Bugün 12 Eylül.

Bu güzelim memlekette daha adil bir ekonomik bölüşüm olması; insanca, hakça, kardeşçe ve daha demokratik bir düzen kurulması için yürütülen mücadeleyi kan, gözyaşı, işkence ve idamla bastıran o “meşum gün”ün; darbenin 39. Yıldönümü.

İnsanca hakça bir düzen” talebi, zorla, baskıyla bastırıldı; bu “baskı ve yok etme” politikası, pek çok genç fidanın canına, nicelerinin sakat kalmasına ve o sırada “akil baliğ” olan neredeyse herkesin hayatının en güzel yıllarına el koydu.

Darbeciler, yukarıdaki talepleri dile getirenleri “fiziken” yendiler; yetinmediler, fiziki galibiyetlerini haklı çıkartacak planlı programlı bir algı yönetimini de uygulayıp, sokağın üzerinde sarsılmaz görünen bir “ideolojik hegemonya” da oluşturdular.

Ama işte gerçeğin alt edilmesi zor bir huyu var; operasyonel algı yönetiminin darbecilere sağladığı “anlık başarı”yı alt edebiliyor.

Çünkü “gerçek devrimcidir.”

KOMŞUMUZ AÇKEN…

Tam bunları yazarken, ekranlara, Ankara-Güvenpark’ta, birinin, “ekonomik” nedenlerle kendisini yakmak istediği haberi düştü.

Nedeni ne olursa olsun; bir yurttaş, “ekonomik” nedenlerden dolayı canına kıymak istiyorsa elbette şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekenler “Hükümet katı”nda oturmaktadır.

Hükümet katı”nın, bayramlarda, seyranlarda, göstermelik yer sofralarında, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisini tekrarladığını ama buna inandığını gösterecek hiçbir önlem almadığını da bir kez daha görmüş olduk.

Ama diğer yandan halkın sefalet sınırına gelmiş olmasını kendisine dert edinen; bu riski ortadan kaldıracak bir belediyeciliğe de ihtiyacımız olduğu açıktır. Çünkü belediyecilik, her şeyden önce “kimsesizlerin kimsesi” olabilmektir.

Mesele, “kimsesizlerin kimsesi olabilecek bir belediyecilik nasıl yapılır?” sorusuna cevap aramak ve bulunan bu cevap doğrultusunda toplumsal bilinçlerde dönüşüm sağlanmasına katkıda bulunmaktır.

Yerel seçimleri, yerel olmanın ötesinde bir anlama kavuşturan da; bugün herkesin gözünü belediyelerin atacağı adıma dikmiş olması da yeni bir belediyecilik modeline duyulan ihtiyaçtır.

AKP ve iktidara “iliştirilmiş” küçük ortağı, ne “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisinin anlamını bilecek durumdadır ne de “cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” sözünün anlamını idrak edecek durumda!

Onların odaklandıkları tek şey vardı; kurmak istedikleri sistemi tahkim etmekti.

Hatta Bahçeli, “Ankara ve İstanbul kaybedilirse rejim sorgulanır” diyerek de kaygısını dile getirmişti.

Saflar o kadar belirgindi ki Cumhur İttifakı kazanırsa Başkanlık rejimi teyit edilmiş olacak; Millet İttifakı kazanırsa demokratik parlamenter rejim için umut ışığı olacaktı.

Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere Bursa hariç önemli büyükşehirleri Millet İttifakı kazandı.

KİMSESİZİN KİMSESİ OLABİLMEK!

Kazandı da ne oldu?” diye soranlar olabilir.

Çok iyi oldu!

Ankara’da, İstanbul’da nasıl dümenler döndürüldüğünü; kent halkının gündelik hayatını kolaylaştırmayı bir kenara bırakıp sadece ranta odaklandıklarını ve bu rantları hangi vakıflara, derneklere aktarıldığını öğrenmiş olduk.

Nasıl har vurulup harman savrulduğunu da!

25 yıl boyunca yapılanları duydukça ne kadar öfkelensek haklıyız; ancak önümüzdeki beş yıl boyunca geride bıraktığımız 25 yıl boyunca yapılan rantçı belediyeciliğe öfkelenerek geçirilemez.

Hiç kuşkusuz, bunu söylerken, rantçı belediyeciliğin ipliğini pazara çıkarmaktan ve bunu her fırsatta kamuoyuyla paylaşmaktan bir an dahi vazgeçmeden; geleceğe projeksiyon tutan “halkçı belediyecilik” modelinin uygulanması gerektiğine dikkat çekiyorum.

Artık, sahici, akılcı, katılımcı, şeffaf ve hepsinden önemlisi halkın gündelik hayatına dokunan bir belediyecilik modelini hayata geçirme zamanıdır.

İşte bu nedenle bundan sonrasını belediye başkanlarının performansı belirleyecektir.

Muhataplarına karşı açık olan; halk istesin, istemesin, hesap verebilir bir sistem kuran; çalışanlarını yönetme sürecine katan; her fırsatta ürettiği hizmetten yararlananları, o hizmetin üretimine doğrudan ve dolaylı katılanları dikkate alan her başkan geleceği kazanabilir.

Hep yazmıştım ama ilk kez bu seçim sürecinde bizzat gördük ki halkın AKP’nin halesine kapılmasının temel nedeni dindarlığı değil; kendi çıkarlarıyla AKP’nin vaatleri arasında somut illiyet bağı kurmuş olmasıdır.

AKP, ilk kez, muhtemelen “iliştirilmiş küçük ortağın” da baskısıyla bu seçimi yalnızca ve sadece “güvenlikçi” politikalar üzerinden yürüttü.

CHP ise 2014’de “el yordamı” ile başlattığı “halk ile tanışma” sürecini 31 Mart’ta yeni bir aşamaya taşıma becerisini gösterdi.

Başta Ankara ve İstanbul’un başkanları olmak üzere pek çok belediye başkanı, halk ile AKP arasındaki o “illiyet bağı”nı koparma başarısını gösterdi.

Halkın manevi dünyasını da rencide etmeyen gündelik refleksleriyle somut, halka dokunan, halkın ihtiyaçlarını gidermeye matuf projelerle halkın karşısını çıkıldı ve halk tercihini CHP’li başkanlardan yana yaptı.

GERÇEK HAYAT, PROVAYA İZİN VERMEZ!

Elbette alınacak çok yol var ama o yolda nasıl yürünmesi gerektiğine ilişkin çerçeveyi biraz da halk belirlemiş oldu.

31 Mart’ta gördük ki seçmen, hakikaten “dindar”; bu doğru ama asıl doğru, kendilerine dokunan eli, kendileriyle aynı minval üzere konuşan dili her şeyin üstünde tuttuklarıdır.

Demek ki halka dokunmayı eksen alan bir belediyecilik modeli uygulanırsa hiçbir güç başarının önüne geçemez; buna Ankara ve İstanbul’a kayyım tehditleri de dahildir.

Halkın çıkarlarını eksen alan belediyeciliğin ne olduğuna gelince…

Geri dönüp yazılarıma bakabilirsiniz ama özetini, Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun aşağıdaki dizelerinde bulabiliriz.

O dizeler şöyle:

sokaklarında tanımadık yüz,
ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.
her ağacına elin,
her karış toprağına terin değsin.
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın.”

Senden habersiz ölen” olursa ne olur?

Sorunun cevabı fıkradadır:

İki deli tımarhaneden kaçmak için plan yapmışlar.

Yetinmeyip, kaçacaklarını arkadaşlarına da söylemişler.

Sabah olmuş; deliler yok. Yetkililer, herkesi seferber etmişler; aramışlar, taramışlar ama bulamamışlar.

“Artık bulamayız” diye düşünüp tımarhaneye döndüklerinde bir de bakmışlar ki o iki kaçak deli tekrar tımarhaneye gelmiş.

Sormuşlar:

Madem kaçtınız, niye geri döndünüz?”

Delilerin cevabı şöyle olmuş:

Bu provaydı yarın akşam kaçacağız.”

Gerçek hayat, provaya izin vermez; bunu bilelim!