Türkiye siyaseti açısından kırılma noktalarına işaret eden 7 Haziran ve 16 Nisan, aynı zamanda iki farklı siyaset yapma tarzını da belirginleştirmiş oldu.

Halk, 7 Haziran’da, barajları yıkıp, başkanlığa açıkça karşı çıkmıştı ama siyaset tarzlarından biri, yani iktidar, halkın verdiği bu net mesaja karşılık 7 Haziran’ın karşısına 1 Kasım’ı çıkarmış; 16 Nisan’da ise sandığa giren halkın iradesine, geçersiz oyları geçerli hale getirerek müdahale etmişti.

Siyaset tarzlarından diğeri yani muhalefet ise 7 Haziran sonrası Baykal üzerinden Erdoğan’a uzatılan “can simidi”nin mealini çözeceğine“zafer sarhoşluğu”na kapılmış; 16 Nisan’da ise risk almaktan kaçınıp sandık sonuçlarına sahip çıkamamıştı.

Muhalefetin bu tutumu, iktidarı, “kırılan fayları” birbirine tutturarak, kendisinden “vazgeçen” seçmeni, 1 Kasım’da tekrar kendi hanesine yazmak; yetmediği anlaşılınca da 16 Nisan’da elindeki iktidarın gücünü kullanmak konusunda cesaretlendirmişti.

İKTİDARIN GÖRDÜĞÜNÜ GÖREBİLMEK!

Muhalfet ise “gaflet uykusu”ndan ancak 16 Nisan’da halk iradesine yapılan müdahale kesinleştikten, yani “atı alan Üsküdar’ı geçtikten” sonra uyanabilmiş; “adalet” eksenli çıkışlarla ilgili-ilgisiz herkesin dikkatini çekebilme becerisini göstermişti.

İktidar, yaptırdığı müdahale ile 16 Nisan’da istediği sonucu almıştı ama halk iradesinin seyrini de açıkça görmüştü. “Görünen köy”, iktidar için sonun başlangıcına işaret etmektedir.

İşte bu nedenle 7 Haziran’ı 1 Kasım hamlesi ile “bertaraf” edip, 16 Nisan’ı ise Bahçeli’nin “ani desteği” ile “halleden” iktidar, “yarını bugünden görüp”, 2019’u kazasız-belasız atlatmak için pek çok etkeni içeren yeni bir stratejik hamle üzerinde çalışmaktadır.

İktidar, ipuçlarını henüz görebildiğimiz bu yeni strateji ile “eldeki güçleri minimum kullanıp maksimum başarıya ulaşmayı” hedeflemektedir.

Kadir Topbaş başlayıp Gökçek’in de aynı akıbeti yaşaması için kamuoyuyla paylaşılan “istifa ettirilme” kararı, söz konusu stratejik planın bir parçasını oluşturmaktadır.

Doğu felsefesinin “mütemmim cüzü” olarak bilinen “derin bilgi”nin olanaklarından yararlanmak isteyen iktidarın amacı, mevcut statükosunu korumak ve tahkim etmektir.

Bunun için “sıkıntıyı sıkıntının oluşmasından önce, tehlikeyi tehlikenin oluşmasından önce, yok olmayı yok olmadan önce, belayı bela gelmeden önce kestirebilmek” için sistemli ve planlı bir çalışmanın içine girmiş bulunmaktadır.

Peki neden?

Çünkü 2019 hızla yaklaşmaktadır ve 2019’da iki ayrı seçimde üç önemli irade beyanında bulunacak olan halkın, 16 Nisan’da, iktidardan uzaklaşma sinyali verdiğini görmektedir.

İktidarın Topbaş ile başlayıp diğerleriyle devam ettirmek istediği ve “eğer biz yapmazsak millet yapacaktır” şeklinde özetlediği geleceğe müdahale girişimi, tıpkı Uzak Doğu felsefesinin “Derin bilgi prensibi”ne benzemektedir.

KAYYUMCU VE PARSELCİ BELEDİYECİLİĞE KARŞI HALKÇI BELEDİYECİLİK

İktidarın “sıkıntıyı düzene, tehlikeyi güvene, yok olmayı var olmaya, belayı başarıya döndürebilmek” için yaptığı bu müdahale, muhalefet için seyredilecek bir orta oyunu değil; mutlaka karşı önlem alınması gereken bir işaret fişeği kabul edilmelidir.

Kazanmak üzerine inşa edilmiş en çarpıcı kitap olan “Savaş Sanatı”nın yazarı Sun Tzu’nun, “Stratejik etkenlerin çoğuna sahip olan kimse, daha savaşa girmeden karargâhta kazanmış; bunların azını elinde tutan kimse daha savaşa girmeden yenilmiş sayılır” sözleri de bunu doğrulamaktadır.

İktidar, yerel yönetimlerdeki yolsuzluk, talan ve “parsel parsel” gerçekleşen vurgunun yarattığı tahribatı gidermek amacıyla “erken kalkıp yol almak” istemekte ve bu nedenle beş yıllığına seçilen başkanların başarısızlığını örtmek için onları istifa ettirmektedir.

Seçim zamanından önce yapılan bu “müdahale”, açık ki seçmenin zihnine ket vurmayı i ve 2019’da kullanacağı oya şimdiden ipotek koymayı amaçlamaktadır

İktidarın, halkın iradesine rağmen Kürt illerinde uyguladığı “kayyum” belediyeciliği ile metropollerde uygulamak istediği “istifa” belediyeciliği de göstermektedir ki 2019 seçimleri, sıra dışı bir seçim olacaktır.

2019 yerel seçimlerini kazanan, Cumhurbaşkanlığı ve beraberinde yapılacak olan milletvekilliği seçimini de kazanacaktır.

Demek ki 2019 yerel seçimlerinin belirleyicisi, “stratejik etkenlerin çoğuna sahip” olup olmama meselesidir.

HALKÇI BELEDİYECİLİĞİN MANİFESTOSU VE GÜÇLÜ ADAY DİYALEKTİĞİ!

İktidarın 2019’a doğru gerçekleştirdiği bu “seyir hali”, görülebildiği kadarıyla muhalefet tarafından henüz “seyredilmek” ile yetinilmektedir.

Altını çizmek gerekir ki iktidar belediyeciliği, rantçı, rüşvetçi, iltimas ve kayırmacı uygulamaları nedeniyle kentleri, bir önceki dönemlere oranla daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. İktidar, halkın gözünün önünde cereyan eden bu uygulamaların üstünü örtebilmek için “yıpranmış” isimleri istifaya zorlamakta ve “toplumsal unutkanlık” sendromunun doğal sonucuna bel bağlamaktadır.

Toplumsal unutkanlık”, toplumsal gelişmenin zehridir. Toplumsal belliği diri tutabilmek, zehri temizlemeye; zehri temizlemek ise ana muhalefetin dirayetine bağlıdır.

Muhalefet, iktidar belediyeciliğinin olumsuzluğunu bilinçlerde açığa çıkarmak; katılımcı, işlevsel, hesap verebilir ve halka karşı sorumlu bir belediyecilik yönetiminin nasıl olması gerektiğini tartıştırmak ve bu tartışma süreçlerinin ardından farklı toplumsal kesimlerle “ortak nokta”da kesişebilecek adayları, bugünden bulup çıkarmak göreviyle karşı karşıyadır.

Seçim anı”nda belirlenen adaylar, olağanüstü bir mucize olmaz ise kaybetmeye endekslenmiş adaylar konumundadır. Zira hangi yeteneklere sahip olursa olsun, “iktidar partisinin lideri” ile yarışa girmek mecburiyetindedir ve bu “mecburiyet”, “stratejik etkenlerin çoğuna sahip” olan iktidar partisine avantaj sağlamış olacaktır.

O halde elbette öncelikli olarak her kent için geçerli olacak bir “Belediyecilik Manifestosu”nun rehberliğinde halkın gönlünü fethedebilecek, halk ile aynı dili konuşabilecek ve yönetmeye aday olduğu kenti, katılımcı ve demokratik bir yöntemle yönetebilme refleksini sindirebilmiş güçlü adayları bugünden belirlemek gerekmektedir.

Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bütün kentlerin değişim istediği açıktır. Değişimin anahtarı elbette kent halkının elindedir ama “parsel” belediyeciliğine havlu attırabilmenin yolu, üzerinde toplumsal mutabakat sağlanan adayları bugünden belirleyip halkın karşısına çıkarmaktan geçer.

İstanbul ve Ankaralılar için kenti yöneteceği ekibini adaylık sürecinde seçmene tanıtan, “eşitler arasında birinci” olmakla yetinmesini bilen, katılımcı demokrasinin erdemine inanan, attığı her adımda şeffaf davranabilecek adaylara ihtiyaç vardır ve bu adayların “dışarıdan” aranmasına gerek yoktur. Çünkü ana muhalefetin “içinde” olup, “dışarı”nın dikkatini çekebilecek ve ilgisine mazhar olacak çok sayıda potansiyel aday vardır ve bu adaylar İstanbul ve Ankara’ya nefes aldırabilecek yetenektedirler.