Cumartesi, Mayıs 18, 2024

Yükselen tepkinin adresi TBMM mi olmalı?

TBMMnin yürütme organı üzerinde sahip olduğu denetleme yetkileri, teorik olmaktan öteye geçememektedir. Çünkü genel görüşme ve araştırma önergeleri çoğunluk partisi veya partiler blokunun oylarıyla reddedilmekte; sadece önerge metinleriyle gerekçeleri Meclis tutanaklarında ifade bulabilmektedir.

Ekonomik, siyasal ve sosyal sorunların her geçen gün derinleştiği 2023 yazının öne çıkan tartışma konularından biri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu ağırlaşan sorunlara rağmen çalışmalarına neden ara verdiği meselesi. Sosyal medyada yoğun olarak öne çıkan bu tartışma nedeniyle kamuoyu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun çalışmalarına ara vermesine, kısacası milletvekillerinin tatil yapmasına bir hayli öfke duyuyor.

Dahası TBMM Genel Kurulu, kış aylarında olduğu gibi haftanın üç günü olağan toplantılarını sürdürdüğü takdirde başta derinleşen ekonomik kriz olmak üzere her tür sorunun çözüm bulabileceğine inanıyor. Bu yazıda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin anayasal yetkilerini kısaca açıklayarak Meclisin toplantılarına fasılasız olarak devam etmesi hâlinde sorunların çözüm bulup bulmayacağına ışık tutmaya çalışacağım.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN ANAYASAL YETKİLERİ

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerinin ne olduğu, Anayasamızın 87. maddesinde şöyle düzenlenmiştir: “…kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesinhesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek…”

87.maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduğu yetkilerin kullanımı (af kanunlarının kabulü hariç olmak üzere), Anayasanın 96. maddesinin içerdiği toplantı ve karar yeter sayısının mevcut olmasına bağlıdır. 96. madde şöyledir: Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.”

Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkiler, 87. maddenin son cümlesinden de anlaşılacağı gibi bu maddenin içerdiklerinden ibaret değildir.

Örneğin Anayasanın 98. maddesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yürütme organı üzerinde denetim yapabileceği çeşitli yetkiler sunmuştur. Bunlar, soru, genel görüşme, meclis araştırması ve meclis soruşturması[1] şeklindeki yetkilerdir. Anayasanın ilk metni, milletvekillerine iki tür soru yetkisi sunmaktaydı.

Bunlar, sözlü ve yazılı soru yetkileriydi. Sorular milletvekilleri tarafından mutlaka yazılı olarak ifade edildiği hâlde, sözlü soru talepleri yürütme aktörleri tarafından (Başbakan ve bakanlar) Meclis Genel Kurulunda sözlü cevap vermeyi gerektirmekteydi. Böylece sorulan soruların cevapları, soru sahibi dışındaki diğer milletvekilleri ile kamuoyu tarafından da izlenebilmekteydi. Ne var ki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi sağlayan 2017 Anayasa değişikliği, sözlü soru yetkisini ilga etti.

Anayasanın 98. maddesinin 5. fıkrasında yer alan yazılı soru ise Meclis İçtüzüğünün 96. maddesinde şöyle tanımlanmıştır: Yazılı soru, kısa, gerekçesiz ve kişisel görüş ileri sürülmeksizin; kişilik ve özel yaşama ilişkin konuları içermeyen bir önerge ile yazılı olarak cevaplanmak üzere milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yazılı olarak soru sormalarından ibarettir.”

Uygulamada yazılı sorunun etkin olarak işlemediği, sorulan sorulara yürütme aktörlerince kimi zaman gecikmeyle cevap verildiği, kimi zaman hiç cevap verilmediği, bazı durumlarda da verilen cevapların sorulan soruya yeterli açıklığı getirmediği görülmektedir.

Anayasanın 98. maddesinin 3. fıkrasında yer alan genel görüşme ise Meclis İçtüzüğünün 101. maddesinde şöyle tanımlanmıştır: Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir.”

Genel görüşme açılmasını talep yetkisi hükümete, yirmi milletvekiline veya siyasi parti gruplarına tanınmıştır (İçtüzük 102. madde). Ne var ki genel görüşme açılmasına karar verme yetkisi, TBMM Genel Kuruluna ait olup (İçtüzük 102. madde / 3. fıkra.) Genel Kurul bu yetkiyi Anayasanın 96. maddesiyle düzenlenen toplantı ve karar yeter sayısına bağlı olarak kullanmaktadır.

Bu nedenle yirmi milletvekili tarafından veya muhalefetteki siyasi parti grupları tarafından verilen genel görüşme önergeleri, Meclis Genel Kurulunda çoğunluk partisi ya da partiler blokunun oylarıyla reddedilmektedir. Böylece muhalefet partileri veya muhalefet bloku, genel görüşme önergesi aracılığıyla yürütmeyi denetleyememektedir.

Uygulamada yazılı sorunun etkin olarak işlemediği, sorulan sorulara yürütme aktörlerince kimi zaman gecikmeyle cevap verildiği, kimi zaman hiç cevap verilmediği, bazı durumlarda da verilen cevapların sorulan soruya yeterli açıklığı getirmediği görülmektedir.

Anayasanın 98. maddesinin Meclise sunduğu bir başka denetim vasıtası ise araştırma önergesidir. 98. maddenin 2. fıkrasına göre, Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir.”

Meclis İçtüzüğünün 104. maddesinin 3. fıkrası, araştırma önergelerinin sunulmasında genel görüşme usulünün uygulanacağını düzenlemiştir. Bu nedenle araştırma önergesi verme yetkisi, yirmi milletvekili veya siyasi parti grupları tarafından kullanılabilmektedir. Ne var ki tıpkı genel görüşmede olduğu gibi araştırma önergeleri de muhâlefet partileri veya muhâlefet bloku tarafından verildiğinden bu önergeler de iktidar blokunun oylarıyla reddedilmektedir.

Nitekim Gelecek Partisi ve Saadet Partisi milletvekillerinin Saadet Partisi adı altında kurdukları, benim de üyesi olduğum Saadet Partisi grubunun 13 Temmuz 2023’te TBMM’ye sunduğu araştırma önergesi, çoğunluk blokunun oylarıyla reddedilmiştir.

Bizzat hazırladığım ve gerekçesini TBMM Genel Kurulunda sözlü olarak sunduğum araştırma önergesiyle önergenin gerekçe metnini aşağıda aktarıyorum.[2]

“TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI’NA

Türkiye, 15 Temmuz 2016’da bir darbe teşebbüsüne maruz kalmış; bu teşebbüs, hâlkın desteği ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin darbe karşıtı güçlerinin etkisiyle bastırılmıştır. Darbe teşebbüsünün bastırılmasının akabinde 20 Temmuz 2016’da Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Anayasanın mülga 120. maddesine dayanarak olağanüstü hâle geçiş kararı vermiştir. Bu karar, 21 Temmuz 2016’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanmıştır. Olağanüstü hâl uygulaması, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından her defasında üçer ay uzatılmak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmak suretiyle 19 Temmuz 2018 tarihine kadar devam etmiştir. İki yıl süren bu olağanüstü hâl uygulaması boyunca Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Anayasanın mülga 121. maddesinin 3. fıkrasındaki hükme dayanarak 31 adet olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi kabul etmiştir. Sözü geçen olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleriyle yaklaşık 130 bin kişi, kamu görevinden ihraç edilmiş; bu kişilerin unvan ve pasaportlarına el konulmuş; bir kez daha kamu görevinde istihdam edilmeyecekleri hükme bağlanmıştır.

Bir toplumda olağanüstü problemlerin ortaya çıkması hâlinde bu problemlerin süratle bertaraf edilebilmesi için olağanüstü tedbirlere başvurulması, kısacası olağanüstü hâl yönetiminin ilanında yadırganacak bir yön bulunmamaktadır. Ne var ki demokratik bir hukuk devletinde ortaya çıkan problemler, ne ölçüde vahim olursa olsun, bu problemlerin bertarafı için başvurulan yöntemler hukukun sınırları içinde tezahür etmek zorundadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin pek çok kararında bu husus açıkça belirtilmiştir.

Anayasanın 88. maddesi, milletvekillerine kanun teklif etme yetkisi tanıdığı hâlde muhalefet partilerine mensup olan milletvekillerinin kanun teklifleri, en hayatî sorunlara en rasyonel ve etkili çözümleri sunacak mahiyette olsalar dahi çoğunluk oylarıyla reddedilmektedir.

Böyle olmakla beraber 15 Temmuz darbe teşebbüsünü bastırmak amacıyla ilan edilen ve iki yıl süren olağanüstü hâl yönetimi boyunca kabul edilen olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri, Anayasanın çeşitli hükümlerini açık bir biçimde ihlâl etmiş; böylece on binlerce yurttaşımızın anayasal haklarının çiğnenmesine, bu yurttaşlarımızın aileleriyle birlikte sivil ölüme mahkûm edilmelerine yol açmıştır. 21 Temmuz 2016’dan 19 Temmuz 2018’e kadar uygulamada kalan olağanüstü hâl süresince kabul edilen olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerinin içerdikleri hukuka aykırılık sorunlarıyla bu hukuka aykırılıkların yol açtığı hak ihlâllerinin tespiti ve bu ihlâllerin giderilmesinde izlenecek yöntemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasamızın 98’inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddelerine dayanarak Meclis Araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.”

Cumhurbaşkanlığı makamını kazanamayan, Mecliste de çoğunluk elde edemeyen bir muhalefet, ülke sorunlarının çözümünde ne ölçüde etkili reçeteler sunabilecek kadrolara sahip olsa da bu reçeteler yürürlüğe girememektedir.

 

ÖNERGENİN GEREKÇESİ

“15 Temmuz darbe teşebbüsünün üzerinden yedi yıl geçtiği hâlde bu teşebbüsü bastırmak için alınan tedbirlerin yol açtığı mağduriyetler hâlâ giderilememiştir. Hatırlanacağı gibi darbe teşebbüsünün bastırılması amacıyla 21 Temmuz 2016’da olağanüstü hâl ilan edilmiş; bu uygulama, her defasında üçer ay uzatılarak 19 Temmuz 2018’e kadar devam etmiştir. Bu süre içinde Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Anayasanın mülga 121’inci maddesinin son fıkrasına dayanarak 31 adet olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi kabul etmiş; bu kararnamelere ekli listelerle on binlerce vatandaşımız kamu görevinden ihraç edilmiştir. Öte yandan ihraç edilen kamu görevlilerinin unvan ve pasaportları da iptal edilmiştir. Bu kararnameler incelendiğinde, bunların hepsinin ciddi hukuka aykırılıklar içerdiği, ihraç edilen kamu görevlileriyle bunların aileleri yönünden ağır mağduriyetlere yol açtığı görülmektedir.

Her şeyden önce bu olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri, Anayasamızın 2’nci maddesinde yer alan ve değiştirilmesi yasaklanan hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Hukuk devleti, devletin tüm organ ve makamlarının her tür eylem ve işleminde hukuka uygun davranmasını emretmektedir. Oysa olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesini, sanığın masumiyeti karinesini, ceza normlarının geçmişe yürümezliği ilkesini ve yargılamasız ceza olmaz ilkesini ihlâl etmiştir. Böylece hukuk devletinin önemli unsurlarından olan devlete ve hukuka güven ilkesi ortadan kalkmıştır.

Anayasamızın 7, 8 ve 9’uncu maddeleri, kuvvetler ayrılığı ilkesine yer verdiği hâlde yürütme organının bir işlemi olan olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri, suç ve ceza yaratan boyutuyla yasama fonksiyonunu, cezaya hükmeden boyutuyla ise yargı fonksiyonunu gasp etmiştir. Böylece bir yandan kuvvetler ayrılığı ilkesi ihlâl edilirken diğer yandan Anayasamızın 6’ncı maddesinde yer alan Hiç kimse veya bir organ, kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanamaz.” hükmü açıkça çiğnenmiştir. Bu tablonun Anayasanın 11’inci maddesiyle düzenlenen anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı kuralını ihlâl ettiği de açıktır.

Anayasamızın 13’üncü maddesi, temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği kuralına yer vermekte; mülga 121’inci madde ise olağanüstü hâllerde dahi kanunla sınırlama kuralını muhafaza etmektedir. Üstelik mülga 121’inci madde, olağanüstü hâllerde kanunla yapılacak sınırlamaların Anayasamızın 15’inci maddesine uygun olması gerektiğini düzenlemektedir. 15’inci madde ise olağanüstü hâllerde temel hak ve hürriyetlerin kısmen veya tamamen durdurulabileceğini ancak milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklerle ölçülülük ilkesine uyulması gerektiğini düzenlemektedir. Dahası madde, 2’inci fıkrasında olağanüstü hâllerde kişinin yaşama hakkının, maddi ve manevi varlığının dokunulmazlığının korunacağını, suç ve cezanın kanuniliği ile sanığın masumiyeti karinesine riayet edileceğini düzenlemektedir. Oysa iki yıl süreyle uygulamada kalan olağanüstü hâl döneminde kabul edilen kanun hükmünde kararnameler, Anayasanın 15’inci maddesini açıkça ihlâl eden düzenlemeler içermektedir.

Mülga 121’inci maddenin son fıkrası, olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerini kabul etme yetkisini Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kuruluna tanımıştır. İki yıl süren uygulamada çıkarılan kanun hükmünde kararnameler incelendiğinde, bunların Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından düzenlenmemiş olabileceğini gösteren bazı bulgular mevcuttur. Bu nedenle sözü geçen işlemler, ağır yetki tecavüzü içermektedir.

Dahası on binlerce kişinin ihracında disiplin soruşturması dahi yapılmadığı, ihraç edilenlere savunma hakkı tanınmadığı görülmektedir. Bu yönüyle ihraç işlemleri, Anayasamızın 129’uncu maddesine ve adil yargılanma hakkını düzenleyen 36’ncı maddesine aykırılık oluşturmaktadır.

Ayrıntılara girmeksizin genel bir değerlendirme yaptığımız takdirde olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleriyle yapılan ihraçlar, Anayasamızın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düzenlediği adil yargılanma hakkını, özel yaşamın gizliliği hakkını, ifade hürriyetini, mülkiyet hakkını ve seyahat hürriyetini ihlâl etmiştir. Nihayet kamu görevinden ihraç edilen ve haklarında ceza davası açılanlardan bir kısmının beraat ettikleri, bu beraat hükümlerine rağmen görevlerine iade edilmedikleri de bilinmektedir. Bütün bu nedenlerle olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerinin içerdikleri hukuka aykırılık sorunlarıyla bu işlemlerin yol açtığı ağır mağduriyetleri tespit etmek ve söz konusu mağduriyetleri bertaraf etmek amacıyla Meclis Araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.”

Ne var ki gerekçesini yukarıda aktardığım bu araştırma önergesi, Meclis çoğunluğunun oylarıyla reddedilmiştir.

Bu somut örneğin de gösterdiği gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yürütme organı üzerinde sahip olduğu denetleme yetkileri, teorik olmaktan öteye geçememektedir. Çünkü genel görüşme ve araştırma önergeleri çoğunluk partisi veya partiler blokunun oylarıyla reddedilmekte; sadece önerge metinleriyle gerekçeleri Meclis tutanaklarında ifade bulabilmektedir. Bu nedenle ancak Meclis tutanaklarını inceleme fırsatını bulabilenler, ülke sorunlarıyla bu sorunlar karşısında muhalefet ve iktidarın takındığı tutum hakkında bilgi edinebilmektedir.

Gerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin TBMMnin anayasal yetkilerini zayıflattığı gerçeği, gerekse TBMMdeki sandalye dağılımı, kamuoyunda yükselen tepkinin asıl adresinin yürütme makamı olduğunu göstermektedir.

SONUÇ

Türkiye Büyük Millet Meclisi en aslî yetkisi olan kanun yapma yetkisini kullanırken de Meclise hâkim olan siyasi çoğunluğun iradesiyle hareket etmektedir. Anayasanın 88. maddesi, milletvekillerine kanun teklif etme yetkisi tanıdığı hâlde muhalefet partilerine mensup olan milletvekillerinin kanun teklifleri, en hayatî sorunlara en rasyonel ve etkili çözümleri sunacak mahiyette olsalar dahi çoğunluk oylarıyla reddedilmektedir.

Meclisin en önemli yetkilerinden olan bütçe kanun tekliflerini kabul yetkisine gelince, Anayasamızın 161. maddesi gereğince bu yetki de teorik olmanın ötesine geçememektedir. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi sağlayan 2017 tarihli Anayasa değişikliğiyle 161. madde, Cumhurbaşkanının Meclise sunduğu bütçe kanun tekliflerinin kabul edilmemesi hâlinde bu kabul etmeme iradesini hükümsüz kılacak bir formüle yer vermiştir. Buna göre, Bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması hâlinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır.”

Bütün bu açıklamalar, içinde bulunduğumuz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Cumhurbaşkanının seçiminde etkili olan partiler blokunun Mecliste de çoğunluk kazanması hâlinde muhalefetin yasama sürecinde önemli bir rolünün olamadığını göstermektedir. Daha açık bir deyişle, tıpkı bugün olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı makamını kazanamayan, Mecliste de çoğunluk elde edemeyen bir muhalefet, ülke sorunlarının çözümünde ne ölçüde etkili reçeteler sunabilecek kadrolara sahip olsa da bu reçeteler yürürlüğe girememektedir. Bu nedenle gerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin TBMM’nin anayasal yetkilerini zayıflattığı gerçeği, gerekse TBMM’deki sandalye dağılımı, kamuoyunda yükselen tepkinin asıl adresinin yürütme makamı olduğunu göstermektedir.

[1] Meclis soruşturması, diğer denetim vasıtalarından bir hayli farklıdır. Konunun bütünlüğünü bozmamak amacıyla meclis soruşturmasına bu yazıda yer vermiyorum. Konunun ayrıntıları için bakınız Serap Yazıcı Özbudun, “Hesap Vermeyen ve Sorumlu Kılınmayan Bir Yönetim Yaratmak – 2”, Politikyol, 5 Eylül 2021, erişim tarihi: 4 Ağustos 2023, https://www.politikyol.com/hesap-vermeyen-ve-sorumlu-kilinmayan-bir-yonetim-yaratmak/

[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 28. Dönem 1. Yasama Yılı 15 Birleşim, https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/Tutanak/23913

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

spot_img
PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
60,616TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI