Nazım Hikmet’in, “On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi/Umudunu Balaban” diye dizeleştirdiği ressam İbrahim Balaban, sonsuzluğa yelken açtı.

Çok zahmetler çekti, Balaban!

Ancak Nazım’ın da dizeleştirdiği gibi umudunu hiç yitirmedi.

Altı yıl önce verdiği son röportajında şöyle demişti:

“Halk ne isterse o olur. Bakın, bu halk uysal görünür, sessiz görünür, ‘Eline vur ekmeğini al’ gibi durur ama yanılmamak lazım. Bir gün öyle bir ayağa kalkar ki, karşısında dağ olsan duramazsın.”

31 Mart, henüz “o gün değil” ama önemli bir işaretti.

HALKIN “SARI KART”I!

Nüfusun yüzde 70’inin yaşadığı büyük kentler, iktidara “sarı kart” gösterdi.

İktidar, gördüğü “sarı kartı” analiz edeceğine, görmezden gelip İstanbul seçmeninin iradesini hiçe saydı.

23 Haziran, iradesi hiçe sayılan İstanbul seçmenine yönelik bir dayatmadır.

31 Mart’ta kazandığı seçim 6 Mayıs’ta YSK’nın “marifeti” ile elinden alınan Ekrem İmamoğlu, seçimin kaybedeni Binali Yıldırım ile işte bu “dayatma” nedeniyle yeniden yarışmak zorunda bırakılmış durumdadır.

Hiç kuşkusuz demokrasi tarihine kara bir leke olarak not düşülmesi gereken bu “dayatma”, 23 Haziran tarihi yaklaştıkça fiilen bir kenara bırakılmış olması, onun bir dayatma olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Artık hedefte 23 Haziran var ve erkes 23 Haziran’ı kimin kazanacağına kilitlenmiş bulunuyor.

Gönlümüzden geçeni bir yana bırakarak, soralım; kim kazanır?

NESNEL VE ÖZNEL KOŞULLAR VAR MI?

Politik bir sürecin başarıyla sonuçlanması için iki koşul aranır.

Bunlardan biri nesnel, diğeri özneldir.

Nesnel koşullar, ekonomik olanaklardan toplumsal gelişmelere kadar bizden bağımsız bir dizi koşulu ifade eder.

Öznel koşullar ise insanın bilinçli ve iradi eylemlerinden oluşur.

Nesnel koşullar ne kadar el verirse versin; toplum değişime hazır değilse olumlu bir sonuç elde edilemez.

Aynı şey, tersi durum için de geçerlidir; insan ne kadar bilinçli olursa olsun, nesnel koşullar yoksa toplumsal değişim söz konusu olamaz.

İstanbul seçimlerine bu çerçevede bakıldığında, görünen o ki muhalefet açısından her iki koşul da bulunmaktadır. İktidar açısından ise 23 Haziran, sonun başlangıcı olabilir.

Erdoğan’ın geri planda kalmayı tercih etmesi de, bu “son” ile ilişkilendiriliyor.

SONUN BAŞLANGICI!

23 Haziran, iktidar için “sonun başlangıcı” olabilir mi?

Gönlümüzden geçeni bir yana bırakıp, meseleye nesnel veriler ile baktığımızda, İki belirtinin dikkate değer olduğu görülmektedir.

Bunlardan birincisi Yıldırım’ın İmamoğlu ile ekranlara çıkmayı kabul etmesidir.

2002’den bu yana, her seçimde, iktidar partisine ve adaylarına yapılan bu teklifler hep geri çevrilmişti; ne oldu da Yıldırım, bu isteği kabul etti?

Bir diğer belirti ise Erdoğan’ın sahada görünmekten kaçınmasıdır.

Erdoğan’ın sahada görünmekten kaçınmasıyla Bahçeli’nin “mitil”ini İstanbul’a atmaktan vazgeçmesi birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu “son”u gördükleri ve geciktirmek için arayışa girdikleri söylenebilir mi?

KAYBEDEN KİM OLACAK; ERDOĞAN MI, YILDIRIM MI?

Kulislere sızan bilgilere göre “kaybederse Yıldırım kaybedecek” görüşüyse hiç gerçekçi değil.

Bugüne kadar seçmen, her seçimi, Erdoğan’ın “bekası” olarak değerlendirmişti; Erdoğan da, 31 Mart’ta bunu ısrarla dile getirmişti. Dolayısıyla iktidar partisinde kaybedilen yerleri adaylar değil, Erdoğan kaybetmişti.

23 Haziran için hem “beka” söyleminden vazgeçilmiş hem de Erdoğan, “sütre gerisinde” duruyorsa bunu “havlu atmak” olarak değerlendirmek fazla iyimser bir değerlendirme olur.

Tam tersine Erdoğan’ın şahsında kristalize olan “bıkkınlık” duygusunun üstü örtülmek istenmektedir. AKP milletvekili İsmet Uçma’nın, “duygularımız yıprandı herhalde, meselelerimiz farklılaştı” sözleri, boşuna sarf edilmiş değildir.

Buna bir de bir yandan İmamoğlu’nun sürekli olarak “kriminalize” edilmek istenmesiyle Yıldırım’ın “Erzincanvari” esprili dilindeki “normallik” eklendiğinde başlıktaki, “İmamoğlu nasıl kazanır?” sorusu da cevabını bulmuş olacaktır.

İMAMOĞLU KENDİSİ OLURSA!

İmamoğlu, 23 Haziran’a giden yolda, yanında sıklıkla bulunan Genel Başkan Yardımcılarının anlamsız tavırları nedeniyle zaman zaman sendelediği ve bu sendelemenin kendisine yönelip yönelmemekte kararsız olan seçmenin tutumunu olumsuz olarak etkilediği görülüyor.

Oysa 31 Mart’a kadar kendisi gibi olmuştu; Ona kazandıran da bu samimiyeti ve geliştirdiği sevgi diliydi.

Şimdi de polemikten uzak ama “hazır cevap” kişiliğini konuşturarak, son günlere, İstanbullu için yeniden “benim başkanım işte bu” dedirtecek bir pozisyona girebilir; girmelidir.

Yani kendisi olmalıdır!

Zira İstanbul’da, “nesnel ve öznel koşullar” İmamoğlu’nun kazanması için hazırdır.