Adnan Menderes, 17 Eylül 1961’de idam edildi.

Yassıada Mahkemesinin kararıyla 58 yıl önce yerine getirilen idam kararı, o günden bugüne hep tartışma konusu oldu.

Tartışmayı yürütenleri iki kategoriye ayırabiliriz; Menderes’in idam edilmesine karşı çıkanlar ve hak ettiğini düşünenler.

Bu ayrım, esas olarak, tarafların dünyaya bakışlarının da özeti gibidir.

Menderes’in idamına karşı çıkanların hemen tamamı, esasen, idam fikrinin taraftarıdırlar. Bugün bile her fırsatta idam cezasının geri getirilmesi için çabaladıkları; “devletin tepesi”nin de bu “çaba”ya destek verdiği bilinmektedir.

“ÜÇ BİZDEN ÜÇ ONLARDAN”

Bu cenahın karşı çıktığı tek şey, Menderes ve arkadaşları için idam sehpası kurulmasıdır.

Nitekim bu cenah, 12 Mart sonrası Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için kurulan idam sehpalarını, ne yazık ki avuçlarının içi patlayana kadar alkışladılar.

12 Eylül sonrası kurulan ve ilki “Altındağlı Sarı Çocuk” olarak bildiğimiz Necdet Adalı’nın idam edilmesiyle başlayıp Hıdır Aslan ile nihayete eren siyasi suçlulara yönelik idam kararlarıyla toplamda 18’i devrimci, 8’i ülkücü 26 kişinin idam edilmesini de alkışladıklarını biliyoruz.

Bu cenahın Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının dosyaları TBMM’de görüşülürken, “üç bizden, üç onlardan” dedikleri de dün gibi hatıralarımızda tazedir.

Menderes’in idamı hak ettiğini düşünen tarafa gelince…

Köy Enstitülerinin kapatılmasından Kore’ye asker gönderilmesine ve Nato’ya girilmesine kadar gerçekleştirdiği icraatlar dolayısıyla Menderes’in Amerikancı bir siyasetçi olduğuna dikkat çekmektedirler.

Kendisinin de idamdan yana olduğunu, hatta İnönü’nün idam edilmesi için teklifte bulunduğunu; CHP’yi kapatıp, Atatürk ile hesaplaşmak istediğini vurgulamaktadırlar.

Hiç kuşkusuz, Menderes’in 10 yıllık iktidarı boyunca yaptıkları bunlardan ibaret değildir.

Mesela daha 1953’de, “CHP’nin mallarına el konulması”nı öngören bir yasa çıkartmış; radyo üzerinde tekel kurmuş, hükümet üyelerini eleştiren basına ağır cezalar getirmişti.

1954 seçimlerinde Demokrat Parti’ye oy vermeyen Malatya ikiye bölünmüş, Adıyaman ili böylece doğmuş; Kırşehir ise ilçe haline getirilmişti.

BASININ SUSTURULMASI VE YARGININ TASFİYESİ

Hüseyin Cahit Yalçın, Bedii Faik, Cemal Sağlam, Fuat Arna gibi basının güçlü kalemleri yazdıkları nedeniyle tutuklanmışlardı. Basın Kanunu, öyle bir hale getirilmişti ki imzasız haberlerin yazarının 24 saat içinde yetkililere bildirilmesi zorunlu hale getirilmişti. Yayın yasağının sınırı genişletilmişti.

Adliye işlemez hale gelmiştir” diyerek, TBMM’de Tahkikat Komisyonu kurdurarak, CHP’yi ve özellikle İnönü’yü susturmak isteyen bizzat Menderes’tir. Bu maksatla aralarında Yargıtay Başkanı ve Başsavcı olmak üzere 23 yüksek yargıcı tasfiye eden de!

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, siyaseti adım atamaz duruma getirmiş; CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Rize’de, “bazı dükkan sahiplerinin ellerini sıktığı” gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Menderes döneminin uygulamalarından biri de dokunulmazlıkların kaldırılmasıdır; Bölükbaşı, hükümeti eleştirdiği için hapis cezası almış; dokunulmazlığı kaldırılarak cezaevine atılmıştı. O kadar ki “Dörtlü Takrir”de imzası bulunan kurucusu olduğu Demokrat Parti’den istifa etmek zorunda kalmıştı.

Vatan Cephesi uygulamasını, Köy Enstitülerinin kapatılması ve 1957 seçimlerinde, daha seçim sürerken, yasanın açık hükmüne rağmen saat 14.30’da seçimi DP’nin kazandığının ilan edilmesi gibi pek çok meşruiyet dışı icraatlarını saymıyorum bile.

EVRENSELİ KONJONKTÜRE KURBAN ETMEK!

Daha önce de belirtmiştim; “suç da hak gibi evrensel bir kavramdır.”

İnsanın, doğanın ve bütün canlıların başta yaşam olmak üzere hakkını ve hukuku vardır ve insanlığın evrensel tarihi, bu hakları korumanın önemi üzerine inşa edilmiştir.

Hiç kuşkusuz, konjonktür, zaman zaman evrensel olan ile çelişmektedir.

İnsanlığın evrensel gelişimine baktığınızda her ihlalin karşılığında bir suç ve bu suça uygulanmak üzere de bir ceza tanımı yapıldığını göreceksiniz.

Menderes’i idama götüren sürece bu gözle bakmak gerekir.

Menderes, aralarında Bebek Davası, Yolsuzluk Davası, 6-7 Eylül olaylarının kışkırtılması, CHP’nin mallarına el konulması, basın özgürlüğünü ve dolayısıyla Anayasayı açıkça ihlal etmek gibi pek çok şeyle suçlandı.

Bu suçların pek çoğunu işlediği de biliniyor.

Mesele, Menderes’in bu suçları işleyip işlemediği meselesi değildir; mesele, işlediği suçların karşılığının idam cezası olup olmaması meselesidir.

Benim tartışmaya açtığım da budur; “benden olanın idam edilmesine karşı çıkıp, karşımda olan idamına sessiz kalmak”, insanlığın evrensel ilkelerine aykırıdır.

İDAM, İLKEL BİR ÖÇ ALMA HAREKETİDİR!

Hiçbir suçun cezasının karşılığı idam değildir ve de olmamalıdır; üstelik görüldüğü kadarıyla hiçbir caydırıcılığı da yoktur.

Çünkü idam, karşılığı can olan geri dönülmesi imkansız bir yaptırımdır ve çoğunlukla konjonktür nedeniyle alelacele verilmiş bir karardır.

Daha önce de belirttiğim gibi, 6-7 Eylül olayları dolayımıyla Celal Bayar’ın, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’e, “galiba dozu kaçırdık” demesi, Demokrat Parti’nin nasıl bir tarafgir tutum takındığını; icraatlarında vatandaşlar arasında nasıl bir ayrım yaptığını kanıtlar niteliktedir.

Başbakan dahil herkes suç işleyebilir; başbakan dahil herkes yargılanabilir. Ancak unutulmaması gereken nokta, hukukun konjonktüre göre değil, evrensel ilkeler ışığında şekillenmesini sağlamaktır.

Yani hukuksal düzenin, aynı zamanda meşruiyeti olmalıdır. Çünkü hukuksal düzen değişebilir. Önemli olan toplumsal vicdanları yaralamamaktır.

Özetle “Menderes, masumdu” diyemem ama işlediği suç ne kadar ağır olursa olsun kendisine uygulanan idam cezasının ağır bir ceza olduğunu not düşmek isterim.