“Nasılsa düzelir, aklıselim galip gelir, uygarlık dışına taşma hali sona erer” diye bekledikçe umutların daha da köreldiği, karanlığın daha da koyulaştığı sabahlara uyanıyoruz. Medeniyet, devletlerarası pazarlıklara, ekonomik çıkarlara kurban ediliyor. Bu bağlamda yeni olayımız Birleşmiş Milletler’de (BM) cereyan etti. Anlatayım…

BM İnsan Hakları Konseyi’nin yeni üyeleri bir süre önce belirlendi. Konsey’deki sandalyelerin neredeyse üçte birine yeni üyeler oturdu. Bu seçim esasında oldukça önemliydi ve küresel ölçekte insan hakları alanında ortaya çıkabilecek yeni krizlerin habercisi olarak kabul edilebilir ancak birçok medya kuruluşu ufak tefek haberlerle tabiri caizse üstünkörü bir şekilde vaziyeti geçiştirdi.

Ne oldu bu seçimde peki? BM İnsan Hakları Konseyi’nin yeni üyeleri arasında yer alan Rusya ve Çin, seçimlerin ardından başlayan tartışmaların odağında yer alıyor. Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik yürüttüğü sistematik asimilasyondan ötürü sabıkası bir hayli kabarık olan Çin ile muhalif politikacıların ve politik aktivistlerin sürekli olarak gazlarla zehirlendiği, saldırıya uğradığı Rusya’nın “insan hakları” ile ilgili bir konseyde “üye” sıfatıyla yer alması Avrupa medyası tarafından “maskaralık” olarak nitelendirildi.

Bu yazıda meselemiz, “vay efendim Rusya ve Çin konseye nasıl girer” olmayacak. Konuyu Rusya ve Çin perspektifinden kopmadan ancak daha geniş bir bakış açısıyla tartışmaya çalışacağız.

Dünyada, doğudan batıya, kuzeyden güneye dar görüşlü, kıt akıllı, neoliberalizm enstrümanı, otokrat liderler tarafından yönetilen birçok ülke bulunuyor. Avrupa Birliği içerisinde dahi Polonya, Macaristan gibi ülkeler bu seksiyonun bir parçası durumunda.

BM İnsan Hakları Konseyi’ndeki seçimi, ABD’de Donald Trump’ın başkanlığı kazanmasından bu yana giderek artan faşist/otokrat lider tipinin bir yansıması olarak değerlendirmek gerekiyor. Yani bu otokrasi meselesinde iş öyle bir noktaya varmış ki insan haklarıyla ilgili uluslararası bir kuruluşta dahi etkilerini artırdıklarını görebiliyoruz.

Şimdi diyeceksiniz ki , “Rusya ya da Çin gibi demokrasi, özgürlükler ya da insan haklarıyla hiç ilgisi olmayan ülkelerin bahse konu konsey tarzı yapılarda işi ne?” Soru önemli. Aslında BM üyesi olan her ülkenin konseylerde temsil hakkı olması açısından Rusya ve Çin’in de buralarda bulunmasında şeklen bir arıza görünmüyor ancak kendi sınırları içerisinde bolca insan hakları ihlalleri yaşanan ülkelerin, diğer ülkelere bu alanda not verecek olmaları hakikaten maskaralık olmuyor mu?

“İNSAN HAKLARI DÜŞMANLARI KARŞI CEPHEYE SIZDI”

Oysa ki seçimlerden daha 2 hafta önce Almanya ve beraberindeki 39 ülke, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşanan dramla ilgili BM Genel Kurulu’nda çatır çatır Çin’i eleştirmişti. Açıklamalarda, 1 milyondan fazla Uygur Türkü’nün Çin’de kurulan kamplarda tutulduğu ve buralarda bu insanlara sistemli bir şekilde öz benliğinden koparmaya yönelik programlar dayatıldığı vurgulanmıştı. Şimdi bu Çin çıkıp, küresel insan haklarıyla ilgili aksaklıkları belgeleyen raporları onaylayacak. Bu noktadan sonra kendisiyle ilgili bölümleri de Çinli elemanlara yazdırırlarsa hiç şaşırmam doğrusu.

Rusya’nın durumu da farklı değil. Ülkede “demokrasi” bir kavram olarak dahi unutulmak üzere. Başkan Putin, tamamı kendi kontrolünde gerçekleşen seçimleri her defasında yüksek oy oranlarıyla kazanıyor vs. Ülkede özellikle siyasi erk muhalifi politikacı ya da aktivistlerin başına gelenleri tüm dünya biliyor. En son birkaç ay önce muhalif politikacı Alexei Navalny’nin zehirli gazla suikaste uğraması gündemdeki yerini koruyor.

Peki bu tip medeniyet yağmacısı ve insan hakları tecavüzcüsü ülkelerin BM’nin etkili organlarında görev almaları neye işaret ediyor? Bana göre en yıkıcı sonucu şu oluyor, küresel düzlemde süregiden faşistleşmeyi teşvik eden meşum mekanizmaya meşruiyet kazandırılıyor. Bunun yanı sıra güçlü bir şekilde geriye gidişi temsil ediyor. İnsan haklarını; otokrat, ülkelerini oklokrasi, nepotizm ve faşizm ile kirletmiş liderlere teslim ediyorsunuz. Daha ne olsun? Bundan sonraki süreçte insan hakları meselesini savunmanın salt aktivistlere kalacağını söylemek çok da yanlış olmaz. Söz konusu seçim öncesinde dünyadaki insan haklarıyla ilgili örgütlerin tamamının “Rusya ve Çin’in konseye girmesini önleyin” çağrısı da işte girişte bahsettiğimiz çıkarlara dayalı pazarlıklar nedeniyle gerçekleşmedi.

Bu iki ülkenin yanı sıra Pakistan’ın da Konsey’e üye olarak alınması ayrıca “bizim için demokrasi vazgeçilmez” diye hava atan ülkelerin insan haklarını ne derece ciddiye aldıklarını göstermesi açısından  önemli kanımca. Bu ülkelerin sürece dahil olması insan hakları ihlâllerine yönelik uluslararası mücadeleyi kesinlikle akamete uğratacaktır. İnsan hakları konusunda birçoğu arlanmaz birer seri fail olan bu ülkelerin karnelerinin konseyin hedefleriyle tezat teşkil ettiğini unutmamak gerekiyor. Bu şekilde ilk etapta ortaya çıkan en somut sonuç, BM’nin otorite ve güvenirliğinin sarsılmış olması maalesef.

Seçim oldu, bitti, yeni üyeler 1 Ocak 2021’den itibaren görevlerine başlayacak. Bahse konu ülkelerin temsilcileri konsey koltuklarına -belki de yüzlerinde müstehzi bir gülümsemeyle- oturduklarında insan hakları meselesinin hor görülmesinin ve aşağılanmasının ete kemiğe bürünmüş halini temsil eden tablo karşımızda olacak.

Bir daha ki seçimlerde örneğin Suudi Arabistan da konsey üyesi olursa sürpriz olmaz. Suudiler bu seçimde de konseye girmeye çalıştılar ama olmadı. Ne kadar ironik değil mi? Kadınların daha geçen yıl ehliyet alma hakkı kazanabildiği, arabanın ön koltuğuna oturmalarının dahi yasak olduğu Suudi Arabistan, insan hakları konseyine girmek istiyor. Konseyin ne kadar laçkalaştığı ve ciddiye alınması gereken bir yapı olmaktan çıktığı buradan anlaşılıyor. Aslında bir bakıma adamlar da haklı tabii, ne de olsa arkaik vahabi kültürünün şekillendirdiği İslam anlayışı içerisinde kadına “insan” olarak bir değer verilmiyor. Ama olsun bunlarda para bol, nasılsa bastırır alır konsey koltuğunu.

Sonuç olarak, Rusya ve Çin gibi ülkelerin insan haklarına yönelik çalışmalarda bulunan kurullarda yer almaları korkunç bir gelişme ama zihinlerimiz salgınla o kadar meşgul ki bu tip önem arz eden meseleler maalesef gözden kaçıyor. Bu gelişmeyle birlikte insan hakları düşmanları karşı cepheye sızmış oldu. Bu ülkelere müsamaha gösterilerek küresel düzlemde insan hakları ihlâlleriyle mücadelede kullanılan mekanizmalar çökertildi. Şu vaziyetiyle BM İnsan Hakları Konseyi’nin içi boşaltılmış durumda. Görünen o ki bu alanda mücadele eden sivil toplum örgütlerini ve gönüllüleri çok ama çok zor günler bekliyor.