12 Mart Darbesi gerçekleştirildiğinde, köyden şehre gelmiş ve ortaokulda okuyan bir öğrenciydim, o dönemde hatırladığım iki önemli olay vardı. Bunlardan biri Deniz’lerin Şarkışla ve Gemerek civarında yakalanmaları radyodan yayınlanırken benim heyecanla keşke yakalanmasalar diye okul çıkışlarında radyonun başında oturduğum anlardı. İkincisi ise Mahir Çayan ve yoldaşlarının İngilizleri esir alarak Kızıldere’de bir evde etraflarının sarıldığı haberlerini radyodan takip ettiğim anlardı.

O dönem darbe nedir, devrimcilik nedir bilmeden Denizler ve Mahirlere duyduğum sempatiyle, askerlere, polislere ve darbecilere karşı bir tepkim oluşmuştu. Daha sonralarını anlatılanlardan, yazılanlardan ve devrimci öğretmenlerimden (öğretmenlerimin devrimci, solcu, sosyalist olduklarını sonradan anladım) öğrenmiştim.

12 Eylül Faşist Darbesi’ni ise devrimci mücadelenin içerisinde en aktif olduğum dönemde yaşadım. 12 Eylül darbesi ülkeyi kan gölüne dönüştüren faşistlere karşı değil de halkın öz savunmasını sağlayan devrimcilere, sola, sosyalistlere, aydınlara, sendikacılara dönük yapıldığı ilk andan itibaren ortaya çıkmıştı. Ben Konya, Cihanbeyli’nin Gölyazı kasabasında çiçeği burnunda bir öğretmendim. Kırşehir yaz döneminde sıkıntılar yaşıyordu, benim Kırşehir’den uzaklaşmamam gerekiyordu ama öğretmenliğimi de yapmak durumundaydım. Yeni evlenmiştim, eşim hamileydi, ben de arkadaşlarımı yalnız bırakmamak için fırsat buldukça Kırşehir’e geliyordum, mücadele içerisinde bulunuyordum.

Eylül ayı gelmişti, okullar açılmıştı, fakat Kırşehir’de de mücadele keskinleşmişti. (Bu arada Kahraman Maraş katliamını protesto etmek için üyesi olduğum TÖB-DER 24 Aralık’ta bir günlük boykot kararı almıştı. Ben de boykota 40 günlük öğretmenken katılmış sonrasında da Sivas/Divriği-Vazlıdan köyüne sürülmüştüm.)

Türkiye genelinde Eylül ayı çok ciddi çatışmaların yaşandığı, çok sayıda ölümlerin olduğu bir ay olmuştu. Kırşehir’de en kritik mahallelerden biri; Aşıkpaşa mahallesi ve Otuz Evler’di. Polis buraya çok fazla giremiyordu, bizlerin en örgütlü olduğu yerlerden biriydi burası. Her gece nöbet tutuyorduk. 12 Eylül 1980 sabahı saat 00.3’de biz nöbetteyken mahallenin etrafı polis ve jandarma tarafında çevrildi, ben bu durumu gördüğümde mahalleye baskın yapılacağını düşünmüştüm. Bir arkadaşımız radyoyu dinleyelim belki darbe olmuştur dedi ve radyoyu açtığımızda korktuğumuz başımıza geldiğini anladık. Gece nöbetteyken darbeyi öğrenmiş olduk.

Aradan yıllar geçti, aralarda post-modern darbeler de yaşadık, "Ne Şeriat, Ne Darbe, Özgür Demokratik Türkiye” dediğimiz dönemleri de yaşadık, siyasette aktif yönetici konumunda olduğumuz zamanları da yaşadık.

15 Temmuz 2016 Cuma akşamı saat 22.00’da yine ayakta bir darbeyle karşı karşıya kaldım. Ama bu kez yaş ilerlemişti, nöbette değil, Ankara İncek’teydim.

Eskişehir Tepebaşı Belediye Başkanı’nın davetlisi olarak; CHP Genel Başkan Yardımcıları, PM Üyeleri, Milletvekilleri, İl Başkanı ve bazı arkadaşlarla yemek yerken, F-16 uçaklarının sesleri, siren sesleri ve kurşun sesleri arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken darbeye yakalanmıştık. Yeğenim Ulaş’tan Kırşehir’de bir köy düğününe gelen jandarmaların “Düğünü dağıtın darbe oldu.” dedikleri bilgisini aldım. 

Çokça darbe yaşamış birisi olarak hiç paniğe kapılmadan, gazeteci arkadaşları arayarak neler olup bittiğini ve tabi ki eskiden olmayan sosyal medya kanallarından öğrenmeye çalıştık. Durumun gerçekten bir darbe girişimi olduğu kısa sürede anlaşıldı, birlikte olduğumuz CHP PM üyesi Prof. Dr. Özkan Yıldız, Kırklareli Milletvekili Vecdi Gündoğdu, Lüleburgaz/Ahmetbey Belediye Başkanı Mustafa Altıntaş, Ankara İl Başkanı Adnan Keskin, Gazeteci Dr. Ali Haydar Fırat ve diğer arkadaşlarla hemen CHP Genel merkezine geçtik.

Genel merkezde kullandığım 7. kattaki örgütlenme birimi odasına çıktığımızda; Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, Grup Başkanvekilleri Özgür Özel ve Levent Gök, Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok, Milletvekilleri Aykut Erdoğdu, Mevlüt Dudu ve Genel Başkan Baş Danışmanı Veli Özdemir oradaydı. Olayları televizyonlardan takip ettik. Bir müddet sonra olayların boyutu iyice değişti ve her yer bombalanmaya ve taranmaya başlandı. Biz genel merkezde nasıl bir tedbir alacağımızı tartışırken Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, Tufan Köse, Uğur Bayraktutan ve İlhan Cihaner geldiler. Hızla milletvekili olanların TBMM’ye gitmesini, PM üyelerinin ise Genel Merkez’de kalmasına karar verdik. PM üyesi Prof. Dr. Özkan Yıldız, ben, Veli Özdemir olayları Genel Merkez’den takip etmeye çalıştık. Partinin rutin güvenlikçilerinin dışında hiç bir güvenliği yoktu ama biz partimizi açık tutmaya kararlıydık, sabaha doğru saat 04:00 gibi eve geçip üzerimizi değiştirip tekrar gelmek için çıktık, Meclis ve Genel Kurmay’ın ortasında geçerken dışarıya çıkmanın ne kadar yanlış olduğunu anlamıştık ama iş işten geçmişti bir kere. Tam Meclis’in önünden geçerken Genel Kurmay tarafında otomatik silahlarla tarama başladı. Biz kaçmaya çalışırken bir uçak da Meclis’i bombaladı, biz ateş çemberinden çıkmıştık ama akıl dışı davranışımızı anlayamamıştık.

Eve geldiğimizde biraz televizyonlara bakalım diye Özkan Hoca ile oturduk ve Meclis’in dört kez daha bombalandığını gördük. Sabahın alacakaranlığını uçak sesleri ve bomba ışıkları aydınlatıyordu.

Daha önce yaşadığımız darbelere benzemeyen bir durum ile karşı karşıyaydık, bu durum bizim alışık olduğumuz bir durum değildi. Darbe hükümete ve Cumhurbaşkanı’na karşı yapılmış gibi anlatılıyordu ama bombalanan yer TBMM idi, televizyonlar hız kesmeden darbe karşıtı yayınlarına devam ediyordu, vatandaşlar sokaktaydı, garip bir tabloydu…

Biz sabah tekrar genel merkeze geçerek Genel Başkan Yardımcımız Tekin Bingöl, PM üyesi Özkan Yıldız, Zeki Kılıçaslan, Feray Karasu ile il ve ilçe örgütlerimizle hızla temasa geçtik, yapacakları basın açıklama taslağını yazıp yolladık ve örgütümüzün ortak tavır almasını sağlamaya dönük adımlar attık.

Genel Başkanımız başta olmak üzere partimizin bütün yönetici kadroları ve üyeleri darbe girişimine karşı çok açık tavır aldılar. Bu durum darbe ortamını ve psikolojisinin kitleleri esir almasını engelledi.

Bütün bu yaşadıklarımdan sonra şunu düşünüyorum. Bu ülkede hala neden darbe olmaktadır sorusunu herkes kendine sormalı ve buradan hareketle yeni bir ülke için yola çıkılmalıdır. 60 yıldır bu ülkeyi yöneten sağın bütün versiyonları darbeler, cuntalar, anti-demokratik süreçlerle toplumu bir girdabın içine sürüklediler.

Toplumun inançları ve değer yargıları ile oynadılar. Mustafa Kemal Atatürk’ün Tekke ve Zaviyeleri neden kapattığı, dinin laik bir sistem içerisinde, cemaatler eliyle değil, Diyanet eliyle yürütülmesi gerektiği düşüncesinin doğruluğu tekrar tekrar doğrulmamıştır. Cemaatler eliyle “Anadolu Müslümanlığı” yok edilerek, halk dinden uzaklaştırılmıştır. Vakıflar, cemaat evleri, kaçak kuran kursları…. Bizi bu hallere getirdi.

Buradan çıkışın yolu; solun gerçek anlamda iktidarı ve toplumun özgürleşmesidir. Bütün ömrünü solu tasfiye etmek için uğraşanlar bugün solun desteğine ihtiyaç duymaktadırlar. Demek ki ancak ve ancak solun, demokratların iktidarı ile yeni bir ülke ve rejim inşa edilebilir.