Başlıktaki sözler bir Timur Selçuk şarkısından alıntıdır. Selçuk, bu şarkısında krizin emekçiler için “kriz”, sermaye sınıfı içinse bir “fırsat” olma niteliğine vurgu yapar. Kriz ortamı tek tek bazı sermayedarları iflasa sürükler; sermaye sınıfı da krizden pek hoşlanmaz ama krizlerin genelde sermaye sınıfı için -özelde büyük sermaye için- daha da zenginleşme fırsatına dönüştüğü de bir başka gerçektir. Krizler savaşlara benzer bu açıdan… Vurgunculuk, stokçuluk, karaborsa yeni türedi zenginler yaratırken, kamunun kaynakları sermayeye peşkeş çekilir, işçiler kolayca işten atılır ve/ya yok pahasına çalışmaya zorlanır, sermaye küçükten büyüğe aktarılır, belirli ellerde yoğunlaşır vb.

Erdoğan’ın geçen gün dil sürçmesiyle, konuşmasının halka seslendiği bölümde “kriz yok, manipülasyon (hainler diye okuyun) var” dedikten 15 dakika sonra, bu kez sermaye kesimine seslenirken “krizi fırsata çevirin” çağrısı yapması, olaya bu açıdan bakıldığında çok manidar doğrusu…

Krizler de halk soyulurken, “gerçeklerde soyunur”. Daha tüm ve daha net görünür hale gelir.  Dün kendini demagojik yöntemlerle ve kırıntı dağıtıcılığıyla “yoksul dostu” göstermeyi başaran iktidarların gerçekte kalantor dostu nitelikleri kabak gibi ortaya çıkar. Kriz, egemen ideolojinin gücünü, gerçeklerin gücü karşısında hayli etkisiz kılar.

Bu yüzdendir ki halkın çıplaklaşan gerçeği görmemesi için kriz dönemlerinde halkla gerçek arasına yeni ve kalın bariyerler dikilir. Gerçeği görmek ve söylemek “haince bir iş” olarak suçlanır. Medya ve akademi çok daha baskılanır. Din ve milliyetçilik halkın çıplak gerçeği görmemesi amacıyla bir sis bombası olarak kullanılır. Ve kaçınılmaz biçimde havuç sınırlanır, sopa egemen olur.

Bir vatandaşın çocuğuna pantolon alamaması nedeniyle intiharını yapan gazeteci tutuklanır. Bu bilgiyi gazeteciye aktaran merhumun eşi sözsel linçe tabi tutulur. Sosyal medyada “kriz sanal değil gerçek ve krizden de iktidar sorumlu” (sahi ülkeyi yöneten değil de başka kim sorumlu olacak ki?) yorumunda bulunan bir vatandaş terörist ilan edilip tutuklanır… Her gün ölümlerle yüz yüze 6 ay maaş almadan çalışan işçilerin eylemi “vatan hainliği” ilan edilir… Ayakta kalabilmek için elektrik, doğal gaz, hammadde fiyatlarındaki fahiş artışları sattığı nihai ürüne yansıtan küçük esnaf, “kriz fırsatçısı” ve “enflasyonun sorumlusu” yaftası yer…

“Dış güçler”, “hain işçi”, “fırsatçı esnaf”, “ekonomik teröristler” vb. çıplak gerçekle halk arasına örülen karartma bariyerleridir. Ama bu bariyerlerin en bilinen ve güçlü olanları ise din ve milliyetçiliktir. Bu nedenle savaş ortamı yaratmak, hatta sıcak savaşa girmek , krizleri perdelemek amacıyla pek çok kez kullanılan klasik bir yöntemdir. Kriz derinleştikçe bizde de bu yönteme başvurulma olasılığı hiç de az değildir.

Ne var ki olağan dönemlere göre kriz dönemlerinin bir başka önemli farklılığı, bu tür perdeleme yöntemlerinin hem çok daha kısa dönemli etki yaratabilmeleri hem de hızla tersine dönme potansiyeline sahip olmalarıdır. Krizler sınıfsal tercihlerin daha açık kıldığı için, örneğin bugün uygulanan perdeleme yöntemleri iktidarın en temel toplumsal tabanı olan esnafları ciddi ölçüde rahatsız eder niteliktedir. Dolayısıyla esnaf iktidar birlikteliğini dinamitleme potansiyeline sahiptir. İşçi eylemlerine ilişkin giderek öne çıkan güvenlikçi yaklaşımda, ha keza misliyle aynı ters tepme potansiyeline sahiptir.

Krizler sınıfsal olanın daha görünürleştiği dönemlerdir. Kriz nedeniyle eylem yapan işçiyi, ekmeğe zam yapan esnafı tu kaka ilan eden iktidar, kriz gerekçesiyle konkordato ilan eden, üretimi daraltan, yığınsal işçi çıkarmalarına başvuran, fiyatlarını yükselten, ücretlerin işsizlik fonundan ödenmesini talep eden sermaye kesimine karşı dut yemiş bülbül kıvamındadır. Ekonomi muhabiri U. Gürses’in iddiasına göre daha şimdiden işsizlik fonunda biriken -işçi sınıfına ait olan- kaynaklar sermaye kesimine aktarılmış bile… Kamusal birikimlerin iktidarlarca sermayeye aktarılması bu türden kriz dönemlerinin en sıradan uygulamaları arasındadır.

Krizin henüz başındayız. Turpun büyüğü daha heybede. İktidar ve sermaye iş birliği içinde, krizi fırsata çevirmeye çalışırken emekçiler de kendi cephelerinden krizi fırsata dönüştürmek için harekete geçmek zorunda. Aksi halde emekçileri daha çok işsizlik, güvencesizleşme, örgütsüzleşme ve yoksullaşma bekliyor.

Krizler emekçiler açısından da bir “fırsata” dönüştürülebilir mi? Elbette… Krizler toplumlar için ray değiştirme, istikamet değiştirme fırsatları demektir aynı zamanda.

Krizi, “daha fazla piyasa, daha fazla bireysel çıkar, sermayeye daha çok kaynak, daha az vergi yükü, daha ucuz ve örgütsüz emek” vb. programıyla fırsata çevirmeye çalışan sermaye ve AKP koalisyonuna karşı, işçi ve emekçiler de ancak ve ancak “daha üretimci ekonomi, daha çok kamu çıkarı, daha adil bölüşüm, daha adil vergi düzeni, daha örgütlü toplum” talepleriyle ve örgütlü/eylemli bir karşı duruşla, krizi kendileri açısından bir fırsata çevirebilir.