-Öncelikle 15 Temmuz darbe girişimini nasıl yorumluyorsunuz?

İki dinci yapının iktidarı paylaşma mücadelesi olarak yorumlamak mümkün. Daha doğrusu iktidarı paylaşamama mücadelesi. 

Fethullah Gülen’in omurgası dindir. Sonuçta omurgası din olan, bütün referansları dini olan insanların siyasette yer alması her zaman sakıncalıdır. Demokrasi, insan hakları, hukuk konularında bir sorunla karşılaştığınızda sizin şeyhinizin, hoca efendinizin görüşleri evrensel ilkelerle çeliştiği zaman siz omurgası din olan bir yapıya mensupsanız sizin için referans hoca efendidir. Yani demokrasiden uzaklaşırsınız. Nitekim o zaman da gelirsiniz meclisi bombalarsınız, sokaktaki insanlara ateş açarsınız. 

Öncelikle şunu söylemek lazım darbe vurgusu yapmak çok önemli. Bu darbenin bertaraf edilmesinde katkısı olan cumhurbaşkanından hükümete kadar, TSK, polis, muhalefet partileri, medya hepsine ülke olarak bir teşekkür borcumuz var. Darbeye karşı duran herkese teşekkür borcumuz var. Darbe ile baş etmek çok zordur. Bundan sonraki adım darbe fikrinin akıllara bile getirilmemesini sağlamaktır. 

-Darbe girişimi ile ilgili akıllara pek çok soru işareti geldi ve bunlar hala tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Evet bu konuda çok soru işareti var, soru işaretlerini alt alta dizdiğiniz zaman bir soru yumağıyla muhatap oluyorsunuz. Bu soruların yanıtlarının verilmesi için demokrasi, hukuk ve şeffaflık lazım. Bu soruları yanıtlayacak kişi öncelikle TSK’dır sonra da siyasi iktidardır. Meclis’te kurulan komisyonun da bu soruların peşine düşmesi gerekiyor ki biz de ikna olalım. 

-Yeniden bir darbe ihtimali olduğunu düşünüyor musunuz? 

Ben Ergenekon, Balyoz hatta 28 Şubat yargılamalarında da söylemiştim. Bunları teknik ya da fiziki olarak yargılayamazsınız; mantık olarak yargılamanız lazım. Nitekim Ergenekon’da ya da Balyoz’da “darbeyi yargılıyoruz” diye yarattığınız mağduriyetler üzerinden bir sürü darbe sempatizanı yarattınız. Türkiye’deki darbelerin hiç kimseye bir faydası olmadığı görülmüştür. Bu demek değildir ki Genel Kurmayı kapatılım. Tam tersi siyasal alanda da, cumhuriyetin kurucu değerleri üzerinden söylüyorum bunu, askerin dengeleyici rolünü muhafaza etmek önemli. Çünkü Türkiye’de siyaset hala tam olarak rayına oturmuş değil. Askerin boşalttığı siyasal alandaki hassasiyetleri, laiklik başta olmak üzere, dış politikadaki en azından ulusal menfaatleri koruyacak alanı dolduracak bir siyasi yapımız maalesef yok. TSK oradaki yerini muhafaza ettiği sürece askeri donanımı itibariyle varlığını koruması lazım. 

Siyasetin mutlak merkezinden olan bir özne değil ama en azından fikirlerine başvurulan, dengeleyici varlığını muhafaza etmesi lazım. Ben bunu savunmuyorum ama bu bir tarihsel çıkarımdır. 93 yıllık bir cumhuriyet var ve cumhuriyet bu noktaya kadar geldi. Bakın Suriye, Irak, Mısır gelemedi. Bizim bu noktaya gelmemizdeki en önemli şey TSK’nın siyasal sistemdeki öyle ya da böyle dengeleyici varlığıdır. TSK’nın da burada hatası çok çünkü siyasal alandaki dengeleyici rolünü darbelerle hep genişletmeye çalıştı. Muhtemelen o da bu yaşanılanlardan ders çıkarmıştır. Siyaset de ders çıkarır umarım yoksa gelinecek nokta şudur: omurgası din olan bir yapı tankı, tüfeği, silahı, uçağı ele geçirir insanları öldürür, üniformalı terörist olur ve bunları protesto eden diğer dini yapı da Genel Kurmay Başkanı’na zikirle başka bir politik mesaj vermeye başlar. Ortada ne akıl kalır ne fikir kalır. 

-Türkiye’den insanla nedenr “Bu ülkede niye hala darbe oluyor?” sorusunu sormuyorlar? 

Çünkü şöyle bir şey oluyor; Türkiye’de siyaset kitlenmiş durumda ve siyaset kendi kanallarıyla bu işi çözemiyor. En son MHP’de bunu gördük. Kongre toplandı vs. CHP de siyaset yapıyor ve yaptığı siyasetin bir karşılığı olduğu görülüyor. Seçim süreçlerindeki vaatleri iktidar partisi tarafından kullanılıyor. İktidar partisine bir anlamda yön veren bir muhalefet ama yine de patinaj yapıyor. Bütün bu kitlenme durumundan vazife çıkarıyor insanlar. Bu ülke maalesef darbe geleneği olan bir ülke . Mükemmel katılımcı demokrasiye geçmiş bir toplum değiliz. Demokrasi açısından üçüncü dünya ülkesiyiz. Bütün bu olanların demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını görmemiz lazım. Demokrasi adına sokaklara dökülen kitleler OHAL’i alkışlıyor. Buradan demokrasi seçeneği çıkmadığı zaman geriye bir tek seçenek kalıyor; o da baskıcı, zora dayalı bir darbe. 

-Dış dinamikler meselesine nasıl bakıyorsunuz? 

Artık ordunun iç siyaseti dizayn etmede dış dinamikler tarafından kullanılacağı bir dönemde olduğumuza çok fazla inanmıyorum. PKK meselesinde Amerika ve TSK arasında biraz mesafe girdiğini biliyoruz ve bu mesafe hala mevcut. Şunu da bilmemiz lazım ki dış dinamikler ordu üzerinden Türkiye’de iç siyaseti dizayn edecekse siyasal iktidar ile arasında müthiş bir mesafe olması lazım. Türkiye’deki siyasal iktidarla Amerika arasında çok fazla mesafe olduğu kanısında değilim. Türkiye dış politika konusunda Amerika’nın istediği esneklikte değil ama bunların hiçbiri Amerika’nın AKP konusunda “delete” tuşuna basması için etken değildir. 

-Devleti ele geçirme mantığının bu toplumdan bir şekilde atılması lazım değil mi? 

Devlet kavramını bizim aşındırmamız lazım. Devlet üzerine kutsiyet anlamı yüklediğiniz sürece devleti eleştiremez hale geliyorsunuz. Devlet dediğiniz benim vergilerimle çalışması gereken bir organizasyon. Devletten ben hizmet satın alıyorum; güvenlik hizmeti, eğitim, sağlık hizmeti alıyorum. Sokakta adamın tarlasını sel basıyor; “devlet benim zararımı karşılasın” diyor. Devlet dediğin zaten senin paranla çalışıyor. Devlet senin paranı sana verecek. Zora düştüğümüzde gelecek bize yardım edecek sanılıyor 

Devlet organizasyonunun koordine edebilecek bir yapıya çekmek lazım. Sağ siyasetin slogan sözüdür “devleti küçültmek lazım” ama gelirler tam tersine devleti büyütürler. AKP’de de öyle oldu, devlet memurlarının sayısı iki misline çıktı. Binaların sayısı muhtemelen on katına çıkmıştır. Sağ siyaset böyledir. Siyasetin bu devlet kavramını iyi oturtması lazım.  İnsanların devletin kutsal olmadığını bilmesi lazım. Kutsal değildir şundan değildir; 28 Şubat sürecinde devlet diye bir organizasyon vardı ve o organizasyon kendisi için riskli insanları fişliyordu. Bu fişlenen insanların başında Recep Tayyip Erdoğan vardı. Bugün aynı devlet protokolünün birinci sırasında Recep Tayyip Erdoğan var.  Yirmi yıl önce devlet için çok riskli bir insan bugün devletin birinci sırasındaysa devletin kendisini muhafaza edeceği riskler açısından değerlendirme yapması lazım. Devlet soyut bir kavramdır, içindeki insanlara göre somut bir hal alır. 

-Türkiye’de sola hep darbeci yaftalaması yapılır ama darbeler hep sağ siyasetin iktidarda olduğu zamanlarda yapılmıştır. Bunun nedeni nedir sizce? 

Türkiye’de darbeler her zaman sağ siyaseti yeniden üretmiştir, 1960 dahil. O dönem sokakta yükselen bir sol hareket, öğrenci hareketi vardı. Asker darbe yapmasa belki hayalini kurduğumuz devrimin ön aşaması olacak bir şey vardı. Ama asker o ilerici harekete diyor ki “sen köşede dur ben hallederim.” O ilerici hareketi sekteye uğratıyor, solun önünü kesiyor. 

Bir de tabi solun, sağ siyasete kaptırdığı bir alan var: din. Çok partili hayata geçişte de insanlar hep cami üzerinden örgütlendiler çünkü orası çok rahat bir alan. Devlet siyasetle caminin arasına olabildiğince mesafe koymaya çalıştı ama olmadı, koyamadı. 60 darbesinde bunu yaşadık. 1972’de “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önünü kesmiştir” diye darbe yapıldı. Solun önü kesildi, soldan insanlar asıldı. 1980 darbesi dediğiniz yine aynısı. Orada hem milliyetçi sağın hem de bağımsızlıkçı solun önü kesiliyor ve kimin önü açılıyor belli. 1960’ta darbe Demokrat Parti’den yeni bir siyaset oluşturuyor Adalet Partisi diye. Belki DP o zaman devam etse yıpranmış bir siyaset olacak ve iktidar olamayacaktı. Ama Adalet Partisi yeni bir parti olduğu için insanlar AP’nin peşine düşüyorlar. 1980’de de öyle. Bütün siyasi partiler diskalifiye ediliyor ve ANAP diye yeni bir sağ parti üretiliyor. O da belki AP olarak devam etse kimse ANAP’a gelmeyecekti. 28 Şubat diye post-modern olarak adlandırılan bir darbemiz var. Ne kadar darbe olduğu tartışılır, müdahale diyebiliriz. Ne yapmıştır? İktidarda olan siyasal İslamcı bir partiden AKP adında daha liberal yine siyasal İslamcı bir siyaset üretiyor  

-Darbe girişiminin AKP tabanı üzerindeki etkisi nasıl oldu sizce? 

14 Temmuz ile 16 Temmuz AKP’si arasında büyük fark var. 14 Temmuz’daki AKP kendi kemik tabanı tarafından dış politikaları yüzünden eleştirilen bir AKP’ydi. Ama 15 Temmuz’dan sonra kenetlenmiş, daha güçlü bir taban oluşturmuş bir AKP var. AKP Genel Merkezi’ne Atatürk posteri asılmasıyla görüyoruz ki cumhuriyetin kurucu ayarlarının ne kadar önemli olduğunun farkına vardılar. Umarım bunu araçsallaştırmazlar. Bu dönem siyaset toptan, kurumsal olarak darbenin karşısında durmalıdır.