Yargıçlar Sendikası Başkanı Mustafa Karadağ “Şimdi kavga ediyorlar, yarın barışırlarsa bu bir sürpriz değil. Cemaatin asıl isimlerine dava açılmadı zaten. Cemaatçilerin önde gelenleri itirafçı oldu ya da kaçtı. İtirafçılar nasıl dışarıda ben bunu anlayamıyorum?” dedi.

“EN ÇOK TUTUKLAMA YAPANLAR TERFİ ETTİRİLİYOR”

Yargıçlar Sendikası Başkanı Karadağ, yargıçlarla ilgili önemli bir iddiada bulundu.  Karadağ “Biliyor musunuz, bugün Sulh Ceza yargıçları arasından en çok tutuklama yapanlar terfi ettiriliyor, az tutuklama kararı verenler ettirilmiyor ya da tahliye kararı verenler görevlerinden alınıp başka görevlere veriliyorlar”  dedi.

“CEMAATLE BARIŞIRLARSA SÜPRİZ OLMAZ”

AKP ile cemaatin Türkiye’yi bugünkü haline getirdiğini ifade eden Karadağ hükümetin cemaatle barışabileceğini söyledi. Karadağ “Beraber yaptılar, şimdi kavga ediyorlar, yarın barışırlarsa bu bir sürpriz değil. Cemaatin asıl isimlerine dava açılmadı zaten. Açılan davalar genellikle kolay davalar, tankın üstünde yakalanan askerler ve binanın önünde çatışanlar gibi… Cemaatçilerin önde gelenleri itirafçı oldu ya da kaçtı. İtirafçılar nasıl dışarda ben bunu anlayamıyorum?” diyerek tepkisini dile getirdi.

Mustafa Karadağ’ın Birgün  gazetesinden Meltem Yılmaz’a verdiği söyleşi şöyle:

– Siz, Türkiye’deki yargı ortamını FETÖ’den bu yana eleştiren bir isimsiniz. Son olarak hükümeti eleştiren bir yazı kaleme aldıktan sonra, Ankara’dan Urfa’ya sürüldünüz. Bu süreç nasıl işledi, bizimle paylaşır mısınız?

26 Mayıs günü “Majestelerinin Yargısı” adıyla yayımlanan yazımdan sonra, Urfa’ya tayinimi öğrendim. Ancak daha öncesinden de zaten HSK’nin böyle bir niyeti varmış. İlginç olan, bir o kadar da artık Türkiye’nin olağanı hale gelen, hakkımdaki atama kararnamesi yayımlanırken fikrim sorulmadı, onayım alınmadı, dahası bu atama için hiçbir gerekçe gösterilmediği gibi bir soruşturmaya da bağlanmadı. Bu kadar siyaset ile iç içe girmiş bir yargı sisteminin içinde sadece eleştirdiğimiz, yargı bağımsız, hukuk üstün, yargıç teminatlı olsun, örgütlenme hakkı ve ifade özgürlüğü korunsun dediğimiz için, bağımsızlık ve tarafsızlık gerçek anlamda gerçekleşsin, yaşama geçirilsin dediğimiz için görev yerimiz değiştiriliyor, sürgün ediliyoruz. Adalet talepli örgütlü mücadelemiz engellenmek isteniyor ve Sendika merkezinden uzaklaştırılıyoruz. Bu yapılan, hem yargıçlık teminatı bakımından hem de sendikal yasalar açısından, bütün ulusal ve uluslararası hukuka aykırı. Dahası ben 30 yıllık yargıcım, bunun 18 yılında da birinci sınıfım. 30 yıllık, birinci sınıf bir yargıcın Ankara’dan Urfa’ya atanması için ciddi bir sebep olması gerekir. Ama bugün kimse bir sebep gösterme gereği dahi duymuyor ve asıl tehlikeli olan kısmı da burası.

– Bir başka deyişle, FETÖ’nün yargıda açtığı hasar, derinleşerek devam ediyor…

Elbette.Türkiye herkesin bildiği gibi çok enteresan bir dönemden, bir Fethullah Gülen cemaati felaketinden geçti. Ama öncelikle şunu hatırlayalım: cemaat, yargı alanında bu devlete nasıl yerleşti? 2010 yılında çoğunluğu cemaat üyesi bir HSYK, hükümet eliyle oluşturuldu, öyle yerleşti. 2010’dan itibaren Türkiye yargısında ve o Silivri davaları dediğimiz davalarda sahte deliller üretildi ve buna göre mahkûmiyetler kuruldu, insanlar yıllarca tutuklu kaldı, içerde ve dışarda hayatını kaybedenler oldu. Bunları destekleyen de, bu savcıların arkasındayız diyen, makam arabasını veren bu hükümetti. Şunu da belirtmekte fayda var, o davaların sebebi derin devleti ele geçirmekti ve geçirildi. Şimdi, bugüne geldiğimizde, o kumpas davalarının savcıları ve sahte delillere göre karar veren yargıçları şu ana kadar hiçbir şekilde soruşturulmadığının ve böyle bir niyetin de olmadığını görüyoruz. Bunun karşılığında 17-25 Aralık sonrası soruşturmasını yapanlar soruşturuluyor. Dolayısıyla, 2010’dan bu yana, siyasi iktidar bir şey ya da siyasi iktidara paralel yargı bir şey söylediği zaman, bunun yargı içinde gerçekleştiğini gördük. Bu çok acı verici bir olay. Dahası, sizin de dediğiniz gibi, cemaatin yargıda başlattığı hasarı hükümet derinleştirerek sürdürüyor.

– Bu sürecin toplumdaki karşılığını nasıl gözlemliyorsunuz?

2010’da yargıya ve adalete güven endeksi yüzde 60’ın üzerindeydi. Gülen cemaatinin kumpas davalarından sonra yüzde 20’lere inmişti. Ve son olarak geçen yıl yayımlanan bir istatistikte, yargıya olan güven yüzde 3’tü. Şu an tahminim yüzde 0 düzeyinde çıkacaktır. Zira Türkiye’de artık herkes, hiçbir hâkimin, hiçbir savcının siyasi iktidarın lafından çıkamayacağını biliyor. Türkiye’de hâkim ve savcılar verdileri kararlarda hiçbir şekilde bağımsız değiller, olamazlar. Biliyor musunuz, bugün Sulh Ceza yargıçları arasından en çok tutuklama yapanlar terfi ettiriliyor, az tutuklama kararı verenler ettirilmiyor ya da tahliye kararı verenler görevlerinden alınıp başka görevlere veriliyorlar. Oysa bizim Anayasamızda da var, terfi ettirilerek dahi hâkimlerin görev yerleri değiştirilemez.

– Yani şu an Türkiye’de en hukuksuz alan hukuk. Toplumda yargıya güvenin sıfırlandığını söylediniz, bunun günlük yaşama yansımalarını nasıl anlatırsınız?

Öncelikle şunu bilmek gerekir, bizim yargıçlık teminatı ilkemiz, yargıç için değil halk içindir. Zaten yargı bağımsızlığına ilişkin bütün düzenlemelerin muhatabı halktır. Çünkü halk, bir mahkemeye müracaat ettiğinde mutlaka adil bir karar verileceğini bilmelidir. Ve adil karar vermenin yolu da güvenceli, bağımsız ve tarafsız yargıçlıktan geçer. Ama düşünün, kendi hakkını arayamayan, kendisi adil bir hukuk rejimi içinde olmayan bir yargıç nasıl adil bir karar verebilir? Sürekli tehdit altındaki bir yargı nasıl bağımsız karar verebilir? Fatih Sultan Mehmet,“adalet giderse devlet gider demiş”. Biz, Fatih Sultan Mehmet’i yere göğe sığdıramıyoruz ama 600 yıl önceki sözünü yaşama geçirmiyoruz, bu nasıl bir çelişki? Şimdi sorunuza, yargıya olan güvensizliğin günlük yaşama yansımasına gelelim… İnsanlar mahkemeye gitmiyorlar artık. Ben kendi şahsım için konuşayım, ben de gitmiyorum, şikayetçi olmuyorum. Çünkü bu sistem suç soruşturması yapmıyor. Bir adalet üretecek mekanizma kalmadı.

Öte yandan, artık duruşmalarda insanlar yargıçlara karşı çok ölçüsüz, onların kişiliğini, itibarını yok eden söz ve davranışlarda bulunuyorlar. Adaletsiz ve eğitimsiz bir ülkenin geldiği yer burası, çocuklara vermemiz gereken değerler eğitimini veremiyoruz, şu an Türkiye’de sıfır yaşından 100 yaşına kadar kimsede bu değerler kalmadı. Böyle bir dönem daha önce yaşanmadı. Örneğin bundan 15 yıl önce hastanede sıra beklerken doktoru dövmeyi kimse düşünmezdi.

– Hekimler, akademisyenler, hâkimler… İktidarın, eğitimli kesimi sistematik olarak hedef göstererek nefret odağı haline getirme çabası sonunda başarıya ulaştı, öyle mi?

Ne yazık ki öyle. İktidar temsilcileri mitinglerde “eyyy hocalar, eyyy hâkimler, eyyy doktorlar” diyor. Bunu televizyondan izleyen yurttaş da gittiği yerde aynı şeyi söylüyor. İnsanlar, kendi öğretilmiş ahlaklarıyla, hukukun koruduğu müesseslere şiddetle saldırıyorlar. Örneğin bir kadının, ailenin geçimine katkıda bulunma sorununu konuştuğumuzda bir kişi kalkıp “ne demek istiyorsunuz, kadın çalışır mı” diye bize saldırabiliyor. Bu noktaya geldik. Eskiden çok duymadığımız bir cümle artık en çok karşılaştığımız soru oldu: “Sen kimsin?”. “Ben mühendisim” diyor kişi, karşısındaki bu defa da “olduysan ne olmuş?” diye soruyor. Bu ne demektir? Bu, dediğiniz gibi, yoğun emeği ve eğitimi reddetmektir. Bu 15 yılda Türkiye’ye verilen hasar çok büyük, bu hasarı tamir etmek de artık çok zor. Bu nedenle bugün Türkiye’de hiçbir şey güvencede değil.

– FETÖ yargılamalarına gelirsek… Bir yanda zengin işadamlarının tahliye edilmesi, bir yanda meclis komisyonundan çıkan raporun cemaatin siyasi ayağını görmezden gelmesi, bir yanda da cemaat ile hükümetin barışma görüşmeleri yaptığı iddiaları… Siz ne düşünüyorsunuz?

AKP ile cemaat zaten Türkiye’yi birlikte bu hale getirdi. Beraber yaptılar, şimdi kavga ediyorlar, yarın barışırlarsa bu bir sürpriz değil. Cemaatin asıl isimlerine dava açılmadı zaten. Açılan davalar genellikle kolay davalar, tankın üstünde yakalanan askerler ve binanın önünde çatışanlar gibi… Cemaatçilerin önde gelenleri itirafçı oldu ya da kaçtı. İtirafçılar nasıl dışarda ben bunu anlayamıyorum? Bunlara en azından dava açılması lazımdı, bu insanlar daha sonra itirafçı olduğunda “bu çetenin ortaya çıkmasında katkıları olduğu için yasanın korumasından yararlandırdık” denilmesi lazımdı. Bakıyorsunuz, bu kadar hâkim ve savcı tutuklu ama bunları mesleğe alan terfi ve tayin ettiren HSYK üyeleri dışarda. Öte yandan cezaevinde kanserle mücadele eden insanları cezaevinin merhametine terk ederken İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın damadının bir özel hastanenin görülmeden verilen raporuna istinaden tahliye etmek de topluma şu mesajı vermektir: Kürkün varsa tahliye edilirsin, yoksa içerde kalırsın. Dahası, artık toplanacak delil de kalmadı ama ortada halen bir iddianame yok. Ve şu an konuşulan şey, bu davaların açılması için bir makamın bir ilke kararı alacağı ve savcıların da her yerde bu alınan ilke kararına uyarak dava açacakları…

– Yargıda FETÖ’nün yerini Süleymancılar, Menzilciler, Hakyolcuların aldığını söylemiştiniz. Bugün gelinen aşamada durum nedir?

Her şeyden önce seçim yasasında, bir seçimde aday olan hâkim ve savcıların mesleğe geri dönemeyecekleri yazıyor. Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda da hüküm var ve diyor ki: “siyasi partiye girenlerin meslekten ilişiği kesilir”. Fakat şimdi, Türkiye’de, AKP ilçe yöneticileri gibi, günlük siyasetin içine girmiş, tavrını belli etmiş kişiler hâkim olarak alınıyor. Daha önce seçimlere girmek için aday olmuş, seçilememiş ya da aday yapılmamış yargıçlar, bu dönemde mesleğe yeniden alınıyor. Düşünün, siyasetçi kimliğiyle “bunlara şöyle yapılmalıdır” diyen bir insan yargıç olduğunda nasıl adil karar verecek diye düşünmez misiniz? Yargıda önceden feyz alınan ulema Gülen cemaatinin ulemalarıydı, bugün ise “şimdi hangi ulema var” diye soruyoruz. Bunu sormak durumunda kalıyoruz, çünkü neticede yargı içinde ulemadan, tarikatlardan bahsediyoruz. Biri diğerinin yerine geçiyor. Yargı camiası içinde hâkim ve savcılardan biri bir yere atandığında, Hakyolcu, Süleymancı, Menzilci, fark etmez; hangi tarikata bağlı olduğu konuşuluyor.

“YARGI SİYASİ İKTİDARIN EMRİNDE OLACAK” 

2010’dan beri önceden HSYK olan HSK’nin oluşumu siyasi iktidarın iradesine bağlandı. Daha önce siyasi iktidarın desteklemesi ile de olsa, seçim sonucunda bu sonuçlar alınıyor idi. Şimdi doğrudan, siyasi iktidar temsilcisi ve partili cumhurbaşkanı tarafından belirlenen bir HSK olacak. Bundan sonra yargı tamamıyla siyasi iktidarın emrinde olacak. Meclis’te yapılan seçimlerden önce, HSK adaylığı için başvuran insanların içinden seçilecek kişilerin kim olduğu kulislerde dile getirilmişti. Ve komisyondan da bu kişiler geçti, arkasından Meclis Genel Kurulu’nda AKP ve MHP’nin katılımıyla HSK üyeleri belirlendi. Bir adayın Meclis’te seçilme yeterliliğine sahip oy alması diğer adayların ise 5- 10 oyda kalması ve bu seçilenlerin de daha önce ismi telafuz edilen insanlardan olması çok ilginç. Bu kadar tesadüf ancak delil olur.