İptal ettirilen İstanbul seçimleri, demokrasi tarihimiz açısından en önemli kırılma noktasıdır.

Başta YSK olmak üzere devlet kurumlarının belirlemiş olduğu kurulların yönetiminde ve kurallar çerçevesinde yapılan seçimleri kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının iptal ettirilmesi, hiçbir gerekçeyle kabul edilemez, tarihe düşülmüş kara bir lekedir.

Bu “leke”yi, değil 200 sayfa, 200 bin sayfa da olsa hiçbir gerekçe temizleyemez.

Varsayalım ki  seçimde, “kamu görevlisi olmayan sandık kurulu başkan ve üyeleri görevlendirilmiş“.

Bunun sorumlusu, o görevlendirmeyi yapan yetkili kurullardır ve önceden belirlenen takvime göre kesinleşmiş bir “kurul” ile seçime girilmiş olması, taraflarca kuralların kabul edildiği anlamına gelir.

Üstelik aynı “kurul”, aynı sandığa atılan dört oydan üçünü kabul edilirken birinin kabul edilmemiş olması, akla ziyan bir durumdur.

Dolayısıyla seçim öncesinde başlayıp mazbatanın iptal ettirilmesiyle doruk noktasına çıkan ve halen 23 Haziran’a doğru yol aldığımız bu süreçte “vicdanların başkanı” Ekrem İmamoğlu’dur.

Herhangi bir müdahale olmaz ise vicdanların onay verdiği İmamoğlu, yeniden İstanbul’a başkan olacaktır.

23 HAZİRAN’A GİDEN YOL, ZORLU VE MEŞAKKATLİ OLACAKTIR!

Ancak vicdanlardaki İmamoğlu’nun, bir kez daha “sandıktan çıkma” sürecinin alabildiğine zorlu ve meşakkatli olacağını baştan belirtelim.

Önce rakamlara bakalım.

31 Mart’ta Binali Yıldırım, 4.156.496 oy alırken, Ekrem İmamoğlu, 4.170.488 oy alarak seçimi kazanmıştı.

31 Mart’tan 9 ay önce yapılan 24 Haziran Genel seçimlerinde AKP ve MHP’ye verilen toplam oylar ile karşılaştırıldığında, Yıldırım’a verilen oyların, 652.238 oy eksildiği görülmektedir.

Buna mukabil CHP ve İyi Partiye verilen toplam oylar ile karşılaştırıldığında, İmamoğlu’na verilen oyların ise 920.207 arttığı anlaşılmaktadır.

Bu artışın, 24 Haziran’da, 1.195.602 oy alan HDP’den geldiği tahmin edilmektedir.

Bu durumda çoğunluğu HDP seçmeni olduğu tahmin edilen ve sandığa gitmeyen seçmen sayısı ise 275.395’dir.

Bir de 24 Haziran’a göre İstanbul’daki seçmen sayısında 271.549 azalma olmuştur. Bunların muhtarlık seçimleri için kayıtlarını memleketlerine aldırdıkları söylenebilir.

KARARSIZLARI SANDIĞA GÖTÜRMEK, RAKİP SEÇMENİ KARARSIZLAŞTIRMAK!

Demek ki 23 Haziran seçiminin iki temel stratejik boyutu olacaktır.

Bunlardan birincisi, sandığa gitmeyen seçmenin ikna edilerek sandığa götürülmesi; ikincisiyse daha önce tercihini diğer adaya yapmış bulunan seçmeni en azından tarafsızlaştırarak sandığa gitmekten vazgeçirilmesidir.

31 Mart’ta sandığa gitmeyen seçmenlerin sayısı 1.704.325 olarak belirlenmiştir. Bu seçmenin 652.238’i 24 Haziran’da AKP+MHP bloguna; 275.395’inin ise büyük oranda HDP’ye oy verdiği anlaşılmaktadır.

24 Haziran’da geçersiz oyların 149.091 ve toplam oylara oranının ise yüzde 1.56 olduğu göz önüne alınırsa 31 Mart’taki yüzde 3.6’ya tekabül eden geçersiz 319.540 oyun yüksek olduğu açıktır.

Geçersiz oyların bir kısmının sandığa gidip belediye meclisinde veya İlçe belediye başkanlığında oy kullanıp, Büyükşehirde protesto edenlerin olduğu varsayılsa bile geri kalan seçmenin, esas olarak, eğitim düzeyi düşük seçmenlerden oluştuğunu ve eğitim düzeyi düşük seçmenin de AKP’yi tercih ettiği gerçeğini de göz önünde tutmak gerekir.

Gene de her seçimde ortalama sandığa gitmeyen seçmen sayısının yüzde 10 civarında olduğu gerçeği kabul edilirse 31 Mart’a oranla bu seçimde sandığa götürülebilecek potansiyel seçmen sayısı 650 bin civarında olacağını öngörerek, bir kampanya yürütülmesi gerekmektedir.

Öte yandan 31 Mart seçimleri, ekonominin iflas noktasına geldiği; piyasanın çok kötü olduğu bir dönemeçte yapılmıştı. Hatırlanacağı üzere iktidar, 7 ile 10 TL arasında gidip gelen soğan ve patates fiyatlarını dizginlemek için “Tanzim Satış” yoluna başvurmuştu.

23 Haziran seçimleri ise mevsim koşulları nedeniyle en azından soğan, patates fiyatlarında göreli bir rahatlama ortamında yapılacaktır.

BÜTÜNLÜKLÜ BİR İLETİŞİM STRATEJİSİ!

Bu durumun, iktidar partisi açısından 31 Mart’a oranla bir avantaj sağlayacağı açıktır.

Elimizdeki “seçmen haritası” bunu göstermektedir.

Bu haritadan bakıldığında İmamoğlu’nun işinin hayli zor olduğu görülmektedir.

Zoru kolay yapmak, iletişim yöntemlerini bütünlüklü olarak kullanmakla mümkün olacaktır.

Başta sosyal medya olmak üzere kitle iletişim araçlarından azami ölçüde yararlanacak mekanizmalar kurulmalı; bunun için bulundukları illerde başarılı kampanyalara katkıda bulunmuş isimlerin gönüllü katkısı sağlanmalıdır.

Bununla birlikte seçim sahada kazanılır ve bu kazanma sürecini kolaylaştıran ise “sıcak iletişim” olarak adlandırdığımız “yüz yüze iletişim” yöntemlerini artırmak gerekir.

Hangi iletişim yöntemini kullanırsa kullansın; İmamoğlu’nun işini kolaylaştıracak asıl hamle ise “hak ettiği başkanlığın elinden alınması” ve “17 günlük başkanlığı boyunca gerçekleştirdiği olumlu icraatlar” üzerine kurulmuş bir stratejinin yürütülmesidir.

İmamoğlu başarabilir; bu başarı, Türkiye demokrasisine yaşatılmak istenen iktidarın, “sandıktan çıkanı kabul etmeme” aymazlığını, bir daha geri gelmemecesine tarihe gömebilir.

İşte bu nedenledir ki İstanbul seçimleri, İstanbul belediye başkanının kim olacağından çok daha önemlidir.