Masal bu ya, sansarın biri horozun üstüne çökmüş:

Horoz, sitem etmiş:

“Ne istiyorsun benden, sana ne zararım dokundu ki?”

Sansarın asıl niyeti belli ama gerekçesini toplumsallaştırmış:

“Sen” demiş, “Gece yansı oldu mu, başlarsın ötmeye, insanları uyutmaz, rahatsız edersin; bari yiyeyim seni kaldırayım ortadan!”

Sansarın gerekçesini gerçekçi bulmayan Horoz itiraz etmiş:

“İnsanları uyandırıyorsam, onların iyiliği için yapıyorum. Benim sayemde işlerine güçlerine geç kalmamış oluyor.”

Hem” demiş, Sansar; “Ben senin ahlâkını da beğenmiyorum: Ana, kız, kardeş, bacı demiyorsun, bütün tavukların üstünden geçiyorsun. Olur mu böyle şey?”

Horoz, bu kez daha yüksek bir perdeden cevap vermiş:

Sahibim bundan hoşnut; benim sayemde tavuklar bol bol yumurtluyor, Tavuklar da biliyor ki bizim doğamız böyle. Kimsenin itirazı yok; sana ne oluyor?

Sansar, bakmış olacak gibi değil;  asıl niyetini söylemiş:

Eee” demiş; “sen de çok oldun ama! Benim karnım aç; seni yemek için bahane arıyorum.”

Horozu oracıkta yemiş.

SOFRAYI KİM KURMUŞ?

Bu masalı, Abdullah Gül’ün, Karar Gazetesine verdiği röportaj hatırlattı.

Eskiden Cumhurbaşkanı olan Gül, verdiği röportajda, “kimsenin aklını, fikrini mutlak bir şekilde bir din adamına, bir siyasetçiye veya ideolojik bir gruba teslim etmemesi lazım” demiş.

Devamında da şunları eklemiş:

Her türlü düşünceye, şiddet içermeyen her fikre karşı devletin eşit olması ama şeffaflığı şart koşması gerekiyor.”

Normal şartlar altında, bu sözlere itiraz eden çıkmaz.

Ancak Gül, için kendisini hiçbir biçimde riske atmayacağı anlamına gelen “sofra kurulmadan yemeğe oturmaz” şeklindeki değerlendirme ile ulusal ve uluslarararası koşullardaki değişim ve gelişmeler dikkate alındığında bu sözleri durup dururken söylemez.

Gül konuşmaya başladıysa hele hele “Gezi ile gurur duyuyorum” gibi ifadeler kullandıysa “sofra kurulmuş” demektir.

TIKANMIŞ DEMOKRASİ DAMARINI AÇMAK!

“Sofrayı” kimin kurduğu elbette önemli ama asıl önemli olan “sofra”nın kimin ihtiyacına cevap vereceği meselesidir!

F Tipi Örgütlenme ile “aynı çuvala” girip, onları “çuvalda” bırakarak ve dolayısıyla elini daha güçlendirerek çıkan iktidar ve muktedir, bütün çabasına rağmen Türkiye’yi kendisi için “dikensiz gül bahçesi”ne dönüştürebilmiş değil.

Dün F Tipi Örgütlenme ile “paralel” çalışıp, “ne istediler de vermedik” diyerek sitem eden, 15 Temmuz’dan sonra onları hain ilan edip Perinçek-Bahçeli-Ağar üçgenine kapı aralayan iktidarın, yargı ve yasamaya vermiş olduğu “çekidüzen”e ve yürüttüğü bütün algı operasyonuna karşı Türkiye’nin beslendiği “demokrasi kültürü damarı”nı tıkamakta başarısız kaldığı ortadadır.

Gezi Davası bunun en bariz örneğidir.

Her ne kadar Osman Kavala, başka bir vesileyle yeniden tutuklanmışsa da, ırmak kendi yatağında akmaya devam etmektedir.

Libya açmazı ve Suriye çıkmazı da göstermektedir ki Mustafa Kemal’in alternatifi olmak için çıkılan yolda Enver Paşa’nın kötü bir kopyası olmanın ötesine geçilememiştir.

Gül’ün “yemek hazır galiba” moduna gelmesinin nedeni de biraz budur.

O da, kendi “yarım hikayesi”ni tamamlama telaşındadır ve Onun “yarım hikayesi”, bizim için hep “yumuşak diken” konumundadır.

Malum, “yumuşak diken”, çok acıtır!

Oysa halk için siyaset yapmak, elbette tutarlılık gerektirir.

Gül’ün siyasal hayatında pek çok tutarsızlık bulunabilir ve Gül her konuştuğunda, hemen herkesin dönüp tarihe bakarak, o tutarsızlıkları hatırlayıp, hatırlatması anlaşılabilir.

Türkiye, bugün bu duruma gelmiş ise Gül’ün, bireysel tarihinin bu süreçte ziyadesiyle izi vardır; buna ilişkin hiçbir tereddüt yok. Ancak öyle bir tarihsel dönemeçten dönüyoruz ki Gül dahil, Türkiye’nin “uçurum”a giden “yolunu yapanlar” dahil herkes ile demokrasinin yeniden inşası için işbirliği yapılabilir.

Çünkü tarihin bu dönemeci, tıpkı 2. Dünya Savaşının öngünleri ve sürecine benzer bir şekilde seyretmektedir ve o süreçte demokrasi için muhafazakarından sosyalistine kadar herkes nasıl farklılıklarını bilerek yan yana geldiyse bugün Türkiye için de bu durum geçerlidir.

Bu durumu resmetmemize yardımcı olacak; Mevlana’nın şöyle bir sözü var:

“Aslında farkındayım, hayatımdaki sahte varlıkların. İstesem bir anda temizlemesini de bilirim. Ama bunca sahteliğin benim samimiyetime ihtiyacı var.”

BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR!

İşte bu nedenledir ki tarihin bu dönemeci, farklı politik eğilimlerin birbirinin tutarsızlıklarını öne çıkarma değil; birbirinin farklılıklarını bilerek, birbirinin tamamlayanına dönüşme sürecidir.

Ancak gerçeği unutmadan!

Çünkü “birlikten kuvvet doğar”!

Masal ile başlamıştık; bir mesel ile bitirelim:

Gitme vaktinin geldiğini hisseden ihtiyar, çocuklarını yanına çağırıp bir hayat dersi vermek istemiş.

Çocukların dikkatine babalarının yanında duran ok demeti çekmiş.

Babaları da ok demetini gösterip demiş ki:

Sizden bu ok demetini kırmanızı istiyorum; deneyin bakalım, hanginiz kırabilecek?”

Büyük çocuk denemiş önce. Var gücünü kullandığı halde kıramamış. Ortanca da, denemiş; O da kırmayı başaramamış.

Sıra gelmiş en küçüklerine. O da sonuç alamamış.

“Verin bana da nasıl kırılırmış, size göstereyim” demiş babaları.

Çocuklar müstehzi bir ifadeyle birbirlerine bakmışlar; sonra da okları babalarına uzatmışlar.

Çocuklarının meraklı bakışları arasında, önce ok demetini ayırmış birbirinden; sonra da her birini teker teker kırmış.

Çocukların müstehzi edaları dağılıp gitmiş bir anda.

Yaşlı adam dönüp demiş ki çocuklarına:

“Bir arada iken kıramadığınız oklardan da öğrendiğiniz üzere ‘birlikten kuvvet doğar.’ Her biri diğerinden ayrılmış oklardan da gördüğünüz gibi her zaman sizi bölüp, parçalamak isteyenler çıkabilir. Sizi bölerlerse teslim de alırlar. Ama eğer siz birlik olursanız, kimse sizi kırıp dökemez. Birleşik olmayan her güç cılızdır.”

200 yıldır girdiği demokrasi tüneli zaman zaman kapatılan Türkiye, demokrasisini aydınlığa kavuşturma ve bu kararlılık için farklılıkları olan politik güçlerin nefes alması gerektiğini bilincine çıkarma kararlılığında ise birlikte mücadele ve dayanışma vazgeçilmez bir önkoşuldur.