31 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul seçimlerinin iptal edilmesi, doğal olarak, 1946 seçimlerini yeniden gündemimize taşınmasına yol açtı. Çünkü 1946 seçimleri, ağır aksak da olsa işlemeye başlayan Türkiye demokrasisi tarihi açısından ağır bir travmadır.

İsmet İnönü, yıllar sonra, 1946 seçimlerini kastederek, “bütün ülke lekelendi” demişti.

Demokrasi tarihimize “kara leke” olarak geçen 21 Temmuz 1946 seçimlerine hilenin karıştırıldığı yer, rastlantıya bakın ki İstanbul’du.

DEMOKRASİ LEKESİ!

Tarihçi Cemil Koçak, “Demokrat Parti Karşısında CHP” adlı kitabının 46. sayfasında, İnönü’nün şu sözlerini aktarır:

“Bir talihsizliktir. Demokratik rejime girmek kararını verdiğimiz zaman bazı zekâlar, ehemmiyetli ölçüde bu seçim mekanizmasına ne ölçüde hile karışabilir, bunu keşfetmeye gayret sarf etmişlerdir. Biz geçen 1946 seçimlerinde İstanbul’daki marifet yüzünden zedelendik. [İstanbul’da] açıkça marifet yapıyorlarmış. Bütün ülke lekelendi. Sanki her yerde seçimler öyle geçmiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Ama Recep Peker vardı. Cevdet Kerim [İncedayı] da, her ne pahasına olursa olsun onu kurtarmayı doğru bir marifet sayarak,
kendinden geçecek ölçüde olan Peker’e bağlılığını tüm ülkeye ödetti.”

İnönü’nün söyledikleri arasında gözden kaçmaması gereken şu sözler, dikkat çekici:

“Sanki her yerde seçimler öyle geçmiş gibi gösterilmeye çalışıldı.”

Gerçekten de 46 Seçimlerinde sahtekarlık, esas olarak, İstanbul’da yapılmış; ancak, etkisi bütün Türkiye’yi sarmıştı.

Koçak, aynı kitapta(s. 46) İnönü’nün bu sözlerini DP’ye yakınlığıyla bilinen gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın da doğruladığını yazmaktadır:

“O sırada DP, yurdun birçok kısmında henüz teşkilât kurmamıştı. Eski tek-partinin nüfuzu ve itibarı ve esaslı bir değişiklik yapmamak meyli [eğilimi] de bir kısım halk arasında devam ediyordu. CHP, akıl edip de son derece dürüst bir seçim yapsaydı, seçilebilecek aday sayısı 150’yi geçmeyecek, yani CHP, üçte ikiyi çok aşkın bir çoğunluğa hâkim kalacaktı. Böyle bir dürüstlük, siyasî hayatımıza kök salacak, birçok sarsıntıları önleyecek, belki de 1950’de CHP, yüzünün akı ile iktidarda kalabilecekti.”

Biraz uzun olacak ama okunmasında yarar gördüğüm şu bölümü de aktarmak isterim:

Bir gün [İstanbul] vali[si ve belediye başkanı] Lütfü Kırdar beni makamına çağırdı ve dedi ki: ‘Size güvenim olduğu için memlekete ait bir davayı danışmak istiyorum. Evet, İstanbul’da DP seçimi kesin bir şekilde kazandı. Fakat buradan Kâzım Karabekir, Hamdullah Suphi Tanrıöver, general Cemil Cahit Toydemir, general Refet Bele, [Recep Peker] ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkarılması ve DP’ye ancak 18 kişilik yer bırakılması hakkında sıkı bir emir aldım. Dürüst bir memur ve memleketçi sıfatı ile nasıl hareket edeyim? Bu emri yerine getirmezsem, İstanbul seçimlerini kökünden bozmak için bahane aranması ve yeni partinin 18 kişilik mühim kuvveti el[in]den kaçırması ihtimali vardır. Bana ne tavsiye edersiniz?’ Hakkı vardı. O zamanki hava içinde her şey olabilirdi. Ben de durumu asgarî zararla kurtarılması hakkındaki görüşte beraber oldum. 24 Temmuz’da İstanbul listesi o
şekilde ilân edildi.”

“MIZRAK ÇUVALA SIĞMADI” AMA…

31 Mart’a ne kadar benziyor değil mi?

Hatırlayın; 31 Mart akşamı, vakit henüz geceye evrilmemişken, AKP adayı Binali Yıldırım, ekranlara çıkmış ve “üç bin oyla seçimi kazandım” açıklaması yapmıştı.

O “açıklama”, 1946’da, dönemin Valisi Lütfü Kırdar’ın, aldığı “emir” arasındaki benzerliğe ne dersiniz?

Ne demiş Lütfü Kırdar?

“Bu emri yerine getirmezsem, İstanbul seçimlerini kökünden bozmak için bahane aranması ve yeni partinin 18 kişilik mühim kuvveti el[in]den kaçırması ihtimali vardır”

Biliyorsunuz, Yıldırım o “açıklama”dan sonra ortadan kaybolmuştu!

O kayboluşun devamında, her ne kadar “mızrak çuvala sığmasa da”, İstanbul seçimleri iptal edilmişti.

Kırdar, “emri yerine getirmezsem, İstanbul seçimlerini kökünden bozmak için bahane ararlar” diyerek kaygılarını belirtmiş.

Bilmem kaç yıl sonra bugünkü YSK’da görev alan üyelerden kim bilir hangisi, anılarında, “İmamoğlu,kendisine verilen mesajı almamakta direndiği” için 31 Mart’ta tecelli eden İstanbul seçimini, ‘kökünden bozacak bahane’nin nasıl bulunduğunu yazacak.

Tarih, bugüne ışık tutmak için vardır.

1946’da İstanbul seçimleri, bürokratik oligarşinin gadrine uğramış; o “gadr”, CHP’nin üstünde bir daha çıkmamacasına bir “leke” olarak yapışıp kaldı.

Sonrasında pek çok seçime ilişkin şaibe iddiaları hep dillendirildi ama hiç biri 16 Nisan 2017
Referandumundaki 2.5 milyon mühürsüz oyun geçerli sayılması kadar “iz” bırakmamıştı.

23 HAZİRAN BİR DÖNÜM NOKTASIDIR!

31 Mart seçim sonuçlarına göre kazanan Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı seçimin iptal edilmesi, 16 Nisan’ın “iz”ini derinleştirmenin ötesinde Türkiye demokrasisi için bir dönüm niteliği taşımaktadır.

1946’da demokrasiye geçme çabası içinde olan İnönü, farkında olmadan, bürokratik oligarşiye teslim olmuş; demokrasi kültürü de güçlü olmadığı için alttan alta işlenen “şaibe” vurgusu, 1950 seçimleriyle birlikte yeni bir sürecin önü açılmıştı.

Bugün ise hem demokrasi kültürü daha güçlüdür hem de bu kültürün iğdiş edilmesini zorlaştıran güçlü bir iletişim ağı mevcuttur.

1946’da, daha yeni doğmakta olan demokrasi kültürü iğdiş edilmiş olması nedeniyle demokrasi tarihimiz, ilk fırsatta “inkıta”ya uğratıldı.

23 Haziran’da yenilenecek seçim, aynı zamanda, demokrasi kültürümüze sahip çıkma günü de olacaktır.

O zamana dek, elbette bazı “provakatif” eylemlere tanık olacağız.

Tıpkı dün, TBMM’ye ellerindeki jiletlerle girmek isteyenler gibi!

Ne zaman toplumsal hassasiyet yükselse ya İŞID veya benzeri şeriatçılar ya da solculuklarının sınırı “Yenimahalle” tarafından belirlenen tuhaflıklar ortalığa saçılıyor.

İşte bu yüzden 23 Haziran, herhangi bir seçim olmanın ötesinde, Türkiye’nin “demokrasi rüştü”nü kanıtlama seçimidir.

1946’dan çıkartılacak en önemli ders budur!