Fotoğraf: Can Kaya/ DİSK Basın Dairesi

Siyasette “öncü” müdahalelerin belirleyici olduğu bir dönemdeyiz.

Öncü müdahale için dönemin siyasal riskler ve olanaklar dizgesini gerçeğe en yakın biçimde önünüze serecek bir dönem tahliline ihtiyacınız vardır.

Öncü müdahale, açık bir stratejik hedef ve yetkin bir taktik esneklik demektir.

Toplumun önüne net, somut, birleştirici ve harekete geçirici proje(ler) koyulmadan öncü müdahale olanaksızdır.

Ayrıca bu hedefe yönelik güzergahların belirlendiği yol haritasıyla, gerçekçi ama cesur ittifaklar politikasına sahip olmak durumundasınız.

Ve hepsinden önemlisi tüm bunları hayata geçirebilecek kararlı, cesur ve güvenilir bir önder güç olduğunuza geniş halk kesimlerini ikna etmek durumundasınız.

AKP ve HDP’de bunlar var…

AKP pek çok açıdan siyaseten gerileme, çözülme hatta çürüme aşamasındadır. Bu gerçeğe karşın varlığını sürdürebilmesini iki faktöre borçludur.

Tali olandan başlayalım: AKP rakipleri arasındaki farklılıklara oynamayı geçmişten beri çok iyi becermektedir. Karşı cepheden bir bölüğü taktiksel olarak yanına çekmekte, çekemediği ana gövdenin ise birleşik hareketini engellemektedir. Nitekim AKP’yi ölümcül sondan iki kez MHP kurtarmıştır. Yine aynı yöntemle 15 Temmuz karanlık darbesinden sonra Ergenekoncu/ulusalcı bir zevatı “karşı cephe”yi deorganize ve hareketsiz  tutmak doğrultusunda çalışan bir etki ajanı haline dönüştürebilmiştir.

AKP amacına ulaşmakta yardımcı olacağını düşündüğü tüm ittifaklara -elbette olası riskleri en aza indirmeyi hedefleyerek- bütün riskleri göze alarak girmiştir. Liberaller eliyle toplumsal meşruiyet ve demokrasi kamuflajı sağlamış; Türkiye’de hiç bir ciddi dönüşümün Kürtler içinde güç kazanmadan yapılamayacağı öngörüsüyle, HDP eliyle barış umudu yaymış ve bu ittifakın yarattığı olanaklardan yararlanarak Kürtler içinde dayanak noktaları inşa etmiştir.

Asli olana gelelim: AKP -aslında tümüyle Erdoğan şahsında- bir ideali ve projesi olan ve bu proje doğrultusunda cesurca mücadele yürüten bir siyasal güç olduğuna ilişkin güçlü bir algı yaratabilmiştir. Bu algı nedeniyle toplumun bir bölümünce  tek alternatif olarak görülmektedir. AKP’yi alternatif görmeyen toplumsal kesimler ise sıklıkla, AKP’ye karşı bir iktidar alternatifinin üretilememesinden rahatsızlığını dile getirmektedir.

HDP bu yönleriyle AKP’den daha ileridedir. Ama siyasal gelişme/kitlesellik açısından bazı ontolojik zorlukları vardır. Bu büyük dezavantajına rağmen HDP’nin en etkili muhalefet olduğu yönünde yaygın bir kanaat olması tam da HDP’nin, ne istediğini bilen, bu doğrultuda her türlü bedeli ödemeyi göze alan kararlı, cesur, net, tutarlı bir siyasal güç izlenimini verebilmesindendir.

Bu tablo Gezi direnişinden sonra “beyin ölümü” gerçekleşmiş olmasına ve o tarihten bu yana haklı olarak büyük bir ölüm korkusuyla yaşamasına rağmen, AKP’nin neden ayakta kalabildiği ve hatta bu “can çekişme hali”ni bile bir “erdem” ve “güç” olarak pazarlayabildiği konusunda da bizleri aydınlatmaktadır.

CHP’de bu eksik…

MHP artık bir siyasal aktör olmaktan çıkmıştır. Bunu başka bir yazıya bırakarak biz CHP ile devam edelim. Yukarıda resmettiğimiz tablo aynı zamanda CHP de neyin eksik olduğunu da göstermektedir… CHP gerek sosyal demokrasinin uluslararası genel krizinin etkisi, gerekse de “irtica” ve ” bölücülük” korkusu içine sıkıştırılmış dogmatik bir Atatürkçü söylemi aşamaması nedeniyle  Türkiye’nin yeni dinamiklerine yanıt üretememiştir. Hep savunmada kalmıştır.

Dünyanın, Türkiye’nin, AKP’nin, HDP ve MHP’nin halihazırdaki hallerinin yarattığı risk ve olanaklar konusunda tutarlı ve bütünsel bir dönem analizine dayalı bilimsel bir politika inşa edememiştir. Politika güncelliğin rüzgarlarına ve reklamcıların sürekli değişen ambalajlama heveslerine göre belirlenir olmuştur. Oluşturulan politikaların tutarlılıktan yoksun niteliği, parti kadroları, parti tabanı ve genel halk kitleleri arasında süreğen bir eleştiri olagelmiştir.

Bu muğlaklık aynı zamanda partinin ittifak politikalarını da yakından etkilemiştir. Örneğin HDP ile bir ittifakın kaçınılmaz hale geldiği giderek daha açık görülmesine rağmen, Kürt sorununu “bölücülük” parantezine sıkıştıran bakış açısını aşacak açılımlar yapılamadığı için bu konuda gerekli adımlar cesurca atılamamıştır. Yine “irtica” parantezine hapsedilen  laiklik anlayışı nedeniyle, AKP tabanından kazanabileceği -ve hiç de küçümsenemeyecek nicelikte- kesimlere yönelik politik açılımlar yapılamamıştır..

Bir yanı Kürtlere öte yanı MHP’lilere ve diğer yanı AKP tabanına seslenebilen -ama eklektik olmayan- halkçı bir laiklik ve yurtseverlik yaklaşımı üretilememiştir

Üretemediği için de CHP, Kürt sorununa ilişkin yaklaşımının HDP’den bile daha özgürlükçü ve barışçı; yurtseverlik yaklaşımının MHP’nin dar milliyetçi yaklaşımına göre çok daha fazla memleket yararına; laiklik yaklaşımının AKP’nin yaklaşımından çok daha özgürlükçü, eşitlikçi ve birleştirici olduğu iddiasını ortaya koyamamamıştır. Toplumun tek tek tüm kesimlerine kendi cephesinden farklı ve tutarlı söz(ler) söyleyememiştir.

Kendisini siyasal başarıya götürecek olan ittifak politikalarından uzak kalması bir yana, AKP ile ittifakları arasında yarılma yaratabilecek hamlelerde geliştirememiştir. Dahası AKP’yi, doğrudan değil de, ittifak yaptığı güçler üzerinden (örneğin “liberaller”, örneğin Fettullahçılar, örneğin Kürtler) eleştirmeye dayalı bir politika izleyerek, bu güçlere “adeta sizin için tek seçenek AKP’dir ve ona sıkıca sarılın” mesajı verilmiştir.

Sözün kısası Son 30 yıldır hep savunmada kalan, izlediği politikalarla halka bir ufuk ve umut vaat edemeyen, ez cümle önder bir güç olmaktan uzak bir CHP ile karşı karşıyayız.

Bu sonucun doğmasındaki ana neden bir bilinç eksikliği ve yeteneksizlik değildir. Pek çok sorunun farkına varılmasına ve aslında bunların nasıl aşılacağına dair görüşlerde belirmesine karşın gerek sınıfsal, gerek tabansal, gerek ideolojik plandaki prangaları kırmanın yaratacağı siyasal riskler göze alınamamıştır. Son 30 yılda CHP bir kaç kez değişim ve yükseliş fırsatı yakalamış, statükoyu kırmak konusundaki bu cesaretsizlik nedeniyle fırsatlar heba edilmiştir.

CHP henüz yeni yeni (ve o da tam olarak değil) içinde bulunulan dönemin gerçek siyasal niteliğine ilişkin net bir kavrayışa ulaşma ve politikalarını da bu kavrayış temeli üzerine inşa etme çabasına yöneldi.

Çünkü artık mecbur kaldı…

Çünkü Cumhuriyet, tarihinin en önemli yol ayrımı ile yüz yüzedir. Ve artık CHP’de dahil tüm Cumhuriyet güçleri apaçık bir yaşamsal  tehditle yüz yüzedir.

CHP’nin tasfiyesi, laik Cumhuriyetin ilgası yarının değil bugünün çok somut bir vakasıdır artık.

AKP bu hedefini eskisi gibi perdelemiyor, bangır bangır deklare ediyor. Ayrıca bu siyasal iktidar giderek güç kaybettiğini biliyor ve iktidarı kaybettiği anın aynı zamanda kendisi için  siyaseten çok kötü bir final anı olacağının da farkında…

Bu yüzden durması mümkün değildir. Bu yüzden uzlaşması mümkün değildir. Bu yüzden toplumu sürekli geriyor; kutuplaştırıyor ve kendini bir iç savaş durumuna göre formatlıyor.

Toplumun yarısından fazlası ise bu gidişata dur diyebilecek bir öncü ihtiyacı duyuyor. Hem de acilen…

Tutarlı, kararlı, cesur siyaset izleyen böylesi bir öncü gücün peşinde sıralanmaya hazırlar.

Hem gözlemlerimiz, hem de yapılan anketler CHP’nin, HDP’nin ve sosyalistlerin neredeyse tamamının, MHP’nin yarısından fazlasının, AKP’nin yüzde 10-15’lik diliminin Haziran seçimlerinde, cumhurbaşkanlığı sistemi referandumunda ve Adalet Yürüyüşü’nde az çok kararlı bir blok oluşturduğunu ve bir önderlik aradığını gösteriyor. “Cumhuriyet, laiklik, adalet, eşitlik ve kardeşlik” ortak zemininde daha tanımlı ve formel biçimde birleştiğinde, ilk anda yaşanabilecek bazı hoşnutsuz homurdanmalar bir yana, bu blğun toplumsal desteğinin çok daha genişleyeceğini görebiliyoruz.  Akademinin, sanat dünyasının, demokratik meslek ve kitle örgütlenmelerinin hatırı sayılır çoğunluğu da bu sürece çok önemli destekler sunmaya hazır görünüyor.

CHP ise hem tasfiye tehdidinin hem de tabanda biriken büyük bir toplumsal muhalefet basıncının ikili etkisi altında… Değişmesinin kaçınılmaz olduğunu görüyor… Ama öte yandan da alışkanlıkları, sistemle bağları, bu sürecinin kendisi için riskler taşıması ayak sürümesine yol açıyor.

Adalet Yürüyüşü toplumda yarattığı umut halesi ile bize bu imkanları gösterdi.

Adalet Yürüyüşü’nün arkası gelecek mi?

CHP klasik CHP gibi mi davranacak; yoksa kendini aşıp 9 Temmuz Hareketinin bir unsuru gibi mi davranacak… Birincisi olursa CHP yeniden “Yenikapı Ruhu” tuzağının bir parçası, ikincisi olursa Gezi Ruhu’nun parçası olacaktır…

Eğer bu blok konusunda somut adımlar atılırsa ve siyaset Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi halk eksenli bir siyaset haline gelirse, Türkiye yalnızca cumhuriyetin tasfiyesi planını engellemiş olmayacak, cumhuriyetin halkçılaştırılmasının temel harcını da atmış olacaktır,

CHP yürürse değişir; daha prestijli ve daha halkçı yepyeni bir  siyaset öznesi haline gelir, Cumhuriyet mücadelesi büyük güç kazanır.

Ama her halükarda yürünür ve mutlaka yürünecektir…

Çünkü Türkiye “Ya onurluca direniş ya hep birlikte yok oluş” çatal ağzındadır.

Korkunun ve susmanın ecele faydası yok… Hepimizin birer Nuriye ve Semih olması belki olanaksızdır. Ama en az -haklı olarak ve çok kez eleştirdiğimiz- Ahmet Altan kadar ve mümkünse Ahmet Şık kadar cesur olmak durumundayız.

Yoksa FETÖ’cülük vb. gibi absürt ve onur kırıcı iftiralarla yüzyüze kalacak, ya hapsi ya mezarı boylayacağız…