İz bırakan belediyecilik anlayışı ve bu anlayışla simgeleşen belediye başkanlarıyla 1973-80 arası dönem, halkçı-toplumcu belediyecilik açısından bir milattır.

1973 genel seçimlerinde yüzde 33.1 oy oranını yakalayan CHP’nin, bu oranı, 1977’de yüzde 41.4’e çıkarmasında halkçı-toplumcu belediyecilik uygulamalarının etkisi tartışılamaz.

Ne yazık ki araya 12 Eylül darbesi ve darbe sonrasında oluşturulan talancı liberal söylemin hegemonyası nedeniyle belediyeler, halkın gündelik çıkarlarını korumak ve geliştirmek gibi önemli bir misyondan uzaklaştırılarak, amacı “kar etmek” olan işletmelere dönüştürüldü.

Hiç kuşkusuz, bu ‘dönüştürülme sürecinde’, halkçı-toplumcu belediyecilik anlayışına burun kıvıran ‘içeri’nin etkisi küçümsenemez.

AĞACIN KURDU!

Malum, “her ağacın kurdu kendinden olur.”

Halkçı-toplumcu belediyecilik uygulamalarına katkılarıyla tanınan Prof. Dr. İlhan Tekeli, “Cumhuriyet’in Belediyecilik Öyküsü” adlı kitabının sunuşunda ve kitap boyunca ilgilisine ışık tutacak önemli anekdotlara yer veriyor.

11 Aralık 1977’de yapılacak yerel seçimler öncesinde oluşturulacak program için davet edildiği toplantıda Ecevit ile yaşadığı diyalog da onlardan biridir.

Tekeli, toplantıda, 1973-77 arasında geliştirilen ‘yeni belediyecilik anlayışı’ndan ve zor şartlara rağmen sosyal demokrat belediyelerin sahip çıkılması gereken başarılarından söz etmiş.

O ‘anlayış’ üzerinden tartışılarak oluşturulan programdan memnun olan Ecevit, Tekeli’ye, ‘iyi oldu değil mi?’ diye sormuş.

Tekeli ise ‘programın iyi olduğu, ama CHP’nin örgütsel tabanıyla uyum içinde olmayabileceğini’ söylemiş.

Neden’ diye soran Ecevit’e, Tekeli’nin cevabı tarihi öneme sahiptir:

Bu programın gelişmesini uygulamalarıyla sağlayan Ahmet İsvan, Vedat Dalokay ve Erol Köse’nin ön seçimleri geçemedi.”

Aldığı cevap üzerine Ali Topuz’a dönüp serzenişte bulunan Ecevit, bir sonraki ön seçimlerin bütün üyelerin katılımıyla yapılması talimatını vermiş.

Sonrası malum!

MİRASYEDİCİLERİN 89 YENİLGİSİ!

12 Eylül darbesinin önce fiziki şiddetle bütün topluma diz çöktürdüğü; paralelindeyse toplumsal hafızayı çökerterek, zihinleri fethettiği bir dönemin ardından belediyeler birer holdinge dönüştürülmek istendi.

Halk, 1989’da, bu gelişmelere karşı çıkıp, belediyeleri, 1973-80 arası uygulanan “halkçı-toplumcu belediyecilik” anlayışının “mirascıları”na teslim etti.

Sonradan fark edildi ki ideolojik hegemonyanın sirayet ettiği derinlik, tahmin edildiğinden daha genişti.

Zihinsel kuşatılmışlığın etkisi altına girmiş ‘mirasyediciler’in yol açtığı 89 yenilgisi, etkisini 31 Mart’a kadar sürdürmüş; bu süreç içinde, başta Eskişehir olmak üzere kimi “cazibe merkezi belediyeler” olmuşsa da, belediyeler, esas olarak, rant kapısına dönüştürülmüşlerdir.

AKP ile doruğa çıkan rantçı belediyeciliğin mottosu da, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” olmuştur.

Başta İstanbul ve Ankara’nın CHP’li başkanlar tarafından yönetilmeye başlamasıyla birlikte görülmektedir ki “ranta el konulması” tanımı bile hafif kalmaktadır.

31 Mart ve ardından İstanbul için yapılan 23 Haziran seçimlerinin, halk açısından “bıçağın kemiğe dayandığı” ve “bu kadar da çalınmaz” denilen bir dönüm noktasına gelmesi, hırsızlığın devasa boyutlara ulaşmış olmasındandır.

Mesele, bu dönüm noktasının nasıl değerlendirileceğinde düğümlenmektedir.

ÇÖZÜLMEYECEK SORUN YOKTUR!

CHP, muhtemel sorunları aşabilmek için bir “Yerel Yönetim Çalıştayı” düzenledi.

Çalıştayda “maddi ve insan kaynağı” sorunlarına dikkat çekildi.

Maddi imkansızlıklar olduğu doğrudur; ancak kararlı bir iradenin, maddi imkansızlıkları aşacağından hiç kuşkum yoktur.

Nasıl mı?

Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’nin, Sivas’tan Ankara’ya gidecekleri vakit, birkaç lira haricinde paralarının olmadığını; Mazhar Müfit Kansu’nun, Osmanlı Bankası’na gidip bir borç senedi imzalayıp, 2 bin lira alarak, yol parasını çözdüğünü biliyoruz.

Geriye, “insan kaynakları” kalmaktadır.

Kanaatimce CHP’li belediyelerin insan kaynağı sorunu yoktur.

17 yıldır merkezi hükümetin; 25 yıldır (hiç kuşkusuz CHP’li olanlar da dahil) belediyelerin bir kenara ittiği çok sayıda “potansiyel kadro” var.

Asıl mesele, AKP Belediyeciliğinin çürümüşlüğünün simgesi olan “eş, dost, akraba belediyeciliği”ne karşı halkın sorunlarıyla “hemhal” olmuş ancak “siyaseten kimsesiz” bu kadrolara karşı “nesnel” olabilme noktasında düğümlenmektedir.

GÖNÜLLÜ DANIŞMA KURULLARI OLUŞTURULSUN!

Önemli bir nokta daha var.

Bugün, çeşitli nedenlerle üniversitelerden uzaklaştırılmış çok sayıda “yetişmiş insan kaynağı” bulunmaktadır.

CHP’li belediyeler, gönüllülük temelinde de olsa bu kadrolara kapılarını açarak, hem belediyecilik ufuklarının genişlemesine kapı aralamış olurlar hem de AKP’nin kendisi gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımayan otoriter tutumu karşısında ciddi bir “sütre duvarı” görmüş olurlar.

Tarihle başladık; tarihle bitirelim.

Bilindiği gibi, üniversitelerden uzaklaştırma, yalnızca bugünün sorunu değildi. Benzer bir uygulama 1975 yılında da olmuştu. O zaman, Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay, ODTÜ’den uzaklaştırılanların önemli bir kısmını Belediye Başkanlığı Danışma Kurulu içinde toplamıştı.

Bugün her fırsatta dönüp baktığımız “halkçı – toplumcu belediyecilik” düşüncesinin temelini, işte bu kurul atmıştı.

Boşuna dememişler; “iş bilenin, kılıç kuşananın”!