İktidar ve muhalefet partilerinin koro halinde “darbe anayasasından kurtulalım” dediği 12 Eylül Anayasası, bir darbe Anayasasıdır. ABD güdümünde, Kenan Evren liderliğindeki cunta tarafından hazırlanan anayasa, uluslararası sermayenin çıkarlarına göre devlet aygıtlarını ve toplumsal ilişkileri düzenlemiştir. Bilhassa yürütmeye verilen yetkilerle birlikte, sermaye mantığına uyarlanmış, “güçlü iktidar” ve “güçlü devlet geleneği”nin esas alındığı bir anayasadır (B. Tanör, 1986). Buraya kadar, eskisinin yerine demokratik yeni bir anayasa talebinde bulunmak normaldir. Anormal olan, bazı nesnel-realitelere rağmen muhalefet partilerinin olağan bir yasama akışında olduklarını düşünmeleridir.

Birinci nesnel-realite; son 10 yıldır iktidarın plebisitlerle kurduğu hâkimiyete ve yasama faaliyetinin akıbetine dairdir. 177 maddeden oluşan 1982 Anayasası, 34 yıl içinde 17 kez değiştirilmiştir. Mevzubahis değişikliklerden birisi, 2010 Referandumu ile AKP dönemine aittir. Yüksek yargının kompozisyonunu belirleyen bu referandum, AKP’nin siyasi mıntıka temizliğini hızlandırmış; parti-devlet bütünleşmesinin işaret fişeğini ateşlemişti. Sol-liberallerin “transformismo” dalgasıyla siyasal İslam’a yedeklenmesi, AKP’nin operasyonlarını kolaylaştırmıştı.

Yine bu süreçte, Özbudun gibi anayasacılık alanına hâkim liberal teorisyenlerle 2011 yılında başlayan ve 25 ay süren yeni anayasa çalışmaları, devlet iktidarının ajandasına yetişmekte zorlandığı için askıya alınmıştır(!) Parti-devlet bütünleşmesi yoğunlaştıkça, AKP, başkanlık tasarımını “hyper-presidential” dedikleri “aşırı-başkanlık” statüsüne taşımaya niyetlenmiştir. Bu modelde, iktidarın diline pelesenk olan, parlamenter sistemin “kontrol ve denge” sistemi aşılmaktadır (M. Soysal, 2007).

İkinci nesnel-realite, Gramsci’nin “konjonktürel görüngüler” dediği siyasetin fenomenlerine aittir. Cumhurbaşkanı yeni Anayasayı ilk kez gündeme getirdiğinde, başkanlık sistemini “istikrar” ve “kuvvetler uyumu” ile temellendirdi. Ocak 2015 tarihinde kabineyi Anayasa’nın 104. Md. yetkileri kapsamında toplayan ve başkanlık provasını gerçekleştiren Erdoğan, kamuoyuna fiili bir başkanlığın mümkün olduğunu resmetmeye çalışmıştı. Nitekim çoğu siyasetçinin atladığı nokta, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karar verildiği günden itibaren Türkiye’de fiili yarı-başkanlığa geçildiğiydi.

Şöyle ki, Fransa’da V. Cumhuriyet sisteminde, cumhurbaşkanının merkezi rolünün meşruiyeti, doğrudan genel oy tarafından seçilmesinden kaynaklanır. Fransız modelinde Cumhurbaşkanı “anayasa’nın koruyucusu olma”, “hakemlik rolünü üstlenme”, “ülke bütünlüğünün ve anlaşmalara saygının teminatı olma rolü” gibi konumlara sahiptir (O. Karahanoğulları, 2004). Başkanın ve başbakanın varlığını sürdürmesi itibariyle Fransız modeli, Türkiye’deki model ile örtüşür.

Öte yandan, Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum’un “Yeni anayasa ve başkanlık sistemi iç içedir, bütündür” veya Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “İnanıyorum ki eninde sonunda başkanlık sistemine geçeceğiz” gibi açıklamaları niyet beyanıdır. İktidar partisi anayasa mutabakat görüşmelerini başkanlık idaresine götürmek için başlattığını açıkça dile getirmektedir. Buradaki illiyet ıskalanmamalıdır: Liberal sistemde anayasalar, devletin kuruluşunu, örgütlenişini, iktidarın yapısını düzenleyen kurallar bütünüdür; hükümete ilişkin tartışmalar başkanlık sisteminde dek uzanır. AKP’nin yeni anayasa ve başkanlık sistemini “organik bütünlük” içinde ele alması varsayımsal değildir. En fazla sayıda milletvekiline sahip olması, referandum için milletvekili transfer edecek ortamı hazırlaması, devlet imkânlarını seferber edebilmesi nedeniyle varsa bir “demokratik anayasa” umudu, başkanlık zincirine bağlanmıştır.