Derinleşmiş ‘çoklu iç çatışma’ provası içindeyiz epey zamandır. Çoklu iç çatışma olarak tanımladığım şey, toplumsal ve politik gerilim hatlarının tümünün harekete geçirildiği ve bu hatlar üzerinden planlanmış ya da spontane mikro çatışmaların yoğunlaştığı tehlikeli bir süreç. İç savaştan farklı çünkü memleketin bütününü aynı anda etkileyen tek bir çatışma hattından ziyade etno-politik ve dini-kültürel çoklu çatışma zeminine işaret ediyor. Hedefinde doğrudan yalın anlamıyla yaşam ve farklı yaşam tarzları var. Tecrübe edilen çatışmaların ölçeği birbirinden çok farklı. Kürt coğrafyasında olduğu gibi ağır ve geniş cepheli olanı da var; ‘ramazan baskınları’ gibi dağınık ve ‘düşük profilli’ olanları da. Ancak tümü şimdi olduğu üzere eşanlı ya da peşi sıra harekete geçtiğinde faşizmin çöreklenmesini sağlayacak birikime sahipler. 

Bu çatışmanın fitilini yakan belli elbette ancak sahadaki tüm aktörler aynı netlikte değil. ‘At izi, it izine karışmış’ denir ya tam öyle. Ortada İslamcı çetelerden milliyetçi gruplara iktidar himayesinde ya da göz yummasıyla çoğalan irili ufaklı birimler var. Bazıları partiyle resmi bağlantısı olmayan fakat liderlerinin ya da yönlendiricilerinin partililerle dolaylı ilişkiler kurduğu örgütlenmeler. Kimi zaman dini bir vakıf kimi zaman yardımlaşma derneği kimi zaman da mahalle örgütü olarak kendilerini tanımlıyorlar. Bazıları da mevcut siyasi iklimden nemalanıyorlar. İktidarın çeperinde faaliyet gösterip yakıp yıkanlar cezasızlık zırhı ile korununca hatta ödüllendirilince (bkz. Hürriyet saldırısı) cesaretlenip kendilerine ‘vazife’ biçiyorlar. 

İktidar, 2013 Haziran direnişlerinden ve sonra da 6-8 Ekim olaylarından kendine ‘ders’ çıkardı. Bu dersin daha fazla demokrasi değil daha fazla baskı olduğunu biliyoruz. Sokaktan gelebilecek bir başkaldırıya karşılık meydanları polis ve askerle tahkim etmek bu işin bir parçasıydı. Bir yıldır devam eden savaş atmosferi tahkimata ‘meşruiyet’ kazandırdı. Bir de meselenin ‘sivil’ yanı var. Gezi zamanı gördüğümüz palalı, sopalı irili ufaklı gruplar kendilerinden ‘bekleneni’ yapamamıştı! Çünkü direniş çok kuvvetliydi. Sonrasında Doğu Türkistan için sokağa sürülen milliyetçilerden tutun da Rus konsolosluğu önündeki protestolara uzanan olaylar sokağın sağcı kitleye sipariş usulü teslim edilmesi girişimiydi. Taşeronluk vazifelerini tamamlayıp şimdilik sahadan çekildiler. Fakat tüm bunlar gösterdi ki henüz tek merkezden yönetilen paramiliter güçler biçimlendirilip sahaya inmese de onlar gelene kadar boşluğu doldurmaya aday olanlar çok! 

Tüm bunlar olurken memleketin demokrat, özgürlükçü mahallelerinde oturanlar, bu yangının kendi konforlarını tehdit edecek kadar büyük olduğunu görmedi, bugün ne kadar görüyor meçhul. Muhtemelen CHP’li bir belediyenin ilçe sınırları içinde yaşayan, seküler yaşam tarzını sürdüren, çocuklarını az sayıdaki laik ve demokrat okullara gönderen küçük burjuvazi ‘bununla yetinmeyi’ ve mutlu olmayı ‘öğrenmişti’. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demese de olanı biteni sineye çekiyordu. Fakat geri çekile çekile sınır evin kapısına kadar dayandı. Önce mahalledeki okulun müdürü değişti, iktidar yanlısı bir idareci geldi. Sonra öğretmenler değişti yetmedi okul ‘statü’ değiştirip İmam Hatip oluverdi. Çocukların oynadığı parka mescit yapıldı, mahalledeki kamu arazisi yandaş müteahhide peşkeş çekildi. Ya sonrası? Eve çekilmeden bir önceki aşama eş dostla zaman geçirilen yakındaki mekânlardı. Şimdi onlar da kuşatma altında. Artık mahallenizde de özgür değilsiniz! 

Orta sınıf konformizmden üretilen stratejilerin ya da küçük burjuva taktiklerinin yaşam alanlarını koruma kapasitesi sıfırlanmıştır artık. Eski ‘steril’ yöntemlerle kamusal alana sahip çıkamayacağımızı anlamak zorundayız. Sizi diri diri yakmakla tehdit edenlerin kol gezdiği bir zaman diliminde evlere çekilerek ömrünüzü uzatamazsınız. İslamcı otoriterizm ya da şovenizm ile “dokunan” gençler çoğalırken, esnafa “polis, savcı” vazifesi verilirken çocuğunuzu yurt dışı planları yaparak kurtaramazsınız. Yaşam alanızı güvence altına almak için iktidar değişmesini bekleyemezsiniz. Bugün harekete geçmeniz gerekir. Pozantı’da Alevilerin pikniğine saldıranla Cihangir’de eli sopayla mekân basanın, madenci tekmeleyenle Kütahya’da Kürt işçileri linç etmek isteyenin aynı siyasi iklimin farklı örnekleri olduğu görürsek savunma hattını da doğru bir yerde kurarız yoksa tek tek avlanırız.