Bu başlıkla yazdığım son yazıda, “toplumun algısını yönetebilmeyi başarırlarsa süreci kendi lehlerine döndürebilecekler ve esas çabaları bunu sağlayarak, İstanbul’a el koymaktır” demiştim.

Kritik eşiği aştılar.

Aynı sandığa atılan dört oydan üçünü “normal” kabul edip, Büyükşehir için kullanılan oyları iptal etmek, ağır aksak da olsa işlemekte olan Türkiye demokrasisine “Fatiha” okutmak çabası olarak okunmalıdır.

Henüz “Fatiha” okunacak durumda değilse bile İstanbul’da seçimin yenilenmesi kararı, Türkiye demokrasisi açısından önemli bir “kırık çizgi”dir.

İktidar, yarattığı bu “kırık çizgi” üzerinden 23 Haziran’da da, tıpkı 1 Kasım 2015’e benzer bir sonuca ulaşmak istiyor.

AYNI SUDA İKİNCİ KEZ YIKANILIR MI?

Oysa “aynı suda iki kez yıkanılmaz”.

Dolayısıyla bu “kırık çizgi”, demokratikleşme tarihimiz açısından olsa olsa 1946 seçimlerine bulaştırılan şaibeye benzetilebilir.

Batı demokrasisi açısından sandığa yansıtılmış iradenin kabul edilmemesi, seçimlerin boykot edilmesini gerektirir; ancak bizdeki demokrasi kültürü, tarihinin hiçbir döneminde, “boykot olgunluğuna” erişmiş değildir.

İmamoğlu seçime girmese bile normal koşullarda kendisine oy verecek kitleler, boykot çağrısına rağmen sandığa gider ve oylarını iktidara karşı kullanırlar. Bu da, meşruiyeti tartışmalı hale getirilmek istenen seçimi meşru kılar. Dolayısıyla boykot kararı almak yerine seçimlere katılma kararını doğru bulduğumu belirtmek isterim.

Hep yazarım; “İstanbul, İstanbul’dan ötedir”. Kaybedilen ya da kazanılan herhangi bir belediye başkanlığı seçimi değil; Türkiye’nin yönünü tayin edecek bir seçimdir.

An itibariyle “iktidarın direnci” de bu nedenledir. Ancak bu direncin, değişip dönüşmekte olanı görmemenin direnci olduğunu de belirtmek gerekir.

TEMEL’E İNANAN AVCILARIN HALİ!

Fıkra bu ya, Temel ve arkadaşları, ava çıkmışlar.

Ormanın içinde dikkatlice yürürlerken, küçük bir çukuru fark etmişler.

Temel, “yere yatın, burası tavşan yuvası” demiş.

Hakikaten biraz sonra tavşan yuvasından çıkmış ve avcılar onu vurmuş.

Biraz daha ilerlediklerinde az öncekinden daha büyük bir ini fark etmişler.

Temel, arkadaşlarına, eliyle “yere yatın” işaretinde bulunmuş.

Biraz bekledikten sonra tilki yuvasından çıkmış, avcılar da onu kolayca vurmuşlar.

Ormanın içine doğru ilerleyince bu kez karşılarına daha büyükçe bir in çıkmış.

Temel, gene bilgisini konuşturmuş; “yere yatın, ayı inine rastladık” demiş.
Biraz sonra ayı ininden çıkmış ve avcılar onu da vurmuşlar.

O ana kadar her şey yolunda gidiyormuş ve acemi avcılar, Temel’in av bilgisini öve öve ilerliyorlarmış.

Birden bire karşılarına çok daha büyük bir delik çıkmış. Herkes merakla Temel’e bakmış.
Temel, “Vallahi ne inidir ben de bilmiyorum ama yere yatalım; çıkar çıkmaz da vuralım” önerisinde bulunmuş.

Yatıp beklemişler.

Ertesi gün, gazetelerin 3. Sayfasında küçük bir haber çıkmış.

“Ormanda avlanan dört kişi trenin altında ezilerek can verdi.”

İstanbul seçimleri üzerinden Türkiye’nin sürüklenmek istendiği nokta, benzetmek gibi olmasın, Temel’e inanan avcıların hali gibidir.

İKTİDARIN 1 KASIM HAYALİ TUTAR MI?

Dolayısıyla bu seçim yapılacak; asıl mesele, seçimin sonucunun nasıl şekilleneceğidir.
İktidar, yukarıda da belirttiğim gibi 7 Haziran’da elde edemediği sonucu, Türkiye’ye pahalıya mal olsa da, 1 Kasım’da elde etmişti.

31 Mart öncesinde, “eldeki verilere göre kararsız konumdaki seçmenlerin büyük bir bölümü, önceki seçimlerde AKP’ye oy vermişti. O kararsızların sandığa gitme oranı ne kadar düşük olursa AKP o oranda kaybeder” diye yazmıştım.

Nitekim öyle oldu!

Hem Ankara’da hem de İstanbul’da sonucu, pek çok etkenle birlikte kararsızların sandığa gitmemesi belirledi.

24 Haziran’da CHP+İYİPARTİ+HDP oylarının toplamı 4.445.883’dür.

Ekrem İmamoğlu, bu oyların 4.171.118’ini almıştır.

AKP+MHP oylarının toplamı ise 4.808.734’dür.

Binali Yıldırım, bu oyların 4.149.656’sını almıştır.

24 Haziran’da seçime katılım oranı yüzde 88.2 iken 31 Mart’ta ise seçime katılım oranı yüzde 83.9’dur.

24 Haziran’da sandığa gidip, 31 Mart’ta sandığa gitmekten vazgeçenlerin toplamı, 890.785’dir.

Bunun da oranı yaklaşık yüzde 5’dir.

Bu seçmenin bir kısmı, muhtarlık seçimleri nedeniyle memleketine gidenler, diğerleriyse sandığa gitmekten imtina eden seçmenlerdir.

Bunların 659.078’inin, 24 Haziran’da AKP+MHP blokuna oy verdiği dikkate alınırsa iktidarın üzerinde çalışacağı “seçmen kitlesinin profili” de ortaya çıkmış demektir.

KUTUPLAŞTIRMAKTAN KAÇINMAK!

Erdoğan’a rağmen, söz konusu seçmen kitlesinin, 31 Mart’taki kararına etki eden en büyük faktör, yaşanan ekonomik krizdi.

Ancak 23 Haziran İstanbul seçimi, seçmenin yalnızca ekonomik nedenlerle oy verme refleksi göstermeyeceği bir seçim olacaktır.

Erdoğan, 1 Kasım’da, uluslar arası güçlerin kendisine operasyon yaptığı algısını yaygınlaştırmıştı. O algı, seçmen tarafından kabul görmüş; Erdoğan da kaybettiği oyları geri almıştı.

Bu kez hem henüz böyle bir algının zemini yok hem de “seçilmiş başkan”ın koltuğunun elinden alınmış olması, seçmeni huzursuz etmiş durumdadır.

Dolayısıyla bu seçim, Erdoğan’ın, kendisine yönelik operasyonların tekrarlanmak istendiği algısıyla muhalefetin “demokrasiye darbe” vurgusu arasında geçecektir.

An itibariyle “demokrasiye darbe” söylemi seçmen arasında karşılık bulmuş görünmektedir; ancak bu söylem, “tencere-tava” üzerinden giderek kutuplaştırıcı bir hal almaktadır ve eğer bu hal artarak devam ederse AKP seçmeninde de benzer bir sonuca yol açabilir.

Kutuplaştırıcı söylem, her zaman AKP’nin işine yaramıştır; bu sefer de yarayabilir. Dolayısıyla kutuplaştırmaktan kaçınmak ve her seçmeni kendi başına karar verebilecek birey haline gelmesini sağlayacak bir seçim ortamını yaratmak, muhalefetin çıkarınadır.

Seçimin anahtarı, sükunettir.

Sakin ama kararlı bir söylem ile her şeyin güzel olması kuvvetle muhtemeldir.