İktisatçı Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, ‘IMF ile anlaşma’ tartışmalarını PolitikYol’a değerlendirdi. 

Gürsel, Erdoğan’ın IMF’ye gideceğinden şüpheli olduğunu belirterek önünde iki seçenek olduğunu söyledi. Güler “Ya ekonomiyi dışa kapatıp sermaye hareketlerine son verecek, ulusal devlete daha geniş bir manevra yaratmaya çalışacak ya da “Bu sistemden vazgeçmenin bedeli çok ağır olur, başka çare kalmadı” diye düşünürse de o zaman IMF’ye gidecek.” ifadelerini kullandı.

  • Muhalefet, hükümetin IMF ile masaya oturacağını iddia ediyor. Bu iddia ile ilgili ne dersiniz?

Bu Türkiye’nin tarihsel bir sorunu. IMF 1958 yılında Türkiye ekonomisi çıkmaza girdiğinde ilk anlaşmayı yaptı Türkiye ile. O zamanki DP hükümeti bu anlaşmayı yapmak zorunda kaldı. Erteledi, erteledi ama sonunda yaptı. Önce o dönem sabit kur rejimi olduğu için büyük bir devalüasyon oldu. Enflasyon yüzünden Türk Lirası denge değerinden oldukça uzaklaştı. O günden bu yana basın da hükümetler de IMF’den memnun olmadılar. Kamuoyunu da buna göre hazırladılar. Hiçbir zaman IMF’ye kurucu üye olduğumuz bile kamuoyuna doğru dürüst anlatılmadı. Muhalefette kim varsa hükümeti IMF ile anlaşmakla suçlar.

IMF DE DEĞİŞTİ

IMF hiçbir zaman “benimle anlaşma yapın” demez. Ne zaman ekonomi bir çıkmaza girer, o zaman mecburen üyesi de olarak gider IMF’den ucuz kaynak alırsınız. Onun karşılığında IMF sizden bozduğunuz ekonomiyi düzeltmenizi ister. Onun nasıl düzeltileceğine dair IMF reçeteleri tabi ki tartışılabilir, tartışıldı da. Ancak IMF de zaman için de değişti. IMF’nin 1944’te Bretton Woods’ta  IMF ile Dünya Bankası kurulunca Amerika ve Avrupa bir anlaşma yaptı. Dünya bankası başkanı Amerikalı, IMF Başkanı da Avrupalı olacaktı. Nitekim hep Avrupalı oldu. Son dönemlerde Fransız sosyalisti Strauss-Kahn başkan oldu ve baş ekonomist olarak da tanınmış bir Fransız iktisatçı Blanchard’ı getirdi. O tarihten itibaren yavaş yavaş IMF değişti ve uygulanacak düzeltme reçetelerinin gelir eşitsizliğini ve yoksulluğu artırmaması gerektiğini savunan bir IMF haline geldi.

Bizim tarihi gelenek bugün de değişmiyor. Cumhurbaşkanı ilk defa şaşırtıcı bir biçimde nedense bunu bir ideolojik kavga haline getirdi. Sanki 2001 reformlarının ve IMF ile yapılan stand-by anlaşmasının AKP’nin 2003 ve 2009 yılları arasındaki başarısında katkısı olmamış gibi, sanki IMF bir komploymuş gibi anlatıyor. Böyle bir anlayışla, “IMF’nin kesinlikle kapısını çalmayız” diye kapıları kapattı. Bunu anlamak son derece güç. Muhalefeti anlamak daha kolay, o eski usul gidiyor. “Görürsün, IMF’ye mecbur olacaksın” diyor. Buna da dünyanın sonuymuş gibi ve iktidarı yıpratma politikası gibi bakıyor. İktidarı yıpratmak istiyorsan enflasyonu yaratan hataların üstünde dur. Sadece para politikasına değil, genel olarak Merkez Bankası üzerinde daha çok müdahalesi olacağını söyleyen bir Cumhurbaşkanı seçildi. Londra Konfransı’nda kuru endazesinden çıkardıktan sonra bugünkü durgunluğun ve krizin (tabi ki 2017 yılında dopingli ekonominin yarattığı dengesizlik, enflasyon üzerinde baskı) düzeltilmesi gerekiyordu. İş o kadar endazesinden çıktı ki, ekonomi durgunluğa girdi. Ben muhalefetin lideri olsaydım, ekonomistleri toplayıp “bu adamlar nerede hata yaptılar?”, “neden bu hale geldi?” bana bunları anlatın da halka bunları aktarmaya çalışayım derdim. “IMF’e mecbursun” diyor, öteki “mecbur değilim” diyor. Bu tamamen anlamsız bir tartışma.

  • Nisan’dan sonra kriz halinin daha da büyüyeceğine yönelik bir beklenti var. Siz de böyle mi öngörüyorsunuz? Krizin ardından IMF seçeneği daha güçlü bir biçimde gündeme gelir mi?

Kur şoku, krizi tetikledi ve enflasyonu artırdı. Dövizle borçlananları ve bankaları zor durumda bıraktı. Yapılan yanlışlar güven kaybına neden oldu. Dışarıdan para da gelmiyor. 3. çeyrekte çarklar durdu. 4. çeyrek daha açıklanmadı ama daralmanın daha da şiddetlendiği görüldü. 2018’in son çeyreğinde yüzde 2.2 bir daralma olduğunu tahmin ediyoruz. Bu da yıllık olarak -3.5’luk bir küçülme gösteriyor. Türkiye ekonomisi bana sorarsanız bir daralma sürecinde. Buna bağlı olarak işsizlik de artıyor. Sorunlar belli. 2008-2009’daki gibi küresel krizin bir yansıması olarak yaşadığımız küçülmeden çok farklı koşullar var bugün. O zaman IMF’ye ihtiyaç yoktu çünkü enflasyon düşüktü. O düşük olduğu için faizler nispeten düşüktü. Küresel krizde, uluslararası piyasalarda faizlerin sıfırlanması ile likidite ortaya çıkartılması bize yaradı. Merkez Bankası fonlama faizini ciddi ölçüde düşürdü ve ona rağmen para aktı Türkiye’ye. Çünkü ekonomi yönetimine güven vardı. O sayede biz muazzam bir çıkış yaptık. %4,8 küçüldü ekonomi 2009’da. 2010 yılında %9,2 yaşandı. Şu an da öyle sanıyorlar ama enflasyon %20’lere çıktı. Bu artış nedeniyle faizler %30’lara çıktı. Uluslararası likidite bolluğu FED’in faiz artırma politikaları nedeniyle bitti. Banka sistemi sağlamdı çünkü abuk sabuk krediler dağıtmamışlardı. Özel kesimin dövizle borçlanması katiyen bu düzeyde değildi. Bugün tam aksi söz konusu. En önemlisi ekonomi yönetimine güven duyuluyordu. Bugün bu güven kalmadı.

EKONOMİ YÖNETİMİNE GÜVEN YOK

Şimdi bu kadar farklı koşullarda mevcut küçülmeden ve durgunluktan çıkmanız mümkün değil. Mutlaka iki şeyi yapmanız lazım. Bu ikisi de birbirine çok bağlı. Birincisi, taze kaynak bulup özel kesim borçlanmasını konsolide edeceksiniz ve bunu ucuza bulacaksınız. İkincisi, ekonomi yönetimine dair güven vereceksiniz. İktidar bir sürü toz pembe tablolar çiziyor. “Sorunlar geride kaldı, para gelecek, çarklar dönecek” diyor. Bence kendini aldatıyor. Bunun diğer kestirme yolu, ki bütün aklı başında meslektaşlarım bu konuda hemfikir, IMF. Mecbur kalacaklar çünkü IMF’de iki şey sağlanabilir. Birincisi, bu kadar ucuz ve bol taze kaynağı IMF verebilir. İkincisi, anlaşma sonucunda ekonomi yönetimine dair güven ortaya çıkar ve yeniden kaynak akışı başlar. Diğer taraftan da tam bir çıkmaz. Cumhurbaşkanı zinhar IMF’ye gitmem diyor. Ben de şahsen şüpheliyim. Dışa açık ciddi sorunları olan, yeterince de döviz yaratamayan bir ekonomi var. Böyle bir durumda ben bu oyunu bu kurallarla oynamıyorum da diyebilir. Ne zaman diyebilir? Ne zamanki ona anlatılan “İşin içinden çıkacağız, zorluklar geride kaldı” hikayesinin doğru olmadığı ayan beyan ortaya çıkar, o zaman önünde iki yol var. Ya siyasi sistemi değiştirdiği gibi ekonomik sistemi de değiştirecek. (Bunun emareleri açığa çıkıyor. Dışa açık ekonomilerle bağdaşmayacak müdahaleler başladı. Banka sistemine emirler, tanzim, enflasyonun suçlusu olarak büyük mağazaları göstermeler) Ya da bu mantık içinde ekonomiyi dışa kapatıp sermaye hareketlerine son verecek, ulusal devlete daha geniş bir manevra yaratmaya çalışacak. Ancak “Bu sistemden vazgeçmenin bedeli çok ağır olur, başka çare kalmadı” diye düşünürse de o zaman IMF’ye gidecek.



SEYFETTİN GÜRSEL KİMDİR?

Seyfettin Gürsel, 6 ağustos 1949 tarihinde ailesinin görev yaptığı Gaziantep‘de doğmuştur. Aslen Manisa Akhisar’lıdır. Annesinin adı Leyla, babasının adı Orhan Gürsel’dir. Nedim Gürsel adında yazar olan bir kardeşi vardır. Nedim dedesi balkan harbi zamanında Üsküp’ten Manisa Akhisar’a göç etmiştir. Anne ve babası öğretmen idi. Çocuklukları Gaziantep ve Balıkesir‘de geçti. İstanbul Galatasaray Lisesi’nde okudu ve 1968 yılında mezun oldu. Sonra da Fransa‘nın güneyinde bulunan (Faculté de Sciences Economiques, Université de Grenoble) Grenoble Üniversitesinde Ekonomi bölümünü 1973 yılında bitirdi.

Aynı üniversitenin Siyasal Bilimler Enstitüsünü 1974 yılında bitirdi. 1975 yılında da Faculté de Sciences Economiques, Université Paris‘de yüksek lisansını tamamladı. 1979 yılında aynı okulda Paris- Nanterre Üniversitesi ekonomi bölümünde doktorasını tamamladı.

1980 – 1982 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Dr. Asistanöğretim üyesi olarak çalıştı. 1982 – 1983 yılında Yar. Doç. Olarak çalıştı. 1983 yılında üniversiteden istifa etti. 1983-1986 yıllarında İletişim yayınlarında Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi’nin yayın yönetmenliğini yaptı

1994 – 1996 yılında Galatasaray Üniversitesi‘nde Yar.Doç.öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı ve 1996 yılında doçentlik, 2001 yılında ise profesörlük ünvanlarını aldı.

1996-2007 yılları arasında Galatasaray Üniversitesi Ekonomi Bölümü başkanlda 2004-2007 yılları arasında Galatasaray Üniversitesi rektör yardımcılığı görevini yaptı.

1998, 2001 ve 2002 yıllarında Paris, Sorbonne Üniversitesinde misafir öğretim üyeliği yapmıştır.

2007 yılından itibaren Bahçeşehir Üniversitesi‘nde öğretim üyeliği yapmaya başladı. 2008 yılından itibaren Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin direktörlüğünü yürütmektedir.

Prof. Dr. Seyfettin Gürsel‘in Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi, iktisat politikaları, politik iktisat, çalışma ekonomisi ve seçim sistemleri konularında, yurtdışında ve yurtiçinde yayınlanmış kitapları ve makaleleri bulunmaktadır.