Söyleşi: Dilara İlbuğa

Haftanın Dosyası’nda basın özgürlüğünü tartışmaya devam ederken bugünkü konuğumuz gazeteci Ünsal Ünlü. Ünsal Ünlü, her sabah kendi periscope hesabından yayın yapıyor ve gündemi yorumluyor. Ünlü ile yeni iletişim teknolojilerini ve AKP ile dönüşen medyayı konuştuk.


Genel bir soruyla başlayalım dilerseniz. AKP döneminde medya en çok tartışılan alanların başında geliyor. Bu dönemde medyanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ben 1989’da TRT haber merkezinde bu işe başladım. Bugün TRT yandaşlığın en önemli yeri olarak gösteriliyor. Ben o dönem 1989 döneminde orada çalışırken bile bu kadar yandaşlık yoktu.

3 Kasım 2002 seçiminde ben NTV’de çalışıyordum ve o gün CNN Türk ile birlikte AKP’yi izliyorduk. O zaman Tayyip Bey bizi Balgat’taki eski parti binasında odasına çağırmıştı ve makamında çok yoruldunuz diye ağırlamıştı. Benim aklıma nereden nereye geldik diyince hep bu örnek geliyor.

Bu biraz medya patronlarıyla da alakalı tabi. Medya bütün dünyada sorunlu, sıkıntılı bir alan. Gazetecinin esas işi patronu kızdırmaktır. Patron kızar ama gazeten o kadar dürüst haber yapar ki bu tolere edilir. Artık medyadaki tasfiyelerle birlikte öyle noktalara gelindi ki son 15 yılda, patronlar artık hiçbir şeye kızmak istemiyor. İtiraz edebilecek herkes tasfiye edildi. Bugün tasfiye olanların çoğu bu düzen oluşturulurken destek verdi. Geçmişte pek çok büyük kalem Cengiz Çandar, Hasan Cemal gibi yazarlar bu taşlar döşenirken görmezden geldiler. İşin nereye gidebileceğini göre göre itiraz etmediler.

‘Kandırılmadılar’ yani değil mi? 

Bu lafa asla inanmıyorum. Devlet yönetiminde kandırılma olmaz. Türkiye darbeleri yaşamış bir ülke. Talat Aydemir döneminde 60 ihtilalinden sonra, Talat Aydemir’in idamıyla gelinen süreçte mezarına yazılan yazıdır bu; “Harbiyeli aldanmaz”. Darbeyi yapan adam bile aldanmamayı biliyorsa, devleti yöneten adam hiç bilmez.  Ya da şöyle; o gün aldananlar bugün siyasi fikir beyan etmeyecekler çünkü onlar aldanabiliyorlar demek ki. Ama hala fikir beyan ediyorlar.

Peki AKP’den önce medyada bu kadar keskin bir ayrım var mıydı? Hem meslektaşlar arasında hem de sektörde? 

Aslında buradaki en önemli kısım meslektaşlar arasındaki çözülme. Çünkü bu örgütlenmeyi de çözüyor. Bir yaranma kültürü, savaşı başladı Türkiye’de. Bu “beyefendi”ye yaranma kültürü her zaman vardı ama bugün iyice arttı. “Beyefendi”nin adı değişiyor ama tavır değişmiyor. Bu son dönemde durum iyice acıklı oldu. Çünkü beyefendi konuya ya bendensin ya da değilsin diye başlıyor. O nedenle beyfendiden yana olanlar daha da keskinleşmek zorunda. Bu da tabi bir takım eski arkadaşlıkların bitmesine neden oluyor. Benim de şu anda gördüğüm zaman elini sıkmadığım 20 yıllık arkadaşlarım var çünkü bu süreçte yaptıkları affedilir şeyler değil. Burada bireysel bir şeyden bahsetmiyorum, bu dönemde yapılanlar mesleğe ihanettir. Mesleğin bu hale gelmesi döşedikleri taşlar yüzünden .  bir takım adamlar gazeteciliğin mesleki etiğine bağlı kalırken diğer kısım beyefendi ne isterse yapıyor. İşte keskin ayrım dediğimiz şey bu.

Artık sektörde sansürden ziyade otosansürün geliştiğini söyleyebilir miyiz? 

Mesleklerin güvenilirlik sıralamasında gazetecilik sürekli kan kaybediyor. Çünkü tam da söylediğiniz gibi otosansür mekanizması oluştu Türkiye’de. Artık baskı yapılmasına gerek yok, artık medya sahipleri daha haberin yapım aşamasında habere müdahale ediyorlar, durduruyorlar. Bunun bugünlerdeki en net örneği; İsmail Kahraman’ın “laiklik anayasada olmamalı” sözleri iktidara yakın gazetelerde haber olarak yer almadı. Çünkü herkes Cumhurbaşkanı’nın tavrını bekledi. Cumhurbaşkanı ne diyecek acaba diye. Haberin orijinali yok ama üzerine değerlendirme yazıyor adamlar. Haberin orijinali yok, üzerine değerlendirmesini yazıyor adamlar. Haber yok ortada, yazmadınız ki siz İsmail Kahraman’ın sözlerini. Neyin değerlendirmesini yazıyorsunuz? Herkes şunu düşünüyor; beyefendi kızarsa sıkıntı olur.

Yaşanan bu baskı ve sansür ortamında yeni iletişim teknolojileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Sizce bu özgürce haber yapmaya ya da sesimizi duyurmaya yarıyor mu? 

Yarıyor tabii ama internette de yapsan, periscope üzerinden de yapsan bedeli var. Mesela benim açımdan bedeli şu, ben şu anda her sabah yaptığım yayınlarla merkez medyada bundan sonra da iş bulamama ihtimalimi arttırıyorum. Çünkü merkez medya dediğiniz şey şu muhalif insan çalıştıramıyor, çalıştıramayacak da. Bunun bedeli bu. Ama şöyle de bir güzelliği var tabi, ortaya çıkıp şunu rahatlıkla söyleyebiliyorsun, ya kardeşim sen ne söylersen söyle, sonuçta ben senin söylediklerinin doğru olmadığını biliyorum, ayrıca bundan korkmuyorum. Bu sana ne sağlıyor, bak bu adam dürüst. Evet dürüst de, o dürüst adamın da bir şekilde yaşaması lazım. Nasıl yaşayacak bu insan, sadece gazetecilik yapmak istiyor. Arzum bu, işimi seviyorum. Nasıl yaşayacaksın, alternatif işler bulmak zorundasın. Bu iş de tırnak içinde senin medya etiğine de aykırı olmamalı. Çünkü öyle bir inancın var, insanlara bunu anlatıyorsun. Benim açımdan söylüyorum. O zaman iki kat zorlaşıyor. Onun için de ayrım daha da keskinleşiyor.

Ben şöyle düşünüyorum; bu günler de geçecek. Bunu hiç unutmamalı. Bu geçtikten sonra kişinin kendisine vereceği hesap önemli.

7 Haziran’dan sonraki sürecin Türkiye’de bir dönüm noktası olduğu yönünde görüşler var. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

7 haziran ile 1 kasım değil, 2 kasım arası medya tarihinin çok önemli dönüşümüdür. Çünkü 7 haziran seçimleri yapıldıktan 1 gün sonrası 8 haziran sabahı herkesin yüzü gülüyordu Türkiye’de uzun süredir ilk kez herkesin hatta  AKP’lilerin de yüzü gülüyordu. Özellikle bu güç zehirlenmesinin farkında olan Türkiye’de samimi dindarların da yüzü gülüyordu. Ama Devlet Bahçeli Türkiye’yi öyle bir krize soktu ki…Adını söyleyerek de ifade ediyorum bunun tek müsebbibi Devlet Bahçeli’dir.

2 kasım sabahına uyandığımız gün Türkiye’de medya falan kalmadı, bitti o gün. İnsanlarda şöyle bir inanç yerleşti, artık bir şey olmayacak, bitti. Artık sonuna geldik. Medyada çalışıyorsan yer bulamazsın, bir iş yerinde çalışıyorsan sıradan, hele de devletle bağı olan bir yerde çalışıyorsan artık sesini çıkartma şansın kalmadı diye düşünmeye başladı herkes.

Türkiye’de bu umutsuzluğun yerleşmesi sürecini maalesef medya yaptı.

Şunu hatırlayalım, ben yayınlarımda çok dalgasını geçtim. 7 haziran seçimleri oldu, 1 hafta sonra Yeni Şafak Gazetesi öpüşüp barışalım, her şeyi unutalım kampanyası başlattı. Ve benim etrafımdan da pek çok arkadaşım tamam oldu yaşandı bir şeyler hadi unutalım diye kampanyaya destek verdiler. Ben de o zaman çıkıp dedim ki tamam hadi barışalım. Ne zaman bitti kampanya biliyor musunuz, 2 kasım sabahı. Çünkü iktidar tekrar gücü eline geçirince şunu söyledi; ben yine güçlüyüm ki niye barışayım seninle.

AKP’nin toplumu da dönüştürdüğüne, saldırgan bir kitle yarattığına inanıyor musunuz? 

Chomsky çok anlatır mesela bu hikayeyi. Ve bence de doğru anlatır. Medya aynı zamanda toplum yaratıcılarından bir tanesidir. Bir haberin yeniden yaratılma süreci, haberin sokakta toplanıp yeniden, farklı bir gerçekliğe dayanarak yaratılma süreci tam da bunu anlatır işte. Türkiye’de yayımlanan 15 ana akım gazetenin, 10 hatta 12 tanesinde Meclis Başkanı böyle bir şey demedi haberine yer verirseniz, diğer 3 taneyi okuyanlar o kadar azınlıkta kalır ki toplumda gerçeklik sıyrılıp bambaşka bir yere gelir.

Toplum bu evrilmeyle birlikte öyle bir noktaya geldi ki şu anda, Kilis’te yaşananlar hakkında kimse itiraz etmiyor mesela. Yani düşünsene bir devlet yöneticisi, devlet yöneticiliği ciddiyetinden falan geçtim, ilkokul 5. Sınıfta fen dersi görmüş bir adamın söylemeyeceği laflar söylüyor. Ve kimsenin sesi çıkmıyor. Kimsenin ölmediği görülünce, medya unutuyor.

Evet artık toplum görmüyor, toplum sadece kendine gösterileni görüyor, bundan da çok rahatsız olmuyor. Onun için de 17-25 Aralık operasyonu yapılıyor. Bir grup da diyor ki yok ya hırsızlık falan yok ortada. Halbuki o da biliyor. Çalınan çırpılan paraları o da görüyor. Ama şu rahatsızlığı yaşamak istemiyor. Şimdi bunları konuşursak hayatımız bambaşka bir yere gidecek. Hiç bozmayalım ortalığı, öyle kör topal devam ediyoruz işte.

Siz uzun yıllar muhabirlik yaptınız, mesleki açıdan, zaten muhabirlik zor bir iş, nasıl değişti sizce AKP döneminde gazetecilik, değersizleşti mi mesela? 

Elbette çok değersizleşti. Muhabir ruhunu kaybetmemek için yaptığın haberin dişe dokunur, yani yayınlanır olması lazım. Şimdi haberi yayınlanmayan muhabir niye çalışsın ki. Ne yapacak yayınlanmayan haberi? 1 olur, 3 olur, 5 olur. Yayınlanmayacaksa motivasyonun kayboluyor. Ben muhabirlik mesleğini çok seviyorum. Yani Ankara’da kapısında beklemediğim kamu kurumu kalmadı benim yıllar içinde. Ama çok güzel bir şey, çok tecrübe kazandırdı bana. Muhabirlik bizim işimizin temeli. Onu kaybettiğin anda yıkılırsın zaten, biter. Muhabirlik bu işin temeli, muhabirliğin bir tane motivasyonu var, eline sağlık denilmesi gibi. Ama medya merkezleri, basın merkezleri çok değişti. Basın bültenleri yayınlanıyor. Bugün bakanlık bir şey yayıyor örneğin; İzmit köprüsüne bağlantı yolu açıldı, şu kadar ton çimento kullanıldı, bu kadar ton çelik konstrüksiyon yapıldı diye. Tamam da bu mimarlık fakültesinin işi beni ilgilendirmiyor ki. Oranın yapımında kaç işçi kaza geçirdi, kaç kişi öldü, yapımı için ne kadar ağaç kesildi, doğru deniz akımı kullanıldı mı, balık popülasyonu ne oldu, gazeteciyi bu ilgilendirir, kalanı hikayedir. Artık genel olarak eksik olan bu.