Cumhuriyet’in kuruluşunun 96. yılını idrak ettik.

Artık hedef, Cumhuriyet’in 100. yılını, yüzyıllık geçmişten dersler çıkartıp; çıkartılan dersleri sonsuz geleceğe uygun bir içeriğe büründürmektir.

Ekonominin kırılganlığı, başta Suriye meselesi olmak üzere uluslararası ilişkilerin çetrefilliği gibi nedenlerden dolayı öne alınma ihtimali olsa da Cumhuriyet’in 100. Yılı, aynı zamanda, Cumhurbaşkanlığı seçiminin de yapılacağı tarih olarak görünüyor.

Cumhuriyet’in yüzüncü yılında, sonraki süreci belirleyecek nitelikte bir genel seçim olması ironik bir durumdur.

Yüz yıl önce tepeden tırnağa teslim olmuş Osmanlı Devletinin küllerinden kurulan ve esas itibariyle iktidarı “gökyüzünden yeryüzüne indiren” Cumhuriyet, yüzyıl sonra bir rövanşa sahnelik edecektir.

Yani 2023 genel seçimleri, etkisi en fazla beş yıl sürecek genel geçer bir seçim olmanın ötesinde bir anlama sahiptir.

Yüz yıl önce iktidarı “gökyüzünden yeryüzüne indiren” Cumhuriyet, “halk” anlamına gelen Arapça “cumhur” sözcüğünden gelmektedir ve en genel anlamıyla “halk yönetimi” demektir.

GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLERSE!..

Önce şunu hatırlatalım; bu topraklar, yüzyıl önce “gökyüzü”nü temsilen Padişah denilen ve babadan oğula geçen bir hanedanlık tarafından çıkmaza sürüklenmiş; sürükledikleri çıkmazdan çıkış çaresi olarak da emperyalizme teslim olmayı görmüşlerdi.

İngiliz emperyalizminin savaş gemileriyle Boğaz’a demirlemesi de bu çare olarak görülen çaresizliğin resmi olarak tarihe geçmişti.

O günlerde söylenmişti; tarihe “mıh gibi” çakılan, “geldikleri gibi giderler” sözü!

Bu söz, emperyalistler tarafından çizilen “kader”e karşı gelmenin ve iktidarın, “gökyüzünden yeryüzü”ne indirileceğinin ilk işaretidir.

Lenin, bu süreci, “Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve baş kaldırdılar” biçiminde ifade etmişti.

Üzerinde durmamız gereken düğüm, “başkaldırı” kavramında gizlidir.

1910’da başlayıp 1919’a kadar umutsuz bir biçimde devam eden ve ara sıra askeri kahramanlıklar elde edilse de her seferinde emperyalizm karşısında yenilgiyle sonuçlanan bıktırıcı bir sürecin sonunda mucizevi bir biçimde tarih sahnesine çıkan “başkaldırı” kimin eseridir?

“DEMİR SANDIKTA SAKLANSAN BİLE!..”

On yıldır her savaşta yenilen ve yenildikçe yaşadığı toprak kaybını önlemek için kurtuluş çaresini İngiliz emperyalizmine sığınan bir devletin “tebaası”nın birden bire “direniş çizgisi”ne gelmesi nasıl mümkün olabilmişti?

Nazım Hikmet’in, Kuvayi Milliye Destanında, “Onlar ki uyup hainin iğvâsına/ sancaklarını elden yere düşürürler/ ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine” diye tanımladığı bu halk, nasıl olmuş da “destan” yazılmasına ilham kaynağı olabilmişti?

Hiç kuşkusuz, dikkatli bir okur, bu soruların cevaplarını da Kuvayi Milliye Destanında, örneğin Karayılan babında bulabilir.

Şöyle dizeleştirmiş Nazım o anı:

“Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
‘İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.’”

Gene Nazım’ın, Kuvayi Milliye’den İzmirli Ali Onbaşıya söylettiği gibi “tavşan korktuğu için kaçmaz/kaçtığı için korkar.

Özetle korkunun ecele faydası yoktur ve bütün mesele, bunu halka anlatabilmektedir.

CESARET DE BULAŞICIDIR!

Hiç kuşkum yok; “tarih kitlelerin eseridir”; ancak kitleleri sarıp sarmalayan korkunun bulaşıcılığını cesaretin bulaşıcılığına dönüştüren ise kahramanlardır.

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde baş rolü oynayan bir kahraman vardır; Lenin, şöyle tanımlamış O kahramanı:

“Mustafa Kemal Paşa … iyi bir teşkilatçı… Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalını idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı… O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar.”

Amacım, tarihteki yerini çoktan almış ve liderliği dost-düşman herkes tarafından kabul edilmiş Mustafa Kemal’i methetmek değil; tam tersine içine düşülen çıkmazdan nasıl kurtulacağına ilişkin tarihin derinliklerindeki izleri bulup, işaret etmektir.

Tarihler değişir; çağ atlanır ama bazı anlar, bazı refleksler hiç değişmez. Düşünün; emperyalizme teslim olmuş Osmanlı Padişahının ordusundan kaçıp “kuş uçmaz kervan geçmez” dağ kovuklarına saklanan köylüler, Mustafa Kemal ile birlikte yeniden tarih sahnesine çıkmak için can atmışlardı.

İsteyen bunu bir mucize olarak adlandırabilir ama bence bu bir mucize değil, o halkı sürecin sahibi haline getirme becerisidir.

Bugün de ihtiyacımız olan budur!

Yüzyıl sonra bile yüz önceki gibi halkı sürece katacak, halka önderlik edecek ama onlara tepeden bakmayacak bir yöntem, Cumhuriyet’in yeniden halkın Cumhuriyeti olmasının önünü açacaktır.