Ali İsmail Korkmaz’a:

2 Haziran 2013 gecesi, esnaf kılığındaki çetelerin saldırısına uğradıktan sonra verdiği yaşam mücadelesini 10 Temmuz 2013 Günü sonlandırarak sonsuzluğa göçtün.

Özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye kurmak için yürüttüğümüz mücadelede, KORKMAZ bir genç olarak hep aramızda olacaksın.

Anına saygıyla!

Adamın biri yetmişinden sonra sağlığını korumak için yaşam tarzını değiştirmiş.

İlk önce sıkı bir diyet yapmış; koşmuş, yüzmüş, güneşlenmiş. Öyle ki daha üç ay geçmeden on kilo vermiş, göbeği erimiş, göğüs kafesi genişlemiş, rengi de bronzlaşmış.

Kendini eski haline göre genç hissedince berbere giderek,  saç modelini de değiştirmiş.

Artık yepyeni biriymiş.

Şanssızlık bu ya, karşıdan karşıya geçerken bir otomobil çarpmış.

Son nefesini verirken, sitem dolu bir sesle; “bunu bana niye yaptın Allah’ım?” diye sormuş.

Gaipten bir ses duymuş:

Kusura bakma ama tanıyamadım seni.”

İKTİDARIN HALİ PÜR MELALİ!

Kazanılmış seçimi iptal ettirip, 23 Haziran’da yeniden seçim yapılmasına zorlayan iktidarın durumu, tam da bu fıkradaki adama benziyor.

Demokrasinin her türlü nimetlerinden yararlanıp iktidara gelip, demokrasiye “çalım atmak” istemenin sonu budur.

Attıkları “bumerang” kendilerini vurdu.

Bu saatten sonra aldıkları “yara”yı ölümcül bir hastalığa dönüştürecek olan “Brutuslar”ın kendi içlerinden çıkmasını beklemekten başka yapacakları bir şey yok.

Bu açıdan 23 Haziran seçimleri, siyaset tarihinde iz bırakacak bir seçim olarak tarihe geçecek niteliktedir.

Haksızlığı, hukuksuzluğu ölçüt olarak aldığımızda 31 Mart İstanbul seçimleri, yalnızca 1946 seçimleri ile karşılaştırılabilir.

46’DAN DAHA BETER!

1946 seçimlerinde “şaibe”; 31 Mart’ta ise alenen “hak gaspı” vardı.

Sonuç olarak, 23 Haziran’da seçimin tekrar edilmiş olması, bir yanıyla kara bir leke, diğer yanıyla iradesini lekelemek isteyenlere seçmenin verdiği büyük bir ders olarak Türkiye demokrasi tarihine geçmiş bulunmaktadır.

Böylece “bir musibet, bin nasihattan evladır” sözü bir kez daha gerçekleşmiş oldu ve AKP için “sonun başlangıcı” olarak da tarihe geçecek bir seçimi geride bıraktık.

Şimdi sıra nelerin yapılması gerektiğine geldi.

Nelerin yapılması gerektiğine ilişkin derli toplu ilk ipucunu, 31 Mart ve devamında yapılan 23 Haziran seçimlerindeki başarının mimarı olarak adlandırılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu verdi.

KILIÇDAROĞLU’NUN İLKELERİ!

Kılıçdaroğlu, belediye başkanlarına seslenirken ilkelerini şöyle sıraladı:

“1. Bütün kimlikleri kucaklamak,

  1. Hizmeti, zümre kişi akraba yandaş için değil halk için yapmak,
  2. Fakir mahallelere pozitif ayrımcılık yapmak; dezavantajlı guruplara öncelik vermek,
  3. Yoksullara yardım yaparken asla teşhir etmemek,
  4. Harcanan her kuruşun hesabını millete vermek,
  5. Belediyeyi adaletle yönetmek,
  6. Belediye yönetim kurullarında liyakata uymak.”

Ben, Kılıçdaroğlu’nun özetlediği bu yedi maddeyi, “yeni bir belediyecilik siyaseti” diye okuyorum.

Kılıçdaroğlu’nun, daha önce, “Belediyede bir kişinin siyaset yapma hakkı vardır, o da belediye başkanı. Getireceğiniz insanlar, onlar da partizanlık yapıp, onlar da politika yaparsa, onların vereceği her zarar sizin hanenize yazılır” dediğini hatırlatıp, yukarıdaki görüşlerle çeliştiği söylenebilir.

ÇELİŞKİLİ Mİ?

Hayır!

Kişisel kanaatim odur ki Kılıçdaroğlu’ndan aktardığım yedi madde ile “siyaset yapma hakkı yalnızca belediye başkanınındır” sözleri ilk bakışta birbiriyle çelişir gözükse de birbirini tamamlamaktadır.

Aktardığım ikinci cümlede, Kılıçdaroğlu, dar anlamıyla siyasetten, saydığı yedi maddede ise bir bütün olarak belediyecilik siyasetinden bahsediyor ve bence doğru bir noktaya işaret ediyor.

Sorun şu ki bazı belediye başkanları, özellikle “siyaseti yalnızca belediye başkanı yapar” cümlesini öne çıkartarak, belediyeleri, “teknokratlar” ile yönetmek istiyorlar.

Bunun ne anlama geldiğini bugün her evde konuşulacak kadar popülerlik kazanan Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı dönemini örnek vererek açıklamak isterim.

Başka illeri bırakın; İstanbul’da 2014 seçimlerinden sonra CHP’li başkanların yönettiği 14 ilçe belediyesi vardı; bunlardan bazıları ikinci kez aday gösterilmedi; bazıları son anda potaya girdi ama herkesin üzerinde mutabık kaldığı tek kişi İmamoğlu oldu.

İMAMOĞLU’NU İMAMOĞLU YAPAN SİYASETTİR!

Neden?

Çünkü İmamoğlu, belediyecilik yaparken “siyaset” yaptı.

Kılıçdaroğlu’nun yedi madde halinde saydığı ilkeleri uyguladı.

Yaptığı belediyecilik ile bütün kimlikleri kucakladı, hizmeti halk için yaptı. Önceliği, yoksul mahallelere tanıdı; dezavantajlı gruplara yönelik pozitif ayrımcılık yaptı. Sosyal yardımları teşhir etmedi. Bütün bunları yaparken harcadığı her kuruşun hesabını kamuya verdi ve daha da önemlisi belediyeyi adaletle yönetti.

Peki kiminle yönetti?

Mutlaka başarılı “teknokratlar” da yanındadırlar ama siyasetin aynı zamanda bir algı yönetimi olduğunu bilen iki kişiyi yanından hiç ayırmadı.

İMAMOĞLU’NUN SİYASETTEKİ BAŞARISININ ANAHTARI İLETİŞİMDEDİR!

Bunlardan birisi Basın Danışmanı Murat Ongun, diğeriyse İletişim Ajansı olarak profesyonel destek aldığı Necati Özkan’dı.

Kılıçdaroğlu’nun belirlediği ilkeler doğrultusunda belediyeyi başarıyla yönetecek kadrolar arasında elbette İç İşleri Bakanlığı müfettişleri, hazine kontrolörleri, vergi uzmanları ve hatta holding ceoları olabilir; olmalıdır.

Bununla birlikte yukarıda sayılan kadroların görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri için dört başı mamur bir belediyecilik siyasetine ve bu siyasetin uygulanmasını sağlayacak olan güçlü bir senaryoya ihtiyaç olduğu açıktır.

O siyaset senaryosunu yazmak ve uygulamak, siyaset iletişiminin alanına girer.

Siyaset iletişimi olmadan, belediye başkanlığı yapar, döneminizi “kazasız belasız” atlatabilirsiniz ama geleceği kazanamazsınız.

Geleceği kazanmak belediyecilik siyaseti ile belediyecilik siyaseti ise iletişim stratejisiyle mümkündür.