Cuma, Mayıs 24, 2024

Türkiye’nin Aydınlanma Faturası

Aydan Gülerce
Aydan Gülerce
Aydan Gülerce, halen Boğaziçi Üniversitesi’nde psikoloji profesörü. Klinik ve Örgütsel Psikoloji eğitimini Hacettepe, Denver ve New York Şehir Üniversitelerinde tamamladı. Cenevre, North Carolina, Rutgers, Columbia, Clark, New York ve Aalborg Üniversitelerinde de konuk profesör olarak görev yaptı. Disiplinlerarası akademik çalışmaları ve çok çeşitli konulardaki yüzden fazla uluslararası yayınları, ağırlıklı olarak bütüncül meta-kuram, siyasi psikoloji, eleştirel psikanaliz ve öznel birey/toplumsal dönüşümler üzerine. Toplumsal sorunlarımız hakkındaki görüşlerini ise muhtelif dergilerde, YeniYüzyıl ve Radikal gazetelerinde yazdı.

Sivil toplum artık darbeye, şiddete gerek duymaksızın, yani tıpkı bu görseldeki gibi kendi eliyle tüm yanılsamalarını dönüştürebilir; bir kuş gibi özgürleşebilir!

Bir yandan siyasetin görünürde çok hareketli ve değişken sıcak gündemini izleyelim. Diğer yandan da bunları, uzun yıllardır kolay kolay değişmemiş, hatta görülmek istenmedikçe de kemikleşmiş meseleler ve soğuk kavramsal olgular ile ilişkilendirmeyi sürdürelim.

Cumhuriyet’in başlı başına ve asırlık bir demokratik yaşama “geçiş dönemi” olduğunu daha önce yazmıştım. Geçen hafta sembolizasyonun önemine, “fetiş” ve “geçiş” nesnelerinin farklarına dikkat çekmiştim.

Bu yazıda ise söz verdiğim gibi, Türkiye’nin aydınlanması bağlamında bunlar üzerine ve somut örneklerle birlikte düşünmeyi biraz daha sürdürelim.

İLİŞKİSEL SEBEPLER VE SİYASİ YETKİNLİK

Enflasyon yüksek. Hayat pahalı. Millet aç, karanlıkta veya üşüyor. Elektrik faturaları dükkanların vitrinlerinde. İşçiler grevde. Kalifiye gençler yabancı dil, pasaport veya vize kuyruklarında. Kalanlar ücretsiz hızlı internet ve yasaksız sosyal medya derdinde. Sevgisiz sevgililer Sevgililer Günü alış verişinde.

Memlekette her alanda ve anlamda cehalet, sefalet ve hıyanet kol geziyor. Otoriter popülizm ve sömürgeci küresel kapitalizm her köşede saltanat sürüyor. Siyasiler de hala demokratik seçim ve iktidar fantezileriyle algı yönetimi, ittifak görüşmesi ve oy peşinde.

Hal böyleyken, ülke alarmdayken, tüm bu entelektüel egzersiz gibi karşılanan, fuzuli kuramsal veya faydasız lüks bulunan konuları neden mi yazıyorum?

Çünkü modernleşmesi hangi hızda veya alternatif türde olursa olsun, Türkiye hala aydınlanamadı. Üstelik birikmiş enerji faturası aşırı kabardı ve toplumun belini büküyor. Hatta ezip geçiyor da ondan.

Mevcut ve derin köklü meseleler modern Türkiye’de yıllardır sinyal verdi. Fakat işaretledikleri doğru okunup önemsenmedi veya inkar edildi de ondan.

Bugünkü girdaba ve bataklığa, yapılması gerekenler zamanında bilgili, yetkin ve etkin biçimde yapılmadığı için saplanıldı da ondan.

Ekonomideki üretimsiz, sıcak paralı ve ahlaksız büyüme, yani kof obezite göz boyarken, ufak bir azınlık dışındakiler doğru dürüst beslenemedi. Hatta yoksul ve aç kaldı da ondan.

Yani toplumun gelişmesi bugün ekonomideki enflasyondan, resesyondan ve deflasyon endişesinden çok önce durdu. Son on yılda da çok kötü regresyona girdi ve geriledi. Tüm takıntılı ve semptomatik meselelerine teker teker geri dönülmeye ve görünür olmaya başlandı da ondan.

Bütün bunlar da üstelik ironik olarak, siyasi irtica veya gerileme endişesi ile ve emperyalizmle mücadeleli kalkınma, istikrar ve büyüme adına oldu. Memleket neoliberal, yerli ve milli fetişler deposuna çevrilerek kemirildi, sömürüldü ve peşkeş çekildi de ondan.

Bu birikimli krizler kördüğümü başka türlü, yani dinamik ve birikimli toplumsal ilişkiler entegre biçimde kavranmadan, çözülüp feraha çıkılamaz da ondan.

Önleyici zihniyet ve önlem alıcı faaliyetler birey veya toplumun en önemli gelişmişlik, uygarlık, demokratiklik göstergesidir de ondan.

Ne kadar anti-emperyalizm ve yerli-milli retoriklerin çığırtkanlığını yaparsa yapsın; o ülke sömürge olmaktan kurtulamaz.

 

Nitekim öngörülü yetkinlik ve çok boyutlu liyakat olmaksızın gelecek inşasına yeltenmek de yine “tarihin tekerrürü” veya  “tarihten ders almamak” demektir de ondan.

Adına ister “helalleşme” denilsin, ister “özneleşme”; kendisi ve kendinin ötekisiyle bilinçli yüzleşmeler olmaksızın, demokratik bir sosyal refah toplumu filan olunamaz da ondan.

Sonuç olarak, bu toplum başlangıcındaki karanlık ve kaotik ortamdan kurtuluş savaşı ile çıkıp kuruluşundan bu yana tarihsel ve zig zaglı, kıvrımlı, U dönüşlü bir serüven yaşadı. Fakat son siyasi yönetim ampulü de seçimli veya seçimsiz sönünce, “bir arpa boyu yol” gitmişçesine, yani “kurtuluşuna” değil yine karanlığa ve bambaşka bir kaosa varacak da ondan.

Fakat elbette tıpkı bu yazı için özellikle seçtiğim görseldeki gibi; Türkiye’de sivil toplum tüm yanılsamalarını ve yansıtımsal özdeşimli engellerini, artık darbeye veya şiddete gerek duymaksızın, yani kendi eliyle dönüştürebilir ve bir kuş gibi özgürleşebilir de ondan!

ÇOK BOYUTLU GELİŞME VE EŞGÜDÜMLÜ ÖZERKLİK

Toplumun demokratik tarihsel gelişim anlatısında, psişik ekonomik gelişmesi politik ekonomik kalkınmasından kronolojik olarak çok daha önce başlar.  Erken belirlenmesi hem diğer boyutlardaki çok yönlü gelişimlerini temelden yönlendirir.  Hem de kişiler ve kurumlar arası zincirleme aktarımları sebebiyle toplumsal etkileri çok daha kalıcı olur. (bkz. 1)

Ayrıca tekrarlanan örüntüler, toplumsal dönüşüm zincirinin hangi halkalarına, ne zaman ve ne türden müdahalelerin yapılabileceğine işaret eder. (bkz. 2)

Toplumda bireysel/kolektif psişik özerklik sağlanmadan rejimin adı ne olursa olsun, demokrasiyle taçlanmış olmaz. Yani Cumhuriyet modern Türkiye’nin aydınlanmasını gerçekleştirmiş sayılamaz.

Devlet hangi savaşı kazanıp siyasi özerkliğini kaç sene önce ilan etmiş, sınırlarını çizmiş ve bayrağını seçmiş olursa olsun; ilgisiz. Ekonomisi ne kadar büyümüş ve köprüleri, yolları, gökdelenleri, vs. ne kadar çok ve gösterişli olursa olsun; yararsız.

Ne kadar anti-emperyalizm ve yerli-milli retoriklerin çığırtkanlığını yaparsa yapsın; o ülke sömürge olmaktan kurtulamaz.

Aydın, asker, bürokrat bir grup öncülü veya bir avuç seçkini, zengini, ayrıcalıklısı değil; tüm yurttaşları özerk ve özgür değilse eğer, toplum ne özerkleşebilir, ne de demokratikleşebilir.

O bakımdan da işte, her hangi bir toplumun tarihsel, iktisadi, toplumsal, siyasi, kültürel ve psikolojik tüm sorunlarının hep birlikte ve geçerli çözümlemelerle ele alınması bir zorunluluk arz eder.

DURAKLAMA VE TIKANMA

Önceki yazılardan hatırlarsak eğer; özne öncülü içinde bulunduğu bilinmezliği veya kaotik karanlığı sürekli olarak erişebildiği nesnelerle alış veriş halinde anlamlandırmaya çalışarak gelişir.

Gelişimsel gereksinimlerine göre onları daha doyurucu olanlarla ikame eder. Geliştikçe yeni ödevler ve gereksinimlerle tanışır. Sürekli olarak iç ve dünyasının müzakereleriyle dönüşür.

Özellikle güvenli ortamdan ayrılmanın veya yeni bilinmeyen durumların yarattığı kaygılara karşı dengeyi kuran bazı nesnelere daha çok bağlanılır.

Her ulus-devletin bayrağı kuruluşundan itibaren siyasi ve tüm toplumu kuşatan resmi bir semboldür örneğin. Hepsinin bir öyküsü ve kumaş, kağıt, vb. nesnenin boyutlarından bağımsız ve nesnel değerinden öte özel değeri vardır. Bu değerin anlamı ve derecesi öznellikler arası çeşitlilik gösterir.

Somut nesnenin sınırlarını kolektif öznenin gelişimsel durumu belirler. Yani temsil ettiği soyut değerlerin içselleştirilme seviyesine, özne öncülünün kırılganlığına ve algılanan tehditin derecesine göre daralır veya yayılır. Fakat ortak simgesel işlevi devletin bekası kadar sürer.

Her sembol gibi sadece toplumdaki bazı kişiler veya kesimlerce, bu resmi veya meşru ortak işlevlerinin ötesinde, yerli yersiz ve aşırı kullanımı ile fetişleşebilir.

Sadece bir kesim diğerlerini dışlayarak bu sembolü sahiplenip, hatta Cumhuriyet yürüyüşlerindeki gibi ona karşı kullanılıyorsa eğer, toplumu bütünleştirmek yerine bölüyor demektir. Mafya liderinin tabutuna örtülüyorsa da artık özerk devletin simgesi değil, anomalik devlet yapısının bir göstergesi olmuş demektir.

Her modern ulus-devletin özne öncelinin demokratikleşme mücadelesini ve öncül öznelerinden ayrışmasını ve kendi bütüncülleşmesini “özerkleşme”nin yanısıra belirleyen diğer süreç “sekülerleşme”dir.

Kolektif fetişler sadece somut cisimlerden olmaz elbette. Bayrak, heykel, kitap, bina, para, bilim, teknoloji gibi kutsanan cansız veya tarihi figürler gibi canlı nesnelerden de olur. Nitekim onlar çoğunlukla geleneksel-kültürel zihniyet, dini-ahlaki sistem, bilim-teknolojik söylem veya siyasi-felsefi ideolojiler gibi soyut düşüncelerin sembolik temsilleridir.

Bugün muhafazakâr Türkiye toplumun ayrışmış parçalı özne öncülünün; milliyetçilik, solculuk, liberalizm, Kemalizm, yerlicilik, siyasi İslamcılık, azınlıkçılık, yabancılık, ırkçılık, cemaatçilik, sınıfçılık, kimlikçilik, vb. bolca fetişleşmiş siyasi söylemi var örneğin.

Zaten toplumsal özerkleşmeyi, çoğulcu diyaloğu ve kapsayıcı demokratikleşme süreçlerini tıkayanlar da onlar. Başka bir deyişle, asırlık Cumhuriyet’i karartan ve aydınlanma faturasını kabartan da onlar.

Öte yandan, yine daha önce yazdığım gibi, her modern ulus-devletin özne öncelinin demokratikleşme mücadelesini ve öncül öznelerinden ayrışmasını ve kendi bütüncülleşmesini “özerkleşme”nin yanısıra belirleyen diğer süreç “sekülerleşme”dir.

Türkiye hala laikliğin ne olup olmadığını tanımlayadursun, vicdani özgürlüğü ve başkasına saygıyı kavramaya çalışadursun. Birileri de birilerini karşı kutup diye türlü türlü yaftalamaya, “gerici” veya “laikçi” diye suçlayadursun.

Bu bağlamda, küyerel siyasi dinamikler ve “ılımlı İslam” fikrinin baştan çıkarıcılığı ile azm olmuş muhafazakâr Türkiye’de, geleneksel başörtüsü de fetişleştirilmek istenirken türbana evrildi. Kamusal alanda dışlanma, ötekileştirme ve üniversitelerde, devlet dairelerinde yasaklanma dönemi ve ikna odaları girişimleri yaşandı. Hala da dinmemiş açık veya kapalı sert kutuplaşma ve müzakerelere vesile oluyor.

Fakat özellikle de Kılıçdaroğlu’nun muhalefet lideri olduktan ve parti-içini ikna veya değişimlerden sonraki siyasi tavrı önemli bir tıkanıklığın önünü açtı. Zira başörtüsü bu toplumda popülist siyasetin kolay bir aracı olmaktan çıkarılıp, kolektif bir “geçiş nesnesine” dönüştü. Hala da geçiş; kendini ve toplumu değiştirme işlevini kendi hızında sürdürüyor.

12 Şubat’taki buluşmada ne yenir (bkz. 3), nasıl bir uzlaşma sağlanır, toplumun beklentileri ne kadar karşılanır ben bunları yazarken bilinemez. Fakat yayımlandığında sinyalleri verilmiş olur.

Umarım cumhurbaşkanı adaylığına yakınlığından, uygunluğundan veya hak edişinden bağımsız olarak, Kılıçdaroğlu bir kez daha önemli bir rol oynama olanağını bulur: Kendi temsil ettiği siyasi parti başta olmak üzere tüm diğer ittifak içi ve dışındaki partilerin dokunulmaz fetişlerinden kurtulmasına da öncülük eder. Gerçek demokratik dayanışma bu kez popülizme kaçmaksızın tüm tabanı kapsayacak şekilde genişletilir. Aksi takdirde yüzyıllık emekler tarihin çöplüğüne gider.

  1. https://www.politikyol.com/turkiye-nasil-bir-gecis-doneminde/
  2. https://www.politikyol.com/turkiye-bir-gecis-toplumu-mu-fetis-toplumu-mu/
  3. https://daktilo1984.com/yazilar/zirve-yemegi-menu-onerisi-ve-siyasette-fuzyon-mutfagi/

 

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Aydan Gülerce
Aydan Gülerce
Aydan Gülerce, halen Boğaziçi Üniversitesi’nde psikoloji profesörü. Klinik ve Örgütsel Psikoloji eğitimini Hacettepe, Denver ve New York Şehir Üniversitelerinde tamamladı. Cenevre, North Carolina, Rutgers, Columbia, Clark, New York ve Aalborg Üniversitelerinde de konuk profesör olarak görev yaptı. Disiplinlerarası akademik çalışmaları ve çok çeşitli konulardaki yüzden fazla uluslararası yayınları, ağırlıklı olarak bütüncül meta-kuram, siyasi psikoloji, eleştirel psikanaliz ve öznel birey/toplumsal dönüşümler üzerine. Toplumsal sorunlarımız hakkındaki görüşlerini ise muhtelif dergilerde, YeniYüzyıl ve Radikal gazetelerinde yazdı.
spot_img
PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
60,616TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI