Halkçılığın CHP’nin ilkeleri olan altı oktan birisi olarak ve zaman içinde değişerek kazandığı anlamlar konusunda Politikyol’ da yayınlanan Burak Cop’ un yazısı yeterli çerçeveyi çizmiş durumda. Ben bu yazıda halkçılık tartışmasını kısaca CHP’nin son kongre bildirgesindeki Özgürlük Demokrasi vurgusu ve güncel tartışmalar bağlamında değerlendirdim.

Cumhuriyetin kurucu partisi CHP 1950 yılında Dünya’ da örneğine pek rastlanmaz biçimde kendi tek parti iktidarından da barışçı biçimde çok partili siyasi hayata geçişimizin önünü açtı. 1960’ların ikinci yarısında İnönü’ nün dile getirdiği “ortanın solu” söylemi çok partili yaşam ve yükselen sol hareket karşısında Cumhuriyetçi temel üzerine kendini çoğulcu siyasal yelpazede sol olarak tanımlayan yeni bir kimlik inşa etme arayışı idi.

Ecevit  “Yeni CHP” adlandırmasını da kullanarak bu doğrultuyu geliştirdi. 1960 sonrası işçi ve sosyalist hareketlerin gelişmesi ve  yükselen demokratik taleplere CHP’nin Ecevit ile verdiği cevap Sosyal Demokrasi ve 1930’larda ki anlamını yenileyerek aşmış bir halkçılık idi. Soğuk savaşın küresel ve bölgemiz ölçüsünde oluşturduğu “durağan denge ” döneminde ülkemizde temel iç ve dış sorunlarında nihai kararı askeri ve sivil bürokratik güçlerin önemli ölçüde belirlediği bilinmektedir.  O denge içinde oluşan “merkez sağ” ve “merkez sol” politikalar AKP-CHP çekişmesinde olduğu gibi kültürel  ve bölüşüm politikaları üzerine idi. Bu dönemde Ecevit yükselen kapitalizm karşısında  “Toprak işleyenin su kullananın” söylemi, sendikal hareketin ve kooperatifçiliğin desteklenmesi,  köy-kent projesi ve “Halk sektörü” arayışlarının oluşturduğu halkçılık yaklaşımı ile politik bir başarıya imza attı.

1980 ile önü kesilen bu süreçten sonra 1990’lar ve soğuk savaş sonrası dönemde CHP’nin önüne bambaşka bir gündem geldi. Bu dönemde geçmiş dönemin sabiteleri sayılabilecek, Kürt kimliği, Laiklik, Alevilik ve belli ölçüde temel dış politika konuları siyasi tartışmaların ana konuları oldu. CHP geleneği, SHP ile yeni bir biçimde ayağa kalkmaya yönelse de gerek içsel sorunlar gerekse yükselen Kürt ve İslamcı hareket karşısında düşülen savunmacı pozisyon gelişmeyi geriye çevirdi.  Baykal dönemi olarak adlandırabilecek bu dönemi “tehdit” algılarına karşı kendi üzerine kapanma, alternatif yeni siyaset üretememe ardından K. Kılıçdaroğlu ile başlayan dönemi ise yeni bir arayış olarak adlandırabiliriz.

Haziran 2015 seçim bildirgesi esas olarak neoliberal politikalar karşısında ezilen halk sınıflarının bazı temel taleplerini esas alarak önceki dönemin aşılmasına ve politik söylem üstünlüğünün kısa bir sürede olsa CHP’nin eline geçmesine yol açtı. Fakat bölgesel ölçekte ve ülkemizde yaşanan “rejimsel” olarak adlandırabileceğimiz sorunlardaki yakıcılığın artması bu kısa dönemi sona erdirdi. AKP çatışmacı, kimlik temelli kutuplaştırıcı ve güvenlik politikalarıyla yeniden söylem üstünlüğünü ele alıp otoriter bir yeni rejim inşa hareketini geliştirmeyi hızlandırdı.

CHP son kongre bildirgesinde ve genel başkanın çeşitli konuşmalarında Cumhuriyet’in kurulması, çok partili döneme geçiş ve sosyal demokrat politikaları CHP’nin üç önemli devrimi olarak adlandırılmakta ve yeni dönem hedefi özgürlükçü demokrasi olarak belirlenmektedir. Burada özgürlükçü demokrasi yaklaşımı AKP’nin otoriter rejime yönelmesine bir cevap olduğu kadar aynı anda Kürt sorununda, laiklik tartışmalarında, Alevi sorunda özgürlükçü politikalar anlamına da gelmektedir. Henüz tam olarak ortaya konulduğu söylenemese de bu alanlardaki politik yaklaşımlardaki değişiminin özgürlükçü yönde olduğu açıktır.

Şimdi CHP hem vahşi kapitalist politikalar (neoliberal)altında ezilen halk sınıflarının ekonomik sosyal taleplerini esas almak hem de AKP’nin yöneldiği politikalar ile iyice netleşen otoriter devlet politikaları karşısında farklı halk topluluk ve kesimlerinin kolektif haklarını temel alan politikaları geliştirme görevi ile karşı karşıyadır. Bu iki yön birbirine karşıt değil aksine birliktelikleri şart olan yaklaşımlardır. AKP’nin kimlik politikaları ve bölgemizde süren kimlik savaşları CHP’yi karşıt kimlik politikalarına yönelttiği ölçüde başarısızlık kaçınılmazdır. Fakat bu yakıcı sorunlara özgürlükçü ve demokratik bir siyasal yanıtı içermeyen, ekonomik taleplere sıkışmış, politik yaklaşımında benzer sonuçları üretmesi söz konusudur.

Türkiye ne tarihte ne de şimdi klasik Batı Avrupa ülke sosyal demokrasilerinin üzerinde yükseldikleri ekonomik ve sosyal alt yapıya sahip oldu. Türkiye 1960-70’lerin küresel ve bölgesel siyasal stratejik denge ortamında bulunmadığı gibi esas olarak iç piyasaya üretim yapan, görece örgütlü işçi sınıfının bulunduğu eski ekonomik yapıda da değil. Küresel ekonominin bir parçası olarak, eşitsizlikler sürekli artmakta, sendikalar zayıf ve etkisiz, üretici köylü örgütlenmesi yok gibi ve bölgesel bağlamı da güçlü olan kimlik temelli örgütlenmeler ve çatışmalar öncelikli gündem konusu.  

Küresel kapitalizmin bir parçası olarak %1’in iktidarına karşı %99’ un adalet, eşitlik taleplerinin sosyal ve siyasal örgütlenişi olarak halkçı,  ülke ve bölge bağlamında her kimliğin eşit ve özgür yaşadığı bir siyasal yaklaşım olarak ise özgürlükçü tutum kaçınılmaz görev olarak önümüzdedir. ”Yeni özgürlükçü halkçılık”  olarak adlandırabileceğim yaklaşım sadece siyasal muhalefeti örgütleme değil farklı biçimler ve konular etrafında hem kentsel hem de kırsal alanda dayanışmacı alternatif üretim ve yaşam deneyimlerinin oluşturulmasını da içermek durumundadır.

Bu zor zaman ve bölge coğrafyasında barışa ve dayanışmaya en çok katkı yapabilecek ülke Türkiye ise Türkiye’ de buna öncülük etme potansiyeli taşıyan siyasal yapıda CHP olarak görünmektedir. Tabi ki zorlukları göze alan ve kararlı bir yönelim geliştirilebilir ise!