Cumartesi, Ocak 28, 2023

Türkiye’nin üzerindeki gri buluttan nasıl kurtuluruz?

Emre Erdoğan
Emre Erdoğan
Emre Erdoğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanıdır. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi alanında doktora derecesi bulunan Erdoğan, akademi ve sivil toplumda çeşitli projelerde araştırmacı ve kıdemli danışman olarak görev yapmıştır. Araştırmaları siyasi katılım, dış politika ve kamuoyu, çocuk ve gençlerin refahı, metodoloji ve istatistiğe odaklanmaktadır. Türkiye'de gençlik, Suriyeli mülteci gençlerin entegrasyonu, ötekileştirme, kutuplaşma ve popülizm konularında çalışmakta ve yayınlar yapmaktadır.

İktidarın değişimi Türkiye’nin hem sosyal hem de ekonomik olarak içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmasını sağlar mı?  Muhalefetin bu konudaki vaatleri – genel olarak güvenilmez bulunan- siyaset kurumu açısından ne kadar güvenilir? Prof. Dr. Emre Erdoğan yazdı.

Türkiye’nin en müreffeh, en iyimser günlerini yaşadığımızı söyleyemeyiz. COVID-19 pandemisinin en kötü günlerini geride bıraktığımız ve güneşin tepemizde parladığı bu günlerde, genelde içinde bulunduğumuz ruh hâli koyu bir karamsarlık ve umutsuzluk.

Dolar ve Avro kurlarındaki dalgalanmalarda, her ay açıklanan enflasyon rakamlarında, yapmak isteyip yapamadıklarımızda ve gelecek yıl bir işimizin olup olamayacağını bilememizde kendini gösteren ekonomik kriz belki de hiç olmadığımız kadar karamsar olmamıza yol açıyor.

Şiddet, artık sadece gazete, televizyon ya da sosyal medyada duyduğumuz bir şey olmaktan çıktı; her türlüsüne her gün şahit oluyoruz. Her gün duyduğumuz yolsuzluklar, siyasetçilerin düşmanlaştırıcı konuşmaları ve tartışma programlarındaki kamplaştırıcı üslup gelecek kaygımızı daha da arttırıyor. Bu şartlar altında ruh sağlığını koruyabilmek belki de sağlıksız olan.

Ülkenin üzerine bu gri bulut çökmüşken, siyaset ya da siyasetçilerin karamsarlığımıza çare olmalarını beklemek naiflik olabilir. Bazı dünya görüşlerinde siyaset “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliğinin” bir ifadesi olarak bu ruh hâlinden çıkış olabilir ancak pratikte karamsarlıktan istifade eden ve onu körükleyen bir mekanizma olmaya daha da müsait.

Duyguların başta siyaset olmak üzere yaşamın her alanında yol gösterici olduğuna inananlar için, karamsarlıktan -bir tür anksiyete de diyebiliriz- çıkış kolay bir şey değil, çünkü bu ruh hâli içerisinde kötünün de kötüsünü beklemeye yönelik bir sarmal içerisinde kalıyoruz. Bu sarmalın ucundaki ışık ise çoğunlukla bizim irademizin dışındaki gelişmelere bağlı, “iyi diyelim, iyi olalım” pek de geçerli bir çözüm değil.

İçinde bulunduğumuz ve en geç Haziran 2023’te gerçekleşecek seçim süreci karamsarlığımıza bir çözüm olabilir. Elimizdeki veriler, seçimlerin kısa dönemli de olsa bir iyimserliğe yol açtığını gösteriyor, iktidar değişimi de bu iyimserliği arttırabilir. Ancak tek başına seçimlerin getireceği kırılgan ruh hâline güvenmek doğru olmaz; 2015’te doğrudan deneyimlediğimiz gibi bu iyimserlik çok kısa sürebilir ne yazık ki, bir daha yaşamamak dileğiyle.

Düzenli olarak toplanan ve bir dizi deklarasyon yayınlayan “Altılı Masa” bu karamsarlık sarmalından çıkmamızı sağlayabilir mi, belki de bunu kendimize sormamız lazım. Siyasete ve siyasetçilere çok fazla “misyon” yüklemek yanlış olur, ancak olası bir iktidar değişikliğinde geleceğimizi inşa etme iddiasında bulunan siyasetçilerden biraz umut vermelerini beklemek de hakkımız.

Bazıları, hatta çoğunluk için iktidar değişimi tek başına iyimserlik kaynağı olabilir. Hele ülkemizde uygulanmakta olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi kazananın her şeyi aldığı bir yönetim biçiminde kazanan tarafta olmak, değme ezeli rekabetteki galibiyetin verdiği sevinç duygusundan fazlasını yaratabilir. Uzun süren AK Parti iktidarında dışlanan, sözüne kıymet verilmeyen, küçümsenen, sahip olduğu ne kadar ayrıcalık varsa kaybeden ve tam bir adaletsizlikle karşı karşıya kaldığını düşünenlerin içindeki hınç duygusu seçim akşamını bir bayrama çevirebilir, buna şaşırmayız. Ancak artan beklentilerin çoğunlukla düş kırıklıklarına dönüştüğünü de bilmek gerekebiliyor, böyle bir durumda hıncın nesnesi kendi içimizden biri olabiliyor, geçen aylarda doğrudan gözlemlediğimiz gibi.

Dolayısıyla, karamsarlığın yerini iyimserliğin alması için  basit bir seçim sonucuna güvenemeyiz. Karamsarlığımızın temelini oluşturan dışsal faktörlerin de en azından bir kısmının değişeceğine dair inancımızın oluşabilmesi gerekiyor. Ekonomi daha iyiye gitmeli, krizlerde kaybettiklerimizi geriye alabilmeliyiz. Eğitim, sağlık ve adalet sisteminin daha iyi, en azından daha adil çalışabileceğine inanabilmeliyiz.

Toplum içinde artan eşitsizliklerin azalacağına; yoksulun daha yoksul olduğu bu dışlayıcı düzenin değişebileceğine inanabilmeliyiz. Neredeyse bir toplumsal norm hâline gelmiş olan tektipçiliğin, farklılığa karşı hoşgörüsüzlüğün, diğerine karşı düşmanlaştırıcı söylemin sona ereceğine dair ipuçları olmalı. Toplumsal şiddetin azalmasına yönelik bir umudumuz olmalı, süregiden çatışmaların tekrarlanmayacağını düşünebilmeliyiz. Ve bütün bunları da siyasetçilerin yapmasını beklemeliyiz ki, en gerçekçi olmayan beklenti de bu.

Sorunları fark eden, çözmek için kafa yoran, söz veren ve sözünü yerine getiren siyasetçilerin eksikliği en önemli sorunumuz; teatral performanslar yetmiyor, yetmez.

Böyle bir dizi ağır sorunla karşı karşıya kalan siyasetçiler, pek de fazla kişinin okumadığı seçim beyannamelerine kendi çözüm önerilerine koyabilirler. Bahsettiğimiz sorunları kendi seçim kampanyalarının eksenine yerleştirip sloganlaştırabilirler. Duygusal yönü ağır basan, göz yaşartan seçim klipleriyle vatandaşa ulaşmaya çalışabilirler.

Ancak inandırıcı olabilirler mi? Siyasetin yapılageldiği biçim, ne yazık ki sahicilikleri konusunda herkeste bir soru işareti uyandırıyor. Siyaset ve siyasetçiler, ülkenin en güvenilir kurumları arasında değil, özellikle 1990’ların siyasetini hatırlayanlar için. Siyasetçilerin seçim kampanyalarında verdikleri sözleri tutmadıkları da biliniyor.

Siyasetçilerin sözlerini tutma oranları hiç iyimser değil: koalisyon hükümetlerinde bu oran beşte bire kadar düşmüş, tek parti yönetiminde bile %60’a ulaşamamış. Çok da enseyi karartmayalım, Trump yönetiminde bu oran beşte bir, Obama’da bile %40’ı zor bulmuş. Böyle baktığımızda yılların biriktirdiği “sahicilik” sorununun kolaylıkla çözülmesi pek de kolay gözükmüyor.

Önümüzdeki seçimde, “hele o bir gitsin de!” mantığıyla, “tıpış tıpış” oy kullanacakların sayısı az olmayacak. Bazıları da “hele onlar bir gelmesin de!” diyecekler kesin. Sevmediği/istemediği üzerinden oy verme eğiliminin, yani “negatif partizanlığın” arttığını biliyoruz, kutuplaşmış ortamlarda bu çok daha fazla oluyor; zaten siyasetçiler de bu iklimi kullanmayı iyi biliyorlar.

Seçim kazanmaya odaklanmış pragmatik bir bakış açısı zaten bu noktada düşünmeyi bırakır ve seçim gününü ellerini ovuşturarak bekler. Çünkü rakibinin yaptığı her hatanın kendisine yarayacağını bilir, yeter ki saflarını sık tutsun. Her gün bir konuda insanların kanaat oluşturduğu ve belirttiği gündelik referandumlar da bireylerin kendi kamplarına yaptıkları duygusal yatırımı arttırır; sosyal medya sayesinde de kimsenin çitin üzerinden atlayıp diğer kabileye katılmasını beklememeliyiz.

Bu şartlar altında da saydığımız sorunların çözülmesine kafa yormak da pek gerekli olmaz, retorik olarak birkaç güzel sözün ya da sloganın yeterli olacağı düşünülür, yeter ki saflar bozulmasın.

Bu mantık, seçim kazandırır, kazandırdı da. Hele kamuoyunda yöneticilere yönelik bir öfke ya da hınç varsa, tıpkı 2002 seçimlerinde olduğu gibi üç ayda hayal bile edemeyeceğiniz oy oranlarına ulaşabilirsiniz. Bunu popülist politikacılar çok iyi bilir ve kullanırlar; tek bir slogana indirgenmiş kampanyaları var olan hıncı sıcak tutmaya odaklanır.

En önemli sorunumuz iktidarın değişmesiyse; biraz da talihin ve talihsizliklerin yardımıyla bu mümkün olur, beklemek yeterli. En önemli sorunumuz, hepimizi saran gri bulutu başımızdan defetmekse, beklemek yetmez.

Ancak, bu mantık, vatandaşın iyi olma hâline odaklanmış bir siyaset olanağını da bitirir. Vatandaşın objektif sorunlarını çözmeye yönelik gerçekçi bir ajanda oluşturmayı, bu ajandayı olası bir iktidarda uygulamayı ve sonuçta mutlu bir ülke yaratmaya odaklanmamış bir siyaset anlayışı; var olan inançsızlığı pekiştirir, başarısızlıklar ağzı kalabalık politikacıların yolunu açar. Kötü siyaset, iyi siyaseti kovar.

Şu anda siyasetteki en önemli sorunumuz ne? Bunu bir düşünelim. En önemli sorunumuz iktidarın değişmesiyse; biraz da talihin ve talihsizliklerin yardımıyla bu mümkün olur, beklemek yeterli. En önemli sorunumuz, hepimizi saran gri bulutu başımızdan defetmekse, beklemek yetmez.

Yaygın karamsarlığa yol açan sorunlar, siyasetçilerin de farkında oldukları sorunlar. Muhtemelen de parti kütüphanelerinde bu sorunlara yönelik akademikler tarafından yazılmış bir dizi rapor da bulunmakta, seçim beyannamelerinde bu raporların yansımalarını görürüz belki.

Ancak, bu sorunları bizim kadar önemsedikleri ve çözebilmek için “cayır cayır” yandıklarını söyleyemeyiz. İşte sahicilik sorunu da burada başlıyor. Sorunları fark eden, çözmek için kafa yoran, söz veren ve sözünü yerine getiren siyasetçilerin eksikliği en önemli sorunumuz; teatral performanslar yetmiyor, yetmez.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Emre Erdoğan
Emre Erdoğan
Emre Erdoğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanıdır. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi alanında doktora derecesi bulunan Erdoğan, akademi ve sivil toplumda çeşitli projelerde araştırmacı ve kıdemli danışman olarak görev yapmıştır. Araştırmaları siyasi katılım, dış politika ve kamuoyu, çocuk ve gençlerin refahı, metodoloji ve istatistiğe odaklanmaktadır. Türkiye'de gençlik, Suriyeli mülteci gençlerin entegrasyonu, ötekileştirme, kutuplaşma ve popülizm konularında çalışmakta ve yayınlar yapmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
53,797TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI