Türkiye dış politikada son yıllarda daha da belirgin hale gelen bir tıkanma ve yönünü bulamama sıkıntısı ile bocalamaktadır. Bu sıkıntının başlıca sebeplerini, AKP iktidarının Türkiye’nin kapasitesi ve tarihsel birikimine tezat tercihleri, dış politika uygulamalarında görülen sapmalar ve yapılan hatalar oluşturuyor. Dış politika tercih ve uygulamalarıyla ilgili yapıcı eleştirilerde bulunanlar ise belli bir görüşün savunucusu olmakla itham ediliyor ya da Türkiye’nin çıkarlarını düşünmemekle suçlanıyorlar. Böylece, hataların üzerinin örtülebileceği, gözler önüne serilmesinin önüne geçilebileceği sanılıyor.

Türkiye’nin dış politikasında üç temel alanda belirgin bir tıkanıklık mevcut: Ortadoğu ve Suriye, ABD ile ilişkiler, Avrupa ve Avrupa Birliği ile ilişkiler. İlginç olan, bu üç temel alanın ortak paydasını da aslında Suriye sorunu oluşturuyor ve Suriye diğer iki tıkanmanın yaşandığı dış politika sıkıntılarının belirleyicisi olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya bakışında AKP dönemi ile birlikte belirgin bir dönüşümün yaşandığı, Türkiye’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerinde tarafsızlık ilkesini yitirerek dengeli bir dış politika uygulamasından uzaklaştığı artık geniş kabul görüyor. Ancak bu dönüşüm, 2010 sonunda başlayan Arap isyanlarıyla ve özellikle Suriye sorununun ortaya çıkmasıyla birlikte daha da keskinleşti ve belirginleşti.

2011 yılında Suriye sorununu Türkiye’den başka hiç bir ülkenin çözemeyeceği, Suriye’de Esad yönetiminin de kısa zamanda yıkılacağı zannediliyordu. Aradan sekiz yıl geçti. Bugün Türkiye, Suriye sorununun çözümünde oyun kurucu ve yapıcı bir aktör olarak algılanamadığı gibi, Esad’ın da yerinde kalıcı olduğu anlaşıldı. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ortadoğu’ya bakışını akılcı, yapıcı, bölgenin huzur ve barışını gözetici, komşuların ve bölge ülkelerinin iç işlerine karışmaktan kaçınan, uluslararası hukuka dayalı, adil ve eşitlikçi bir anlayış temelinde yeniden kurgulamak ve diplomasiye yeniden işlerlik kazandırmak gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde, Türkiye’nin ne bir örnek bölge ülkesi olabilmesi mümkün, ne bölge barışına katkı sağlayabilen bir kolaylaştırıcı olması…

Türkiye’nin Ortadoğu ile ilgili yaklaşımının ve Suriye politikasının ABD ile ilişkileri olumsuz etkileyen unsurları ise sanıldığından daha karmaşık. Her ne kadar AKP iktidarı, Suriye’de IŞİD ile mücadelede ABD’nin Suriye’li Kürtlerle işbirliğini tercih etmiş olmasını öne çıkarmaya çalışsa da, ABD-YPG işbirliği, Türkiye ile ABD arasındaki olumsuz gidişin Suriye bağlamındaki dosyalarından sadece birini oluşturuyor.

Türkiye’nin Astana süreci adı altında başlayan ve Soçi süreci adı altında süren, Rusya ve İran ile yakınlaşmasına ve Suriye sorununun çözümünde bu üçlü işbirliği içinde öne çıkmasına yol açan davranış biçiminin, Türkiye-ABD ilişkilerine nasıl bir etki yapmış olabileceği hiç düşünülmüyor. Biz, kendi açımızdan ABD’nin YPG ile işbirliği yapmasını müttefiklik ilişkileri ile bağdaşmayan bir davranış olarak görüyoruz. Ama ABD’nin yaptırım uygulamakta olduğu iki ülke olan Rusya ve İran ile kendi müttefiki Türkiye’nin yakın ilişkiler içinde bulunmasının ABD’de nasıl bir algı yarattığını tartışmaya bile değer bulmuyoruz. Üstelik, bu algının Rusya’dan S-400’lerin satın alınması ile daha da olumsuzlaştığını, konunun Türkiye-ABD ilişkilerinin de ötesine geçerek bir NATO güvenliği sorununa doğru evrildiğini de anlamayı reddediyoruz. Bu tutum, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığını düşünenlere yönelik ‘Amerikancı’ ithamıyla birleşince Türk Dış Politikasında bir kör nokta oluşması kaçınılmaz oluyor.

Türkiye’nin Batı’yla mesafelenmesi bağlamında, Avrupa Parlamentosu’nda (AP) yaşanan son gelişmeler de büyük önem taşıyor. Bilindiği üzere, AP Dış İlişkiler Komitesi Avrupa Parlamentosu’na bir karar tasarısı sundu. Tasarıda, AP’nun Avrupa Birliği Komisyonu’na Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını tavsiye etmesi isteniyor. Karar 47 olumlu, 7 olumsuz oyla alındı. AP’nun da bu kararı ağırlıklı şekilde desteklemesi ve bu tavsiyeyi onaylaması bekleniyor. Bu onay muhtemelen 26 Mayıs’ta yapılacak olan AP seçimlerinden önce verilecek ve böylelikle yeni oluşacak AP önünde de bir emsal olarak geleceğe dönük Türkiye-AB ilişkilerinin önemli bir referansı haline gelecek.

AP, Türkiye ile ilgili kararını Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, hukuk devleti ilkelerinin yok edilmesi, kuvvetler ayrımının ortadan kalkması, yargının siyasallaşması, otoriterleşme, basın ve düşünce özgürlüğünün tamamen baskı altına alınması gibi gelişmeler yüzünden alıyor. Türkiye’de ise bu konular hakkında Avrupa değer ve ölçülerine özen göstermek, Kopenhag kriterlerine uyum sağlamak yerine, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri Suriye’li sığınmacılar üzerinden okumak, hatta bu konuyu AB ile olan ilişkilerde bir tür pazarlık unsuru gibi kullanmak eğilimi ağır basıyor. Türkiye ile AB ilişkilerinin özünü oluşturagelmiş çağdaş değerler ekseni böylece görmezden geliniyor.

Türkiye, dış politikasının önünde ciddi bir engel haline gelen Suriye sorununun çözümüne ilişkin yaklaşımında bir dönüşüm geçirmek zorunda. Bu yapılmadığı takdirde, sadece Ortadoğu ile ilgili politikamızın değil, dış politikamızın tüm boyutlarının olumsuz şekilde etkilenmesi sürecek. Suriye politikasının geçirmesi gereken dönüşüm için elimizde mevcut mekanizmalardan yararlanmaktan başka çare yok. Mevcut mekanizmaların en önemlisi de 1998 yılında imzalanan, 2011 yılında da ikili anlaşmayla genişletilerek yenilenen Türkiye ile Suriye arasındaki “Adana Protokolü”dür.

Adana Protokolü iktidar tarafından nihayet yeniden keşfedildi. Bu keşfi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e borçlu olduğumuzu itiraf etmek gerekiyor. Putin, Sayın Erdoğan’a bir bakıma Türkiye’nin dış politikasının içinde bulunduğu açmazdan çıkışın yolunu gösterdi. Başta Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov olmak üzere bir çok Rus yetkili de Adana Protokolü’nün Türkiye’ye Suriye topraklarında terörle mücadele yapabilme hakkı verdiğini dile getirdi.

Bu hak Adana Protokolü’nü geliştiren ikili anlaşmanın yedinci maddesinde Türkiye ile Suriye’nin “ortak operasyon yapması” şeklinde tarif ediliyor. Tabii iki ülkenin teröre karşı mücadele verirken ortak operasyon yapabilmeleri için de birbirleri ile konuşabilmeleri gerekiyor. Rusya, Adana Protokolü’nü devreye sokmak suretiyle, Türkiye ile Suriye arasında bir diyalog olması gerektiğini, bu yapıldığı takdirde teröre karşı pekâlâ ortak operasyon düzenlenebileceğini, Türkiye’nin de böylelikle terör tehdidi karşısında duyduğu endişelerin giderilebileceğini anlatmaya çalışıyor.

Suriye, Türkiye’nin dış politikada karşılaştığı başlıca tıkanmaların sebebi olduğu kadar, bu tıkanmaların aşılması için de yegane fırsatı oluşturuyor. Anlayana…