3 Kasım 2002 seçimlerini hatırlıyor musunuz?

AKP yüzde 34.3 ile tek başına 363 milletvekili çıkarak iktidar olmuş; oyların üçte biriyle parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlamıştı.

Önemli bir nokta vardı; yasaklı olduğu için seçime katılamayan Erdoğan’a çıkış kapısı da bu seçimin ardından aralanmıştı.

Pek çok seçimde, pek çok sandıkta sıklıkla rastlanan bir durum nedeniyle YSK, Siirt’in Pervari ilçesi Doğanköyü’nde sandık kurullarının usulüne uygun oluşturulmadığını ve dolayısıyla oy kullanılamadığını gerekçe göstererek, seçimin yenilenmesine karar vermişti.

Üstelik kararda ilginç bir yaptırım vardı; deniyordu ki “3 Kasım’da milletvekili çıkaran partiler ancak tekrar milletvekili çıkarabilir”.

“KENDİNE MÜSLÜMAN”IN DEMOKRASİSİ BU KADAR OLUR!

Böylece 3 Kasım seçimlerinde Siirt’teki oyların yüzde 32.17’sini alan DEHAP’ın (bugünkü HDP’nin öncüllerinden olan parti) ve baraj engeline takılan diğer partilerin seçime girmesi engellenmişti.

Seçime AKP ve CHP girebilmiş; AKP, aday listesindeki isimleri istifa ettirip yeni bir liste yaparak, Erdoğan’ı listenin başına yazdırmıştı.

Elbette bu seçimin öncesinde Erdoğan’ın “seçim yasağı”, demokrasiye aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılmıştı.

Erdoğan için kaldırılan “yasak”, Siirt seçmeninin üçte birinin oyunu alan parti için geçerliliğini sürdürecekti.

AKP, “kendine Müslüman” bir parti; dolayısıyla yüzde 10 barajının varlığından memnun olması, kabul edilemez ama anlaşılabilirdi.

Asıl açmaz, CHP’nin takındığı tutumdaydı.

CHP, bir yandan “Baykal’ın hırsları” nedeniyle o seçimde Erdoğan’ın yasağının kalkmasına “evet” demiş; diğer yandan yüzde 10 barajının anti demokratlığı nedeniyle Siirt seçmeninin üçte birinin iradesini görmezden gelmişti.

O tarihlerde bir umutla şunları yazmıştım:

Madem AKP, adaylarını istifa ettirip, başta Erdoğan olmak üzere yeni adaylar gösteriyor; CHP de kendi adaylarını istifa ettirip Siirt’te birinci parti konumundaki DEHAP’ın adaylarını kendi listesinde göstermelidir. Demokrasi kültürü bunu gerektirir.”

Eskiler, “sakalı olmayanın sözü dinlenmez” derler.

FİKİRLERİNİZE KATILMIYORUM AMA…

Altını çizerek söylüyorum; “Baykal’ın hırsı” nedeniyle demokrasi tarihimize parlak bir sayfa olarak geçebilecek bir ihtimalin önüne set çekildi ve o set sayesinde 12 Eylül Rejiminin yüz karası yüzde 10 barajı, tahkim edildi.

Sonrasında yüzde 10 barajına yönelik bütün eleştiriler, doğru ama yetersiz kaldı. Çünkü demokrasi kültürü, yeri geldiğinde, demokrasiyi içselleştirdiğini gösterecek eylemlilik gerektiren bir reflekstir.

Tıpkı Voltaire’e atfedilen, “fikirlerinize katılmıyorum ama o fikirleri açıkça söyleminiz için canımı veririm” sözünde dile getirilen duruş gibi!

Bu sözün, Türkiye’de, sadece gücü olanlar için geçerli bir söz olduğunu Siirt seçimleri göstermişti.

Bu sürecin devamında, Aysun Kayacı, “dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” mealinde bir şeyler söylemişti.

Aldığı tepkilere şaşırmış; “biz şu anda ayak takımının iktidara getirdiği partiden şikayet etmiyor muyuz?” diye hayretle sormuştu.

O hengamenin arasında karşılıksız kalan Kayacı’nın sorduğu soru, bugün Diyarbakır, Mardin ve Van belediyelerine atanan kayyımlar üzerinden yeniden karşımıza çıkmış bulunuyor.

AYAK TAKIMININ TERCİHİ!

Kayacı’nın bu soruyu sorduğu sırada şikayet edilen “ayak takımı”nın tercihi AKP idi.

Onların bir kısmı artık “baş” oldu; bir kısmı ise HDP’yi tercih eder hale geldi.

Zaten bu yüzdendir ki iktidar, seçimden önce, halkın sandığa attığı “irade”yi kabul etmeyeceğini, kayyım atayacağını söylemişti.

İktidar gücünü hiçe sayıp, iktidara “kafa tutan ayak takımı”na ders vermek de iktidara düşerdi!

Kayyım atamalarının nedeni, esas olarak politiktir.

Farkındayım; “milliyetçilik hassasiyeti” Türkiye’yi sarıp sarmalamış durumda. Kayyım atamalarına güçlü ve yüksek sesle itiraz edilmesinin önündeki en büyük engel, bu hassasiyetin oluşturduğu“politik ortam”dır.

Ancak asıl mesele, evrensel nitelik kazanmış demokrasi kültürünün, Türkiye’de, “nabza göre şerbet demokrasisi”ne dönmüş olmasıdır.

2002’den önce Erdoğan’ın yasağını görmezden gelenlerin 2002’den sonra “demokrasi kahramanı” rolünü oynamaları; kendileri politik görüşleri nedeniyle yasaklıyken “muktedir” hale gelenlerin elindeki iktidar gücünü kullanarak yeni yasaklılar yaratmaları da “nabza göre şerbet demokrasisi” ile sosu bulanmış olmalarından ileri gelmektedir.

O “sos”un dökülmesi ve gerçeklerin açığa çıkmasının yolu, Ankara’dan İstanbul’a yapılan adalet yürüyüşünün daha güçlü bir biçimde Ankara’dan Diyarbakır’a yapılmasından geçer.

Ankara’dan Maltepe’ye yüründüğü için iktidar tarafından dillendirilen “FETÖCÜ” iftirası nasıl karşılıksız kaldıysa Diyarbakır’a yapılacak yürüyüş sırasında yöneltilecek “bölücü” suçlaması da karşılıksız kalacaktır.

Bu nedenle aslolan sandığa sahip çıkmaktır.