışılan Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattının lisans sürecini askıya alması, “sadık müttefik” olup olmadığı tartışmalarına nokta koydu.

Bu arada Rusya’nın nükleer güçlerini özel alarm seviyesine geçirmesiyle, biz ölümlüler, pandemiyle yaşamaya alışmaya çalışırken, kendimizi nükleer bir savaşın eşiğinde buluverdik. Çatışmaların nasıl sonlanacağını bugünden öngörmek güç. Uzun soluklu bir yıpratma savaşı, parçalı bir Ukrayna muhtemel senaryolar arasında. Her halükarda uluslararası ilişkiler perspektifinden Ukrayna işgali bir dönüm noktası teşkil etmekte. Önümüzdeki dönem, batılı devletlerin değişen tehdit algısı ve sahadaki güç mücadelesinin seyrine bağlı olarak, Avrupa’nın güvenlik mimarisi yeni baştan şekillenecek. Bu dönüşüm sürecinin bir süredir, Doğu-Batı ekseninde yön tayin etmeye çalışan Türkiye açısından da sonuçları olacak. Ve belki de Rusya ile ilişkilerin uzun vadede daha dengeli bir zemine oturtulmasına zemin oluşturacak.

UKRAYNA KRİZİ AVRUPA’YI ENERJİ KAYNAKLARINI ÇEŞİTLENDİRMEYE İTİYOR

 Aslında 2014’de Rusların siyasi anlaşmazlıklar sebebiyle Ukrayna’ya verdiği doğalgazı kestiği günden bugüne Avrupa’nın enerji kaynaklarını çeşitlemesi ve Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması konusu tartışılıyor. Ukrayna işgali sorunu başka bir noktaya taşımış durumda. Bir taraftan Rusya’dan Avrupa’ya doğalgaz akışının kesintiye uğramaması için sadece seçili Rus bankaları Swift’ten çıkarılırken; Rusya’nın enerji kartını yeniden oynayıp oynamayacağı tam kestirilemiyor.

Krizin başından bu yana, hem Rusya hem Ukrayna ile yakın ilişkilere sahip, NATO üyesi Türkiye’nin Ukrayna’da çıkacak bir savaştan olumsuz etkilenecek ülkelerden biri olacağı, denge siyaseti yürütmekte zorlanacağı tahmin ediliyordu. Nitekim, ekonomik yaptırımlar sebebiyle, Rusya ile ticaretin ve turizmin akamete uğramasından, ödemelerin tahsilatında sıkıntı çekileceğinden endişe ediliyor.

Türkiye açısından bir diğer önemli başlık ise enerji arzı güvenliği. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekleyen ve ülkenin savunmasına katkıda bulunan NATO müttefiki Türkiye’nin iki tarafa da eşit mesafede kalacağı söylemine rağmen, son tahlilde güvenlik tercihleri bakımından hangi tarafta yer alacağını kestirmek güç değil. Bu durum, Türkiye’nin enerji kaynaklarını uzun vadede çeşitlendirmesini gerek enerji güvenliği gerekse AB’nin yeşil dönüşüm politikalarına entegre olması bakımından önemli kılıyor.

TÜRKİYE’NİN RUSYA’YA ENERJİ BAĞIMLILIĞI HANGİ NOKTADA?

Enerji Politikaları Uzmanı Necdet Pamir’e göre Enerji Bakanlığı’nın Genel Enerji Denge Tablosu 2020verileri üzerinden Türkiye birincil enerji tüketiminde %70.1 dışa bağımlı.Tükettiği enerjinin %27’sini doğalgazla karşılıyor. Mevcut kontratlar itibariyle doğalgaz alımında payı en büyük olan aktör Rusya. Yine EPDK 2021 Aralık aylık raporu üzerinden, geçtiğimiz yıl doğalgazın %44.9’unu Rusya’dan almışız. Spot piyasaya yöneldiğimiz 2020 yılında bu oran %33’lerde kalmış. Doğalgaz ithal ettiğimiz Rusya’yı, sırasıyla İran (%16 ), Azerbaycan(% 15), Cezayir (% 10), ABD (%8.1), Nijerya (%2.44), Mısır (%2) ve Katar (%0.52) izliyor. Ayrıca Rusya’ya olan enerji bağımlılığımızın doğalgaz, petrol ve kömür olmak üzere üç ayağı var.

Rusya ile mevcut anlaşmalarımız bitene dek, Türkiye’nin doğalgaz alımında çeşitlendirmeye gitmesi mümkün değil. Zira, bu anlaşmalar “al ya da öde” prensibi üzerinden işliyor.

Emekli Büyükelçi ve OECD eski Daimi Temsilcisi Mithat Rende, olası bir kesinti durumunda, doğalgaz kaynaklarımızı çeşitlendirmek amacıyla ABD’den ve şayet üretimi artırdığı takdirde Katar’dan gaz almaya yöneleceğimizi öngörüyor. Rende’ye göre doğalgaz arzı konusundaki başlıca sorunumuz kontratları BOTAŞ teknisyenleri yerine siyasi karar alıcılarınmüzakere ediyor oluşu. Anlaşmaların, karşılıklı ticaret ve turizm alanında beklentileri de içeren paket halinde müzakere ediliyor oluşu, pazarlık payımızı düşürüyor.

Dış Politika Uzmanı Aydın Sezer de Türkiye’nin önceliğinin hiçbir zaman ucuz gaz almak değil; garantili gaz almak olduğunu ve bunun da bir maliyeti olduğunun altını çiziyor. Bunun yanında ileriye dönük planlamalar yapılırken piyasa dönüşümlerinin iyi okunamaması, siyasi karar alma süreçlerinin şeffaf yürütülmüyor oluşunu da maliyeti artıran etkenler arasında sayıyor.

Sezer, Türkiye’nin Rusya’dan gaz alımını kesmek bir yana, Türk Akımı’nın kapasitesinin artırılması için yeni bir anlaşmaya gitmesinin enerji ihtiyacını karşılamak adına optimum seçenek olduğunu ancak elbette bugünkü siyasi konjonktürde mümkün olmadığını belirtiyor.

İSRAİL GAZI ALTERNATİF OLABİLİR Mİ?

ABD’nin geçtiğimiz Ocak ayında Doğu Akdeniz Boru Hattı projesinden desteğini çektiğini duyurması, ardından Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Kıbrıs meselesinin çözümüne ilişkin öneride bulunması, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini düzeltmeye çalıştığı bir arka planda İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa taşınması konusunu yeniden gündeme taşımış oldu. İsrail’in Tamar ve Leviathan gaz havzalarında toplam 800 milyar metreküplük rezervi olduğu tahmin ediliyor. İsrail gazının Avrupa pazarlarına ulaştırılması bakımından Doğu Akdeniz’den boru hattı ile Türkiye’ye bağlanması, EastMed’e kıyasla en makul seçenek olarak değerlendiriliyor. Ancak Kıbrıs sorunu başta olmak üzere, bu projenin önündeki siyasi engeller, iki ülke arasındaki ilişkilerin 2016 sonrasında yeniden bozulması, diğer tarafta enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, projenin rafa kalkmasına sebep olmuştu. Şimdi bir tarafta Ukrayna krizi arka planında Avrupa doğalgaz kaynaklarını çeşitlendirme arayışındayken, enerji fiyatlarının da yüksek seyir izlediği dönemde, son siyasi gelişmeler acaba bu projenin yeniden canlanmasını sağlayabilir mi?

Büyükelçi Rende, süreci ABD’nin sahipleniyor oluşuna dikkat çekiyor. “ABD EastMed konusunda kartını gösterdi. Kıbrıs meselesinde Kıbrıslı Rumlar baskı hissetmedikçe harekete geçmezler. Çünkü büyük ölçüde istediklerini elde ettiler. Ancak zaman da lehlerine işlemiyor,” diyen Rende, Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin ABD’nin ağırlığını koyması durumunda Rumları ikna etmesinin mümkün olduğunu belirtiyor. Bu noktada Ukrayna krizinin Türkiye’nin stratejik önemini ön plana çıkardığını, doğru adımlar atıldığı takdirde, Türkiye’nin batılı devletlerle ilişkilerini yoluna koyması açısından elverişli bir dönem olduğunu ekliyor. Bu bağlamda, her ne kadar şu an temenniden ibaret olsa da, Kıbrıs meselesinin çözümünün, Afrodit ve Calypso havzalarının boru hattına bağlanmasının önünü açacağından projeyi daha verimli kılacağı söylenebilir.

AKKUYU SANTRALİ PROJESİNİN AKIBETİ NE OLACAK?

Rusya’yı hedef alan ekonomik yaptırımlar neticesinde Sberbank hafta başında moratoryum ilan etti. Neden önemli derseniz, Sberbank geçtiğimiz Aralık ayında, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatı için 7 yıl vadeli 800 milyon dolarlık kredi taahhüdünde bulunmuştu. Bu durum, mevcut ekonomik yaptırımların da etkisiyle tartışmalı projenin aksamasına sebep olur mu?

Sezer, Rusya ile 2010 yılında imzaları atılan Mersin Akkuyu Nükleer Santral projesinde, iktidarın siyasi tercihlerinin etkili olduğunu belirtiyor. “Bugüne dek, Rus tarafına ticari sözleşmede varılan mutabakatın ötesinde birtakım ayrıcalıklar verildi. Limanın büyütülmesi ve ticari hale getirilmesine ek olarak, santrale stratejik yatırım statüsü verilerek olağanüstü bir mali teşvik şemsiyesi altına sokuldu.”

Buna rağmen, Rus tarafının projeden beklentilerinin karşılanmadığına işaret ediyor. “Anlaşmada şirketin hisselerinin yüzde 49’unun Türk tarafınca satın alınabileceğine ilişkin bir madde var. Ruslar bizden %49’luk katkı geleceğine güvenerek yatırım yaptılar.Ancak önerdiğimiz şirketleri uygun görmediler,” diyor Sezer. Rusya, bu yatırımda salt kendi finans yükünün hafifletilmesi değil, tesisin 60 yıl yürürlükte olacağını düşünerek, şirketi siyasi risklere karşı korumak için devleti ortak etmek istiyordu. Beklediği yatırım desteğini alamayan Rusya’nın projeye girdiğine pişman olduğunu belirten Sezer, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “Akkuyu Millileştirilsin!” önerisine cevaben, Rusya’ya harcadığı bedel ödendiği takdirde projeden çekilebileceğini söylüyor. Ekonomik yaptırımlar neticesinde Türkiye’de elini taşın altına koymasını isteyebileceğini de ekliyor.

Rende ise, Rusların stratejik açıdan avantajlı hem de 15 sene boyunca 12.35 cent’ten elektrik satmalarına fırsat tanıyan projeden çekilmeyeceklerini, ancak uzun bir süre askıda kalabileceğini öngörüyor. Pamir de benzer şekilde, garantili elektrik alımının dikkat çekerken, Rusların projeye 25 milyar dolarlık yatırımı içinde Sberbank’ın kredisinin fark yaratmayacağını, ancak ilerleyen dönemde Avrupa’dan tedarik edilmesi gereken parçaların temininde yaşanılacak sıkıntıların daha etkili olacağını belirtiyor.

YENİLEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI İLE TEMİZ BİR GELECEK MÜMKÜN MÜ?

Geçtiğimiz COP26 Zirvesinde iklim değişikliğiyle mücadele amacıyla Türkiye 2053 yılı net sıfır emisyon hedefi koymuştu. Zirve ertesinde UNDP’nin detaylandıracağı ve Küresel Çevre Fonu destekli bir raporun yayınlanması bekleniyordu. Ancak o rapor henüz çıkmadı. Bir yol haritası teşkil etmesi açısından Şubat ayında düzenlenen İklim Şurası kararları da henüz derlenmiş değil. Yine de, yenilebilir enerji kaynakları bakımından Türkiye ciddi bir potansiyele sahip. Geliştirildiği takdirde, yalnızca Türkiye’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmakla kalmayıp, gelecek nesillere yaşanacak bir Türkiye bırakmayı da mümkün kılabilir.

Pamir, bu noktada, Türkiye’nin elektrik üretimi için doğalgaz, kömür veya nükleer dışında alternatiflerimiz olduğunun altını çiziyor. “ 400 milyar kWh  güneşten elektrik elde etme potansiyelimiz var. Biz geçen sene 330 milyar kWh elektrik tüketmişiz. Güneş enerjisi potansiyelimizin sadece yüzde 3’ünü devreye sokmuşuz. Halbuki karasal ve denizden rüzgar enerjisi elde etme potansiyelimiz var. Öte yandan, jeotermal enerji üretiminde kıpırtılar var. Ancak çevresel faktörler gözetilmiyor ne yazık ki.”Pamir son tahlilde, rant güdülmeden profesyonelce bir strateji kurgulanırsa, Türkiye’nin kaderinin rahatlıkla değişebileceğini ifade ediyor.

 

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Selin Nasi
Ankara Politikalar Merkezi Londra Temsilcisi. Nişantaşı Işıklı. 2021 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden doktora derecesini aldı. Daha önce Hürriyet Daily News ve Şalom gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Medyascope TV’nin yalnızca kadın yorumculardan oluşan tartışma programı Femfikir’in kurucu üyelerinden.Dış politika analizleri Yetkin Report’ta yayınlanmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
48,145TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI