Yerel seçim sonuçları, günümüzün ihtiyacının, cesaret ve kararlılık olduğunu göstermiştir.

Konuya dair Mevlana’nın, Mesnevi’de anlattığı anekdot öğreticidir:

İran’ın Rey şehrinde bulunan bir mescit varmış. Mescit, gündüzleri sakin ama geceleri olağanüstü olaylara sahne olurmuş. Geceleyin o mescitte yatan kişi sabaha sağ çıkmaz, ölürmüş.

Bazıları ‘orada periler var’; bazıları da ‘orası tılsımlı’ diyor ve geceleri o mescide kimsenin girmesini istemiyorlarmış. Hatta mescidin kapısına, ‘ey konuk, burada gecelersen ölüm sana pusu kurar’ diye yazmak; önlem olsun diye geceleri kapısını kilit bile vurma istemişler.

Bir gün, biri çıkıp gelmiş. Mescidin kötü ününü tecrübe etmek, mescitte ne olup bittiğini bizzat görüp yaşamak istediğini söylemiş. Reyliler, Ona, ‘canına mı susadın; burada kim gecelediyse, sabaha çıkamadı’ diye engel olmak istemişler.

Adam, kararından vazgeçmemiş; ‘gerçekten söylenenler doğru mu kendim görmek istiyorum’ demiş ve mescide girip uyumuş.

Gece yarısı korkunç bir ses duyup, uyanmış.

Gaipten gelen ses, ‘geleyim mi, geleyim mi?’ diye birkaç kez tekrar edince, “o kadar yiğitsen gel, bakalım!” diye çıkışmış.

Ne olmuşsa o sıra olmuş. Mescidin her yerinden şakır şakır altınlar dökülmüş.

KORKU MİKROBUNU KIRMAK!

Meğer sağ girenin ölü çıkmasına; bilinmez ölümlerin yarattığı korkunun dalga dalga yayılarak bütün toplumu teslim almasına neden olan şey buymuş!

Korku, sinsi bir mikroptur; tahmin edildiğinden daha büyük tahriplere yol açar.

Panzehiri ise cesarettir; üzerine gidilirse aniden yok olur.

Cesaretin ödülüyse başarıdır!

Anekdottaki adamın yaptığı da, toplumun korkusunu yenmesine ve huzura kavuşmasına vesile olmakmış.

Kendisi de gösterdiği cesaret ve kararlılığın ödülü olarak dökülen altınların sahibi olmuş.

31 Mart seçimleri, bu anlamıyla korku denilen mikrobun kırıldığı; cesaretin ve kararlılığın galip geldiği tarihi bir dönemeçtir.

Seçmen, 31 Mart ve dolayısıyla 23 Haziran seçimlerinde, bitmez bilmeyen bir gözü dönmüşlükle talan edilen belediyeleri iktidar partisinden alıp CHP’li başkanlara verdi.

Seçmenin sandıktan çıkardığı şey, herhangi iki adaydan biri değil, bir zihniyettir.

Bu yeni zihniyet, 25 yıldır “çalıyorlar ama çalışıyorlar” yalanıyla yıpratılan yerleşik ahlak kurallarının ve hukukun üstünlüğünün yeniden işlerlik kazanacağı bir belediyecilik modeline işaret eder.

SEÇMEN İLE BELEDİYENİN “KADER BİRLİĞİ”!

Seçmen, büyük bir cesaret ve kararlılık göstererek, mesajını vermiş; mesajı veren ile mesajı sandık sonuçları üzerinden alan arasında bir “kader birliği” oluşmuş durumdadır.

Oluşan “kader birliğini” anlama ve gereğini yerine getirme görevi, doğal olarak, belediye başkanlarınındır.

Belediyenin kapısından içeri giren başkanlar, ellerini attıkları her yerin çürümüş olduğunu görmüşlerdir.

Bu çürümüşlüğü giderebilmek için yalnızca ortamı temizlemek yetmez.

Aynı zamanda cesur ve kararlı bir biçimde yönetim sürecinin paydaşlarıyla yepyeni bir belediyecilik modelini inşa etmeyi gerektirir.

Yeni bir belediyecilik modelinin başarısı, arkasına aldığı kamuoyu desteğiyle ölçülür.

Kamuoyu kendiliğinden oluşmaz!

Sürecin her aşamasını sistemli bir şekilde muhatabıyla paylaşmak, algıyı doğru yönetmek anlamına gelir. Çünkü algı, daha önce de belirttiğim gibi ayna gibidir; hangi aynayı, nasıl tuttuğunuz önemlidir.

İktidarın yaratmış olduğu bu çürümüşlüğü temizlemek, yepyeni bir düzen kurmak, kamuoyunu her aşamada bilgilendirmeyi gerektirir. Yeri gelmişken belediye meclisi toplantılarının canlı olarak yayınlanmasının, süreklileştirilmesi gereken önemli bir adım olduğunu belirtmek isterim.

Her ne kadar başarılı bir kampanya yürütülse de, 31 Mart ve 23 Haziran’da ortaya çıkan sonuç, seçim takviminin başladığı süreçte yürütülen kampanyanın ürünü değil, yıllara sarih bir “dip dalga”nın gün yüzüne çıkmasının sonucudur.

Yapılan araştırmalar, halkın seçim dönemlerinde yapılan propagandalarda etkilenme oranının en fazla yüzde 3 ila 7 dolayında olduğunu göstermektedir.

İstanbul’da ortaya çıkan sonuç, seçmenin bilimsel ölçütler içinde yer değiştirmesi değil; kelimenin tam anlamıyla bir depremdir. Bu “deprem”in ortaya çıkmasını sağlayan şey, o metafordaki “mescide” girmeyi göze alan cesarettir.

KESİŞİM KÜMESİNİN ODAĞI OLMAYI HEDEFLEMEK!

Önümüzde beş yıl gibi uzun bir süre var ve belediyeler açısından bu süre içinde iletişimin her türünü, birbirini tahkim edecek biçimde kullanmak, istenilen algının yaratılmasını hızlandıracaktır.

Bu maksatla hem seçmenle sıcak iletişim kurmak hem de başta medya olmak üzere pek çok iletişim mecrasını yerinde, zamanında, sağlıklı ve doğru kullanmak, büyük önem taşımaktadır.

Kentler, farkı inanç, etnisite ve hemşehrilik bağlarının bulunduğu bir merkezdir.

Böylesine farklılıkları barından merkezlerde belediyeler üretecekleri hizmetlerle herkesi kapsayacak bir “kesişim kümesi” oluşturulabilmeli; başkanlar da, bu “kesişim kümesi”nin odak noktası haline gelebilmelidir.

Hiç kuşkusuz, halkın gönlü, sahada verilen hizmet ile kazanılır; bununla birlikte sahadaki hizmetin planlanması dahil her aşamasını muhataplarıyla paylaşacak mekanizmaları kurabilen başkanlar geleceğe kalır.

Yeni bir belediyecilik modeli de ancak böyle bir ortamda boy verebilir.

Geleceğe kalmak, rutine boyun eğmemeyi, korku duvarını aşmayı gerektirir.

İşte bu nedenle çağrımızı yineleyelim:

Cesaret, daha fazla cesaret”!