Bu kadar hızlı bir değerler aşınmasının, belirsizliğin ve yıkıcılığın bizzat siyasal araçlarla beslendiği bir süreci anlamlandırmaya “muhafazakarlık” kavramı yetmez 

Hatırlanacağı gibi, bu yılın Ocak ayının hemen başlarında Beyazıt Öztürk’ün programına telefonla katılan bir kadın öğretmen “çocuklar ölmesin; çatışmalar son bulsun” şeklinde bir serzenişte bulunduğu için önce siyasal iktidar ve ardından ona bağlı medya tarafından teröre destek olmakla suçlanmış, öğretmeni stüdyoda çekingen bir şekilde de olsa alkışlatan Beyazıt Öztürk ise hemen ertesi gün nedamet getirmesine rağmen yıllardır sürdürdüğü şov programını sonlandırmak zorunda kalmıştı. Aynı hafta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın web sayfasında malum fetva yayınlandı. Kurum yöneticilerinden tek bir kişi bile istifa etmedi; soruşturmaya uğramadı. Geçtiğimiz hafta oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçında ise tribünlerden sahaya atlayan Trabzonlu bir taraftar dördüncü hakemi saha ortasında tekme yumruk dövdü Yakalanan taraftar daha sonraki açıklamalarında “bence olması gereken buydu, birileri bir şey yapacaktı. Yoksa herkes üstümüze doğru gelecekti” şeklinde ifadeler kullandı. 

Birbirinden kopuk gibi gözüken sembolik olarak seçilmiş bu üç olay arasında esasında çok da örtük olmayan bir bağlantı var. Üstelik bu bağlantı zincirine şu son bir yılda daha nicesi eklenebilir. Bu tekil olaylar arasındaki bağlantı AKP iktidarı altındaki “Yeni Türkiye’de” yürürlükte olan fiili “suç ve ceza” rejiminin mantığıyla, mekanizmalarıyla ilişkilidir; ve bu açıdan, biçimsel olarak geçmişte benzer örnekler bulunsa bile, niteliksel olarak içinden geçtiğimiz döneme özgüdür. Yazının başında bahsettiğimiz üç sembolik olaydan ilerleyerek anlatmaya çalışalım. 

Ocak başında Beyazıt Öztürk’ün programı sonrasında “çocuklar ölmesin” şeklindeki adli yargılamanın konusu haline getirilmesi siyasal iktidar-medya işbirliği ile genel algıda “masumane” veya “insancıl” olarak ya da en kötü ihtimalle “yanlış” olarak nitelenebilecek çıkışın hızlıca “suç” kapsamına alınarak, insanların neyi söylemesinin ve hatta hissetmesinin “makbul” olacağına dair sınırların “aniden” değiştirilmesini içeriyordu. Bu durum, siyasal iktidarın, yargı üzerinde baskı oluşturarak hukuki süreçleri etkilemesinin yani “yargının siyasallaşmasının” çoktan ötesine geçildiğinin, suç tanım ve kapsamının “yukarıdan” tek bir seferde, çabucak değiştirilmesinin örneklerinden yalnızca birisiydi. Program sonrasında, söz konusu suç kapsamı şimdiye kadar “devletine ve milletine bağlı” görüntüsünden ödün vermemiş Beyazıt Öztürk’ü de içine aldı ve akabinde Öztürk üç gün sonra canlı yayınlara çıkıp son derece şaşkın ve kaygılı bir şekilde çıkıp, “tövbe” etti. Genel yargının aksine bu aslında bir “çark etme” değildi. O tövbe amaçlı ekrana çıkmadan üç gece önce «çocuklar öldürülmesin” demek genel toplumsal algıda kabul edilebilirlik sınırları içindeydi. Üç gün sonra bu kez “makbüllüğün” daraltılmış yeni sınırlarına göre, yani yine kabul edilebilirlik sınırları içinden konuşmuş oldu. Kısacası, Beyazıt Öztürk üç gün önce de sonra da kendi profiliyle son derece uyumlu, tutarlı bir tavır sergiledi.  

“İnsani”, “makul” veya “hak” olarak algılanan bir tutumun “suç” statüsünü, ideolojik ve zor aygıtlarının alelacele seferber edilmesiyle bu kadar kolay ve hızlı şekilde kazanabilmesi, neyin suç olup olmadığı konusunda Beyazıt Öztürk gibi tam da “ortalamayı” temsil eden sıradan bir insanın bile öngörü geliştirebilmesinin imkansızlaşması anlamına gelir. Böyle bir durumda insanların “cezadan kaçmak” için sadece hukuka uygun davranmaları yetmez; daha fazlası, iktidarla bir olduklarını; aktif bir şekilde kanıtlamaları gerekir. Yani iktidarla, onun bütün eylemleriyle bütünleşme, onunla bir olma, suçtan kurtulmanın tek yoludur artık. 

Eğer Beyazıt Öztürk’ün programı iktidar ve emrindeki medya ile “suç” ve “cezanın” tanımının tepeden, hızlıca ve fiilen yeniden tanımlanmasını içeriyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvası bundan daha da derine nüfuz edecek şekilde toplumsal ortak duyuda yüzyıllardır “kabul edilemez, ayıp, çirkin” olanın bu kez yine şoke edici bir hızla “meşruiyet” sınırlarına dahil edilmesini içeriyordu. Beyazıt Öztürk vakası sıradan kişileri, resmi görüş dışında ama “normallik, insancıllık” sınırlar içerisinde kabul edilen bir tutumu sergilerken “iki defa düşünmeye”, neyi konuşacakları ve neyi hissedecekleri konusunda emri en tepeden almaya çağırırken, Diyanet’in fetvası bu kez toplumca “ayıp” karşılanan “gayrı-insaniliğinden” şüphe duyulmayan fiillerin, düşüncelerin önündeki toplumsal/psikolojik bariyerleri aşındırıyordu. Her ikisinde de hüküm tepeden ve hızlıca verildi; her ikisi de neyin suç olduğu ve ceza gerektirdiği konusunda toplumsal alanda içselleştirilmiş ve kendiliğinden işlemekte olan önkabulleri temelden sarsarak, afallamaya yol açtı. Neyi nerede söylemek ve hissetmek, kimin dost kimin düşman, neyin suç neyin makbul olduğu konusunda kafası çok karışanların tek referansının muktedirin ağzından çıkacak sözler olması bekleniyordu. 

Trabzon’da sahaya atlayıp hakeme tekme yumruk saldıran ve yaptığının “suç” olduğunu düşünmediğini söyleyen taraftar vakası, yani bu olaylar zincirinin üçüncü halkası ise işte bu ilk iki hadisede işleyen yeni “suç ve ceza rejiminin” bir toplumsal çıktısı, yaratabileceği insan malzemesinin nasıl bir şey olabileceğinin bir sembolü.. Bir insanı öldüresiye dövmekten alıkoyacak caydırıcı ortak yaşama normları ve bunun için gerçekten mahçup ve suçlu hissedecek asgari bir ortak insan ideali kalmamışsa, bu en temel değerleri bile çabucak yerinden eden, bugüne kadar toplumun “iyi duyusunda” suç sayılacak onlarca şeyi sırf muktedirlere kimse dokunmasın diye “meşruiyet” alanına çekerken, insanlığın kazanılmış ortak değerlerine dayalı medeni refleksleri “suçlulaştıran” fetvalardan, yayınlardan, söylevlerden bağımsız düşünülemez. Trabzon’daki saldırgan taraftar, yaptığının ancak muktedirler açıkça ilan ettiğinde “suça” ve “ayıba” dönüşebileceğinin rahatlığıyla davranan bu memleketin yeni “insanının” sadece bir sembolüdür. Ki muktedirlerden istediği yanıtı almakta gecikmediğini polis sorgusundan sonraki gülüşüyle göstermiştir: ““Polis ağabeyler yüzümün gülmesini söyledi. ‘Sen vatan haini değilsin’ dediler. Ben de gülerek çıktım”. 

Bu üç olay ve benzerleri, içinde yaşadığımız dönemin nasıl adlandırılması gerektiğine dair de bazı ipuçları sunuyor. İktidar eliyle hem formel hukuki alanda hem de “sivil” toplumsal normlar alanında “suç” tanımının bu kadar çarçabuk yerinden edildiği bir düzeni artık “muhafazakar” olarak tanımlamak yalnızca eksik değil, yanlıştır da. Zira muhafazakarlık, devrimci dönüşümlerin yarattığı ürküntü karşısında mevcudu yerinde tutmayı, en iyi ihtimalle yine düzeni koruyabilmek maksadıyla “tedrici bir değişimi” savunan bir ideolojidir. Bu kadar hızlı bir değerler aşınmasının, belirsizliğin ve yıkıcılığın bizzat siyasal araçlarla beslendiği bir süreci anlamlandırmaya “muhafazakarlık” kavramı yetmez. Zira, anın ihtiyaçlarına göre suçun sınırlarını ivedi bir şekilde eldeki bütün araçları seferber ederek değiştirmeye çalışan bir siyasal iktidara, yerleşik her türlü kural, değer ve kurum ( ve bizzat hukukun kendisi) da artık dar gelmektedir. Önerilen başkanlık sistemi bu yüzden biraz da, tepeden tabana hiçbir sınır, gecikme ve kural tanımadan hemen etkisini göstermesi istenen bu suç/ceza mekanizmasını yasallaştırma ve kalıcılaştırma arzusunu da içermektedir. Her türlü alamete rağmen, “faşistleşme” tanımlamasına itiraz edenlerin bir kısmı, tarihteki tipik faşizm örneklerinin aksine Türkiye’de siyasal iktidarın harekete geçireceği hazırda bir “paramiliter” yapının olmadığından bahsetmektedirler. Oysa ki böyle bir yapıya gerek bile yoktur. Hukukun hükümsüz, en asgari insani/evrensel/seküler değerlerin paramparça olduğu bu toplumda neyin “suç”, “ayıp”, “makbul” olduğu konusunda siyasal iktidarın sinyalleri dışında hiçbir referansı olmayan, bir işaretle “sahaya atlamaya hazır” binlerce insan bulunmaktadır.