İktidar, Başkanlık Rejimini tahkim etmek; muhalefet ise iktidarı geriletmek için simge şehir konumundaki Ankara ve İstanbul’u istiyor.

İktidar, İstanbul ile Ankara’nın ranta kurban edilmesi nedeniyle seçmende yarattığı bıkkınlığın farkındadır ve bu nedenle her iki kente de kariyerlerinin son aşamasında bulundukları açık olan iki ismi aday göstererek, zoru kolay kılabilirliğin peşindedir.

Muhalefet ise İstanbul’a henüz hikayesinin başında bulunan genç bir isim; Ankara’ya ise iktidarın da teklif götürdüğü bir isim üzerinde iddialı olduğunu açıklamış durumdadır.

Kimin alacağına belediyecilik anlayışlarının halkta yaratacağı etkiler üzerinden bakılabilir ama burası Türkiye; burada yerel seçimler, iktidarın gücü nedeniyle genel seçim havasında ve tümüyle gerilimler üzerinden yürütülür.

GELENEKSEL İKİ GERİLİM ALANI

AKP’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılan seçimlerin öncesinde toplumsal gerilim çıkartmak, artık gelenekselleşmiş durumdadır.

Neredeyse her seçim öncesinde gerilime yol açacak iki refleks ile karşılaşırız.

Bunlardan birincisi, kısaca, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şeklinde özetlenebilir ve hedefi “dış güçler”dir.

İktidarın adı geçen “dış güçler” ile “al takke, ver külah” olduğu anlarda bile bir bakarsınız ki “şahlanmış”.

Neredeyse her seçim öncesinde ABD “yetkilileri”, nedense “Suriye’deki doğal müttefikimiz, Kürtlerdir” şeklinde bir açıklama yapar; Türkiye “sert tepki” gösterir.

Ardından ABD, hem de “birinci ağız”dan “geri adım” atar.

Artık bir seçim süreci için yeterince malzeme birikmiştir ve “dünya lideri”nin partisine oy vermemeyi düşünen “hain” damgasını yer.

Dış güçler”in yarattığı gerilim yetersiz mi geldi o zaman da “içeriden” malzeme aranır.

Bulmak o kadar da zor değildir!

SANATÇIYI KİMİN YÖNETTİĞİ DEĞİL, NASIL YÖNETTİĞİ İLGİLENDİRİR!

Biri çıkar ve öyle bir laf eder ki hem meramının ötesinde bir algının oluşmasına malzeme olur hem de uzun süredir toplumsal algının yönetimini elinde tutan iktidar, “mal bulmuş mağribi gibi” o “laf”ın üzerine atlamakta tereddüt etmez.

Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın bir televizyon programında yaptıkları konuşma, bunun örneğidir.

Normal zamanlarda ve normal bir ülkede, demokrasinin ortadan kaldırıldığı tarihin karanlık günlerinde yaşanmış ve iktidarlarını devam ettirebilmenin yolunu halklarına eziyet etmekte bulmuş iki liderin hazin sonlarını hatırlatmanın bir sakınca olmaz. Ancak bu hatırlatmayı, Türkiye’deki demokrasinin geleceğine dair kaygıları paylaşırken yapmak, demokrasinin önemine vurgu yapmaktan çok verilen örneğin tehdit gibi agılanmasını kolaylaştıracak bir potansiyel içerdiğine ilişkin yeterince tecrübemiz olduğunu da hatırlamamız gerekir.

Sanatçı, tehdit eder mi?

İktidar da biliyor ki etmez!

Sanatçı, kimin nasıl yöneteceğiyle ilgilenmez; iktidardakinin hangi yöntemleri kullanarak yönetmek istediğiyle ilgilenir. Çünkü dünya ölçeğinde, seçilen yöntemin, sanatçının sanatını icra edebileceği zemini genişletebileceği gibi daraltabileceğine ilişkin pek çok örnek vardır.

Dolayısıyla öğrencisinden öğretim üyesine, sendikacısından oda yöneticisine, gazetecisinden sanatçısına kadar herkes, doğal olarak, kendisini rahatlıkla ve güvenle ifade edebileceği demokratik bir zeminin varlığını talep eder.

GERİLİMDEN KAÇINMAK, HER DEMOKRATIN GÖREVİ!

Bu nedenle talep etme biçimleri problemli olsa bile sanatçı kimlikleri tartışma götürmez isimleri, hemen ertesi gün, üstelik “şimdi git yargıda bedelini öde” dedikten hemen sonra, apar topar bir biçimde savcının karşısına çıkartmanın anlamı açıktır.

İktidara, özellikle de iktidarın küçük ortağına dönüp, Şeyh Edebali’nin, “Ey oğul…” diye başlayan ve “Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül almak sana düşer” diye devam eden öğüdünü hatırlatmak, beyhude bir çabıdır.

Şeyh Edebali’nin öğüdünü elbette bilirler ama başlangıçta da söylediğim gibi girdiği bütün seçimleri, gerilim üzerine kurgulamış ve bu kurgusu nedeniyle istediği sonucu almış bir iktidarın, sahip olduğu bu “kolaycılıktan” vazgeçeceğini beklemek safdillik olur.

Hatırlatmalarım, Müjdat Gezen ve Metin Akpınar üzerinden demokrasi talebinde bulunan herkesin gerilimden kaçınması doğrultusunda olacaktır.

Her seçimden önce hepimizin rahatlıkla dile getirdiği “gerilimden kaçınmak” görevi, artık, yalnızca CHP’nin sorumluluğunda olan bir şey değildir.

Bu tarihi bir görevdir ve yediden yetmişe herkesin üstüne vazifedir; Müjdat Gezen ile Metin Akpınar da buna dahildir!

Arşimet’in, “bana bir kaldıraç verin, dünyayı yerinden kaldırayım” dediğinden hareketle hiç kimsenin iktidara “kaldıraç” olmaması gerektiğini hatırlatmama gerek var mı?

Mesele, doğru bir siyasal iletişim kurma meselesidir ve siyasal iletişim dediğimiz şeyin de temelde bir ikna ve algı yönetimi süreci olduğunu unutmamak ve algı yönetimi sürecine malzeme olunacak tutumlardan kaçınmak gerekir.

Bu görev, hiç kuşkusuz, muhalefet partilerinindir ancak toplumsal ve siyasal hayat, tren kompartımanları gibi birbirinden bağımsız olmadığı için artık her yurttaş, algı yönetimi sürecine ya malzeme olacağını ya da etken olacağını unutmadan hareket etmelidir.

Boşuna dememişler, “attığınız taş, ürküttüğünüz kurbağaya değmelidir”!