Mursi, mahkeme salonunda ölmüş!

Mısır tarihinde kanlı izleri bulunan Müslüman Kardeşler Örgütü’nün desteğiyle ve aşağıda ayrıntılarını vereceğim gibi toplam seçmenin yüzde 25’i gibi düşük bir oyla Cumhurbaşkanı seçilmişti.

“Seçimle gelen ilk Cumhurbaşkanı” şeklinde lanse edilmişti.

Doğrusu, “seçim mizanseni” yapılarak ve ABD’nin desteğiyle o koltuğa oturmuştu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condolleezza Rice’a “anne” diye hitap ettiği yazılmıştı.

İşbaşına gelir gelmez, kendisi için “yargılanamaz” maddesini anayasa maddesi haline getirmek isteyen birisinden “özgürlük savaşçısı” çıkar mı?

İşte o Mursi için Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “gıyabi cenaze namazı” kıldırdı.

Namaz öncesinde ise şunları söylemiş:

“Zalimlere karşı mücadele eden, milletinin özgür iradesiyle seçilmiş ancak darbe ile görevinden alıkonulmuş Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi mahkemede, hapishanede yıllarca çile çekerek en son dün şehadet şerbetini içmiştir.”

Öyle midir; “zalimlere karşı mücadele etmiş” midir?

Mısır’ın tarihi, diktatörlükler tarihidir ve baştan söyleyelim; Mursi de, “seçim mizanseni” ile işbaşına gelmiş bir diktatördür.

Çok daha gerilere gidebiliriz ama biz Hüsnü Mubarek’ten başlayalım.

Hatırlayanınız mutlaka vardır; Hüsnü Mübarek adlı diktatör, Hava Kuvvetleri Komutanı iken bir darbe sonucu Enver Sedat’ı devirmişti.

Sonrasında Mısır’ı 30 yıl boyunca “yönetti”.

30 yılın sonunda “Arap Baharı” denilen süreç Tunus’ta başlamış; Libya’yı yerle bir ettikten sonra Mısır’a ulaşmıştı.

Mübarek, bu sürecin sonunda “istifa” etmek zorunda kalmıştı.

Ama öyle bir istifa ki yönetimi, “Yüksek Askeri Konsey” devralmıştı.

Açıkçası darbe ile gelen darbe ile gitmişti.

Adı geçen Konsey, Referanduma başvurmuştu.

19 Mart 2011’de yapılan referanduma katılım, yüzde 41’de kalmıştı.

45 milyon seçmenden sadece 18.5 milyonu sandığa gitmiş; bunların da yüzde 77.2’si “evet” demişti.

Müslüman Kardeşler Örgütü’nün desteklediği Mursi’nin Cumhurbaşkanı seçildiği iddia edilen 30 Haziran 2012’deki seçime ise “boykot” damgasını vurmuştu.

Boykotun etkisi nedeniyle seçime katılım oranı yüzde 50’de kalmıştı.

Mursi de, bu yüzde 50’nin yüzde 51.73’ünü alabilmişti.

Yani toplam seçmenin yaklaşık yüzde 26’ısını!

Seçimlerin hemen ardından Müslüman Kardeşler Örgütü ile birlikte anayasayı değiştirmek istemiş; başta kadınlar olmak üzere farklı inanç ve milliyetten topluluklara “cehennem” vaat etmişti.

Mısır’ı “şeriat” ile yönetmek isteği deşifre olunca tepkiler de çığ gibi artmıştı.

Muhalefeti susturmak isteyen Mursi, Ordu’ya “Olağanüstü Hal” yetkisi vermiş; buna rağmen muhalefet, susmamış; Mursi’nin seçildiği tarihin yıldönümünde büyük bir protesto gösterisi düzenlemişti.

Durumun ciddiyetini kavrayan Mursi, bizim de hiç yabancısı olmadığımız “hata yaptım” ifadesini kullanarak, demokratikleşme vaadinde bulunmuştu.

Ancak o çok güvendiği, ABD, arkasından çekilmiş; dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın önerisiyle Genel Kurmay Başkanı yaptığı Sisi tarafından devrilmişti.

Sisi de, tıpkı Mursi gibi “seçim mizanseni”ne başvurmuş ama Onun “seçimine” katılım daha da düşük olmuştu.

Bu vesileyle çıkartmamız gereken ders, kimse bizi darbeciler arasında bir tercih yapmaya zorlamasın; adı üzerinde, “darbe, darbedir”.

Halkın iradesine “el konulması”nın başka da bir izahı yoktur.

Zira “hedefe giden her yol mübah” değildir.

Önümüzdeki hafta sonu yapılacak İstanbul seçimlerine de böyle bakmak gerekir.

ELEŞTİRİ HAKTIR; TETİKÇİLİK ASLA!

NOT: Gerçeğin peşinden koşanlarla otoritenin arası hep açık olmuş; “otorite” her kimse, gerçeğin peşinden gidenleri, kendi “yöntemleri” ile cezalandırmak istemiştir. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç başta olmak üzere Türk Basın Tarihi, bunun dramatik örnekleriyle doludur.

Bu saldırılar, bazen, doğrudan haklarında ağır yaptırımlara başvurularak yapılır bazen de “durumdan vazife çıkartanlar” tarafından üstlenildiğini biliyoruz.

Son dönemde yapılan saldırılar doğrudan doğruya “durumdan vazife çıkartanlar” tarafından üstlenilmiş durumda. Örneğin Sebahattin Önkibar, Devlet Bahçeli ile yazdığı kitap nedeniyle saldırıya uğramıştı. Yavuz Selim Demirağ da, iktidarı eleştirdiği için öldüresiye dövülmüştü. Derken insanları hedefe koymasıyla bilinen Akit’in Ankara Haber Müdürü, TSK’ya ettiği sözlerden sonra saldırıya uğradı. Ve nihayet, Beyaz Tv Muhabiri Tuğçe Ünsal ile Kameraman Serkan Çinier de benzer bir durumla karşılaştı.

Öncelikle ilkesel yaklaşımımı not düşmek isterim. Kim hangi kusuru işlerse işlesin, onun “kusur” olduğuna ilişkin yargıyı, önüne gelen veremez. Dolayısıyla hiç kimse, görüş ve düşüncelerini açıkladı diye baskı altına alınamaz; şiddete maruz bırakılamaz; velev ki “yalan” olsa bile…

Yalan ile gerçeğin ayrıştırılacağı yer, yargıdır ve ısrarla bu ilkeyi korumak gerekir.

İkincisi, gazeteci, tetikçi değildir. Son yıllarda, gazetelerin ve diğer medya kuruluşlarının “kurum bülteni” haline dönüştürüldüğü, ne yazık ki doğrudur ama gazetecilik mesleği herhangi bir politik gücün çıkarlarına heba edilemez.

Üçüncüsü, “dayak yiyen bizden” ise kınamak; – karşıdan ise susmak, insanlığın evrensel kültürüne aykırıdır.