Türkiye, ne yazık ki uzun süredir evrensel hukuk ilkelerinin iğdiş edildiği; yerine “nabza göre şerbet hukuku”nun geçerli hale getirildiği bir konuma sürüklenmiş bulunuyor.

Cumhuriyet Gazetesi ve Balyoz benzeri davalar böyleydi; o davaların “günahı”, Fetöcülere yüklenildi.

Fetö’nün o süreçte üstlendiği rolü, yeni dönemde, ortasında Bahçeli ve Perinçek’in bulunduğu “yeni bir merkez” tarafından üstlenildiği anlaşılıyor.

Bu “yeni merkez”, Beştepe’yi de etkisi altına alarak, esas olarak, devletin söylemine “şahinlik” diskurunu konuşlandırdı.

O konuşlanış nedeniyle geçen dönem vicdanlarda yara açan kayyım uygulaması, içinde bulunduğumuz günlerde Diyarbakır, Van ve Mardin Belediye Başkanlıklarının yerine kayyım ataması nedeniyle yeni bir aşama girmiş bulunuyor.

NABZA GÖRE ŞERBET HUKUKU

Daha beş ay önce yapılmış bir seçime kayyım neden ve nasıl atanır?

Atılan adım hukuki olsa idi, o zaman bu sorunun muhatabı, kamu hukuk uzmanları olmalıydı; görünen o ki kayyım meselesi hukuki olmaktan ziyade siyasidir.

Anayasa, “görevleri ile ilgili suç sebebi” şartını getiriyor; Başkanların görevden alınma gerekçeleriyse “terör örgütüne yardım ve yataklık” iddiası.

Evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu koşullarda, herhangi bir kamu görevlisinin “terör örgütüne yardım ve yataklık” ettiğine ilişkin emareler varsa Cumhuriyet Savcılıkları dava dosyalarını açar; ilgili başkanların ifadesine başvurur. Ardından da o kişi/lerin görev alanlarında bulunmalarının yaratacağı sakıncalara dikkat çekerek geçici olarak görevden alınmasını ister.

Ancak dedim ya, Türkiye’de “nabza göre şerbet hukuku” geçerli hale geldiği için bırakın görevden alınma yönteminin anayasaya uygunluğunu; gerekçesi bile soyut düzeyde kalmıştır.

Şu gerekçeye bakar mısınız?

HDP, “Ahmet Türk başta olmak üzere Suçu ve Suçluyu Övmek suçlarından soruşturma ve kovuşturma yürütülen kişiler bazı belediyelerde bilerek ve isteyerek belediye başkan adayı gösterilmiştir” deniyor.

BEŞTEPE’NİN ETRAFINDAKİ ÜÇGEN!

Gerekçe gariptir; çünkü iktidar, ilgili partiye demek istiyor ki “adayın hukuki ama biz Onun başkanlık yapmasını istemiyoruz.”

Buradan da anlaşılıyor ki evrensel hukukun tartışmasız kabul ettiği, “suç işlediği ispat edilene kadar suçsuz sayılacağı ilkesi” yani “suçsuzluk karinesi” bu topraklarda geçerliliğini yitirmiş durumdadır.

Bu kanaate nereden varıyoruz?

Basit; seçim yapılalı beş ay oldu.

Başkanlar, bu şartlara sahip değillerdiyse “Ahmet Türk başta olmak üzere….” gösterilen adayların adaylıklarının YSK tarafından onandığı vakit iktidar partisi, İçişleri Bakanlığı neden itiraz etmedi?

Değilse iddia edilen “suçlar”, son beş ay içinde mi işlendi?

Bakanlığın açıklaması, açıkça yazıyorum; başta aşağı “siyasidir” ve kayyım atamak, Bahçeli-Perinçek ve Bakanlık üçgeninin “enformasyonu” ile “seçilseler de kayyım atarız” sözünün evrensel hukukun yerine geçirilmesinden ibarettir.

YENİDEN KAYYIM: NEDEN ŞİMDİ?

Elbete kabul edilemez ama bizim “işimiz”, bu “operasyonun” ardındaki gerçeği okumaktır.

Suriye sınırındaki “Kürt Koridoru”, Merkez Bankası bünyesindeki pey akçesinin bile ekonomiye can suyu olarak piyasaya sürülmesi, dış borç açığının giderek büyümesi ve en önemlisi iktidarın halk desteğini giderek kaybettiğini görmesi, göz ardı edilemez.

Bütün bu gelişmelere, kendilerini “Greenwich mean time”e göre ayarlayanların “nesnel koşulları” uygun görerek parti kurma girişimleri de eklenirse iktidarın, oluşan “Gordion düğümü”ne kendince bir “çözüm” bulmak isteği de kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bulduğu “çözüm”, yeni bir erken genel seçimdir ve “üç vakte kadar” bu ihtimalle karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir.

Hem “Kürt koridoru” gelişmelerine odaklanan gözleri içeri çekmek, hem de yeni siyasi hamleleri, henüz “rüşeym halinde” iken boğmak için “seçimle alınamayan bir kenti, kayyım ile almak” yoluna başvurmak, başka türlü açıklanamaz.

İşte bu nedenledir ki, durum, Soylu’nun, “HDP’li seçmenin politik eğilimlerini yanlış bulmak” gibi genel geçer açıklamasının ötesinde bir durumdur.

Bununla birlikte unutmamak gerekir ki ülke yönetimine ilişkin kararlar, demokrasi kültürüne ve daha da önemlisi evrensel hukuk ilkelerine aykırı bir biçimde ve “siyaseten” alınırsa, seçmenin vereceği kararın da “siyaseten” olacaktır.

EİNSTEİN DER Kİ!

Hatırlatmak için yazıyorum; seçimden önce “bunları seçerseniz yerlerine kayyım atarız” denilmişti; yeniden seçildiklerine göre atılması gereken adım, “devletin gücü”nü seçmenin iradesini ortadan kaldırmak için değil, seçmen ile devleti demokratik bir mecrada buluşturmaktır.

Hegemonik güç ve söylemi” elinde bulunduranların seçmene kendi “tercihlerini” dayatması, her zaman geri tepmiştir; gene öyle olacaktır.

Yakın tarih tanıktır; İstanbul ve Ankara seçmeni, yıllarca “makarnacı, patatesçi” diyerek küçümsenmişti; ne zamanki küçümsenmekten vazgeçilip, onları anlama yoluna gidildi, işte o zaman 31 Mart ve 23 Haziran’da olduğu gibi sonuca varıldığı görüldü.

Diyarbakır seçmeni, 1989’da açık farkla SHP adayını; sonraki seçimde de Refah Partisi adayını başkan yapmıştı. Sonrasında HDP geleneğini tercih etmesi, artık görmek lazım ki “siyasi” bir tutumdur ve bu tutumun takınılmasında, izleri derinlere inen Bahçeli-Perinçek ekolünün yönteminin devlete hakim olması tartışmasız etkendir.

İktidarın aklının 7 Haziran’dan yaklaşık 5 ay sonra yapılan 1 Kasım’da yapılan seçimlerde takılı kaldığından kuşkum yok ama insanlık tarihi tanıktır ki hiçbir toplum “siyasete” uzun süreli boyun eğmemiş; eninde sonunda “siyasetin” boyunun ölçüsünü almıştır.

Bu nedenle ne kadar sık seçim yapılırsa yapılsın; koşullar değişmediği sürece farklı bir sonuç elde edileceğini düşünmek, çok büyük bir yanılgıdır.

Einstein, “Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir” der.