Hesap vermeyen ve sorumlu kılınmayan bir yönetim yaratmak – 2

Serap Yazıcı
Prof. Dr. Serap Yazıcı, 1984’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans (1986) ve doktora (1995) eğitimini tamamladı. 2000 yılında doçent, 2009’da profesör oldu. Askerî Müdahalelerin Anayasal Etkileri, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye – Seçkincilikten Toplum Sözleşmesine isimli kitapların yazarı olan Yazıcı, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Prof. Yazıcı, şu an Gelecek Partisi İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır.

Önceki yazımda belirttiğim gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hükümeti denetim vasıtalarının en önemlisi, meclis soruşturmasıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi sağlayan 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanununun en büyük tahribi yarattığı denetim aracı da meclis soruşturması olmuştur. Bunun nedeni, sözü geçen yöntemin hükümet aktörlerini cezaî yönden sorumlu kılması; böylece devlet yetkilerinin kişisel menfaat temini aracı haline getirilmesini önlemesidir.

Meclis Soruşturması ve Bu Denetim Vasıtasının Hukukî Sonuçları Nedir?

Meclis soruşturması, hükümet aktörlerinin sahip oldukları yetkiler aracılığıyla suç işlemeleri halinde harekete geçirilen; böylece bu aktörlerin yargılanmalarını ve müeyyidelendirilmelerini sağlayan önemli bir mekanizmadır.

Meclis soruşturması, 1982 Anayasasının ilk metninde bu Anayasanın 100. maddesinde düzenlenmişti. Bu maddeye göre meclis soruşturması mekanizmasını harekete geçirme yetkisi, TBMM üye tamsayısının onda birine aitti. TBMM üye tamsayısı, 2017 Anayasa değişikliği öncesinde 550 olduğundan soruşturma önergesi verme yetkisi 55 milletvekiline aitti. Önergenin kabulü, TBMM’nin basit çoğunluğu ile vereceği bir karara bağlıydı. Bu kararın verildiği oturumda toplantı ve karar yeter sayısının mevcut olup olmadığının tespitinde Anayasanın 96. maddesi uygulanmaktaydı. Bu maddeye göre “(Değişik birinci fıkra: 31/5/2007-5678/3 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.”

TBMM soruşturma açılmasına karar verdiği takdirde 100. maddenin 2. fıkrasında Meclis’teki siyasi partilerin güçleri oranında temsil edilecekleri bir soruşturma komisyonu kurulması öngörülmekteydi. Bu komisyonun hazırladığı rapor, TBMM Genel Kurulunda oya sunulmaktaydı. 100. maddenin 3. fıkrasına göre TBMM, üye tamsayısının salt çoğunluğu ile (276 milletvekilinin oyuyla) ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verebilmekteydi.

Başbakanın veya bir bakanın Yüce Divana sevk edilmesinin hukukî sonucu ise 113. maddenin ilk metninin 3. fıkrasında düzenlenmekteydi. Bu hükme göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır.”

Görüldüğü gibi 1982 Anayasasının ilk metni, Başbakan ve bakanların sahip oldukları yetkileri kullanarak suç işlemeleri halinde veya suç işledikleri yönünde güçlü iddialara konu olmaları halinde nispeten işletilebilir bir soruşturma mekanizmasına yer vermişti.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte Anayasanın 100. maddesi ilga edildi. Meclis soruşturması ise yeni 106. maddenin 5 vd. fıkralarında işletilemeyecek bir mekanizma biçiminde düzenlendi. 106. maddenin 5. fıkrasına göre “(…) Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleriyle ilgili suç işledikleri iddiasıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir.” 2017 değişikliği, TBMM üye tamsayısını 600’e yükselttiğinden soruşturma önergesi verme yetkisi, 301 milletvekiline aittir. Böylece Anayasanın mülga 100. maddesinin 55 milletvekiline sunduğu soruşturma önergesi verme yetkisi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde ancak 301 milletvekili tarafından kullanılabilecektir.

106.maddenin 5. fıkrasına göre “Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla” yani 360 milletvekilinin iradesiyle “soruşturma açılmasına karar verebilir.” Böylece Anayasanın mülga 100. maddesinin basit çoğunlukla alınmasına olanak tanıdığı soruşturma komisyonu kurulması kararı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde ancak 360 milletvekiliyle alınabilecektir. Bu, elde edilmesi çok güç olan nitelikli bir çoğunluk oyudur.

Yeni 106. maddenin 6. fıkrası, soruşturma komisyonunun üye kompozisyonu ile çalışma usulünü düzenlemektedir. Bu düzenleme, mülga 100. maddenin 2. fıkrasıyla paralel niteliktedir.

Yeni 106. maddenin 7. fıkrası ise şu hükme yer vermektedir: “(…) Türkiye Büyük Millet Meclisi, üye tamsayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir.” Görüldüğü gibi bir Cumhurbaşkanı yardımcısının veya bakanın Yüce Divana sevki için TBMM üye tamsayısının üçte ikisinin, yani 400 milletvekilinin oyuna ihtiyaç vardır. Oysa mülga 100. madde, Yüce Divana sevkin, TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu ile yani 276 milletvekilinin oyuyla gerçekleşmesine olanak tanımıştı.

Nihayet yeni 106. maddenin 9. fıkrası ise “Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakanın görevi sona erer.” hükmüne yer vermektedir. Böylece bir Cumhurbaşkanı yardımcısının veya bir bakanın Yüce Divana sevki, bu kişilerin hukukî statülerini değiştirmemektedir. Ancak Yüce Divanın milletvekili seçilme yeterliliğini ortadan kaldıran bir cezaya hükmetmesi, hukukî statünün sona ermesi sonucunu yaratacaktır. Bu ise Yüce Divan yargılamasının tarafsız ve bağımsız olarak sürdürülmesini engelleyeceği gibi, Yüce Divana sevk edilen kişilerin sahip oldukları makamın yetkilerini kullanarak delilleri yok etmeleri gibi vahim sonuçlar da yaratabilecektir.

Oysa yukarıda aktardığımız gibi 1982 Anayasasının 113. maddesinin ilk metni, 3. fıkrasında “Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır.” hükmüne yer vermekteydi.

Bütün bu açıklamalar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi sağlayan 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte TBMM’nin evvelce sahip olduğu sözlü soru ve gensoru yetkisinden mahrum bırakıldığını; meclis soruşturması yetkisinin ise uygulanması imkânsız, teorik bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü göstermektedir. Nitekim Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın bakanlık yetkilerini kullanarak eşinin ve kendisinin sahibi bulunduğu Nanoksia isimli firmanın ürünlerini bakanlığına sattığı, bu suretle haksız kazanç elde ettiği ve kamuyu zarara uğrattığı yönünde çeşitli haberler yayınlandığı halde Bakan Pekcan, görevinden istifa etmemiştir. Daha önemlisi, bu iddialar karşısında bir süre sonra bakanlık görevine Cumhurbaşkanı kararıyla son verildiği halde TBMM, basında yer alan iddialar karşısında meclis soruşturması mekanizmasını işletememiştir. Bu mekanizmanın işletilememesinin nedeni açıktır. Çünkü Anayasanın yeni 106. maddesinin soruşturma mekanizmasının işletilebilmesi için aradığı çoğunluk, ancak Cumhur Bloğunun desteğiyle sağlanacak mahiyettedir. Cumhur Bloğu ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini mutlak bir keyfîlik rejimini kurmak maksadıyla yürürlüğe koymuştur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin mimarı olan Cumhur Bloğundan Bakan Pekcan hakkında soruşturma mekanizmasını harekete geçirmesini beklemek, bir tür hayalperestliktir. Dahası bu blok, 18 Mayıs 2021’de CHP tarafından verilen araştırma önergesinin dahi reddedilmesini sağlamıştır. Böylece konunun yargıya intikali bir yana araştırılması dahi engellenmiştir.

Oysa meclis soruşturması yöntemi işletilebilseydi Ruhsar Pekcan, hakkındaki iddialar doğru değilse aklanacak; bu iddialar gerçekse müeyyidelendirilecekti. Böylece devletin en önemli makamlarının sunduğu yetkiler, suç işleme aracı olarak kullanılmayacaktı. Bütün bu gerekçelerle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kuvvetlerin tek bir kişide birleşmesine yol açması, yasama ve yargıyı etkisizleştirmesi nedeniyle fren ve denge mekanizmalarını ortadan kaldırarak mutlak bir keyfîliğe yol açmıştır. Bu sistemin şeffaf, hesap verir ve sorumlu bir yönetim yaratması imkânsızdır. Bu imkânsızlık ise Türkiye’yi her geçen gün farklı örneklerini izlediğimiz bir yönetişimsizliğe mahkûm etmektedir.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Serap Yazıcı
Prof. Dr. Serap Yazıcı, 1984’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans (1986) ve doktora (1995) eğitimini tamamladı. 2000 yılında doçent, 2009’da profesör oldu. Askerî Müdahalelerin Anayasal Etkileri, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye – Seçkincilikten Toplum Sözleşmesine isimli kitapların yazarı olan Yazıcı, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Prof. Yazıcı, şu an Gelecek Partisi İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
43,349TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI