Pazar, Haziran 26, 2022

Türkiye’de gençler nereye, nerede?

Emre Erdoğan
Emre Erdoğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanıdır. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi alanında doktora derecesi bulunan Erdoğan, akademi ve sivil toplumda çeşitli projelerde araştırmacı ve kıdemli danışman olarak görev yapmıştır. Araştırmaları siyasi katılım, dış politika ve kamuoyu, çocuk ve gençlerin refahı, metodoloji ve istatistiğe odaklanmaktadır. Türkiye'de gençlik, Suriyeli mülteci gençlerin entegrasyonu, ötekileştirme, kutuplaşma ve popülizm konularında çalışmakta ve yayınlar yapmaktadır.

Bu hafta gençleri çok konuştuk. Peki seçim nedeniyle kıymetli hale gelen gençlerin durumu ne, gençler ne yaşıyor, ne hissediyor? Gençlerin oyu nasıl alınacağını Prof. Dr. Emre Erdoğan yazdı.

Mutad 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları çerçevesinde siyasetçilerin ve ilgili kurum ve kuruluşların gençlerden ne kadar umutlu olduklarını bol bol duyduğumuz bir haftayı daha tamamlamış bulunuyoruz.

Türkiye’de ülkenin şartları ne kadar değişirse değişsin, bu bayramın ilk ihdas edildiği günden bu yana sürekli ülkenin umudu olduğu vurgulanan öznesiz bir gençlik kavramıyla karşı karşıyayız, her dönemde güç sahipleri ülkenin yarınının gençlerin elinde olduğunu vurguluyorlar.

İşin ironik tarafı, o günün gençlerinin bazıları yaşlanıp gücü eline aldıklarında, ülkenin geleceğini bir sonraki kuşağa devretme işinden geri kalmıyorlar, belki de kara bir gerçekçilik, iktidara gelen işin ne kadar zor olduğunu anlayıp görevi devrediyor.

Yaşamın gerçeği, bir gün herkes toprakla buluşacak ve ortalama yaşam süresi ne kadar uzarsa uzasın ülkeyi -ve diğer her şeyi- yönetme işi bizden sonrakilere kalacak. Ancak öyle bir toplumsal ve siyasal matris içindeyiz ki, yönetme işi devredilene kadar iş işten geçmiş oluyor, devralan ancak statükoyu koruyabiliyor, ya da daha önceki statükoyu yeniden hayata geçirmeye çalışıyor.

Oysa, bugün güç sahibi olanların kararları yarının vatandaşlarının yaşamını biçimlendiriyor, onlara sıra geldiğinde kendi yaşamlarını kurtarmak için yapabilecekleri çok fazla bir şey kalmıyor.

En geç bir yıl sonra ülkemizi çok kritik bir ikili seçimin -Cumhurbaşkanlığı ve parlamenter seçimlerin- beklemesinden dolayı, bugünün gençleri bayağı kıymete binmiş durumda. Resmi hesaplara göre yaklaşık 6 milyon genç bu seçimlerde ilk defa oy kullanacak ve bazı araştırmalara göre de bu gençlerin büyük kısmı iktidar partisine oy vermekten imtina ediyor.

Genç deyip öznesizleştirdiğimiz, kocaman bir torbaya atıp farklılıklarını yok saydığımız ve önyargılarımızla süslediğimiz kavramı oluşturanları, grup grup, segment segment anlayabilsek ve sözü onlara verebilseydik.

Nüfusunun yüzde 14’ü “genç” sıfatı taşıyan bu ülkede, gençler bir oy bloğu olarak bayağı kıymetliler, amiyane tabirle “oyun kurucu” bile olabilirler. Dolayısıyla iktidara gelmek için rekabet eden partilerin gençlerin kalbini çalmak için uğraşmalarını kınamamak lazım; vaatler bol bol havada uçuşuyor, 23 Nisan misali koltuklar gençlere ikram ediliyor, tabii ki kısa bir süreliğine.

Gençler bundan anlar diye K-pop türü müziklere ya da şöhretleri kendilerinden menkul Youtuber’ların arifliğine de sığınanlar oluyor, şaşırmamak lazım. Ancak gün akşam olduğunda gençlerin yaşamında herhangi bir değişiklik olmuyor, kendi gailelerinde tek başlarına kalıyorlar, bir sonraki bayrama kadar.

Oysa daha farklı olabilirdi. Genç deyip öznesizleştirdiğimiz, kocaman bir torbaya atıp farklılıklarını yok saydığımız ve önyargılarımızla süslediğimiz kavramı oluşturanları, mümkünse birey birey, olmadı grup grup, segment segment anlayabilsek ve sözü onlara verebilseydik. Reklamcıların ve reklamcılardan devşirme siyasi stratejistlerin kolaylaşsın diye mebzul miktarda kullandıkları Amerikan taksonomilerinden öğrenilmiş Z-kuşağı jargonun bir kenara bırakıp, bu ülke gerçeklerinde yüzümüzü yıkayıp bir uyanabilseydik; lise sınıflarındaki sınıf öğretmeni jargonunu bir kenara bırakıp gerçek bir diyalog kurabilirdik.

Sayılarla kendimize gelelim, resmi istatistiklere göre Türkiye sınırları içerisinde yaşayan ve genç sıfatını en azından yaştan dolayı hak eden 15-24 yaş grubundaki Türkiye vatandaşının sayısı 12 milyon 971 bin, neredeyse 13 milyon. OECD ülkeleri arasında Türkiye genç nüfus oranında birinci sırada, Türkiye’de Hakkâri, bu ilimizde nüfusun yüzde 23’ü genç -şimdi hafiften uyanıyoruz sanırım, Z kuşağı mı demiştik?

Gençlerin yüzde 41’i çalışıyor, bu oran erkeklerde yüzde 53, kadınlarda yüzde 29. Gençler arasında işsiz olanların oranı yüzde 25, genç erkekler arasında bu oran yüzde 20, genç kadınlarda yüzde 30. Biz “ev genci” diyoruz, literatürde ismi “ne eğitimde ne istihdamda olan gençler”, Türkiye’de bunların oranı yüzde 25. Genç erkekler arasında bu oran yüzde 18, genç kadınlarda yüzde 32.

Sorunu yaratanlar, sorunu çözemezler. Hem nasıl çözebileceklerini bilmediklerinden hem de çözmek işlerine gelmemesinden. Kimse çocuğunun mutsuz olmasını istemez, ama elindeki gücü devretmeye hevesli olmayanların sayısı da az değil.

Genç erkeklerin yüzde 4’ü, genç kadınların yüzde 15’i evli. Gençler arasında öğrenci olanların oranı yaklaşık yüzde 40, bu rakamların hepsinin coğrafyadan coğrafyaya fark ettiğini söylememiz gerek. Sadece bu rakamlar ile yetinsek bile “genç” diye oyuna talip olunan kesimin kayda değer oranının çalışmak istese bile çalışamadığını, yine kayda değer oranınınsa çalışmaktan çoktan vazgeçtiğini görüyoruz, üstüne kadınlar ve bazı bölgeler aleyhine bir eşitsizlik olduğu da aşikâr.

Üstüne üstlük yaptığımız bazı çalışmalar, gençlerin ruh halinin pek de iyi olmadığını göstermekte. Resmi istatistiklere göre gençlerin yüzde 44’ü kendisinin mutlu olduğunu söylemiş. 18-29 yaş kentsel gençleri kapsayan başka bir araştırma da gençlerin arasında mutlu olanların oranının yüzde 50 olduğunu ortaya koyuyor, bu oran 2017 yılında yüzde 70 imiş.

İşsiz gençlerin arasında mutlu olanların oranı yüzde 38’ken, çalışanlarda bu oran yüzde 55; doğal olarak çalışmak para, para da mutluluk getiriyor. Gelecekten umutlu olan gençlerin oranıysa yüzde 46. Aynı araştırma, 2017’den bu yana çalışan gençlerin oranında 10, öğrencilerin oranında 6 yüzdelik puanlık düşüş olduğunu gösteriyor; yani gençler çalışmayı ve öğrenciliği bırakıp işsizliğe ya da ev gençliğine geçiş yapıyorlar. Dört gençten üçü iş bulma konusunda umutsuz -işsizlerde bu oran yüzde 90- ve sonuçta da yüzde 43’ü -öğrencilerin ve işsizlerin yüzde 55’i- başka bir ülkeye yerleşmek istiyor.

Sonuçta, elindeki kıymetli kaynağa hak ettiği eğitimi veremeyen, iş olanakları yaratamayan, maddi güvence veremeyen bir ülkeyle karşı karşıyayız. Buna gençlerin aldıkları eğitimden memnun olmadıklarını, özellikle de pandemi dönemindeki uzaktan eğitimin yoksul gençleri eğitimden daha da uzaklaştırdığını ekleyelim.

İstedikleri kadar kültürel tüketim yapamadıklarını, kentlerinde sosyal ya da sivil hayata katılamadıklarını ve hatta güvende hissetmediklerini de akılda tutalım. Bu hâlin yaygın bir umutsuzluğa ve mutsuzluğa dönüşmesi şaşırtıcı mı? Ya da geleceklerini başka bir ülkede aramayı istemeleri? Üstelik bütün olumsuz koşulların kadınlar, yoksullar ve azınlıklar aleyhine daha fazla olduğunu da biliyorsak; bu ülke gençlerine davranması gibi davranıyor diyebilir miyiz?

Biz babalıktan-analıktan, hocalıktan, Reislikten vazgeçelim; yoldaş olmayı deneyelim.

Sorunu yaratanlar, sorunu çözemezler. Bir miktar nasıl çözebileceklerini bilmediklerinden, bir miktar da çözmek işlerine gelmemesinden. Kimse çocuğunun mutsuz olmasını istemez, ama elindeki gücü devretmeye hevesli olmayanlar sayısı da az değil. Bu güç evdeki masanın başında oturma gücü de olabilir, işyerindeki “ağabeylik” müessesi de olabilir, sınıftaki hocalık, siyasetteki “Reislik” de. Bu nedenle, gençlerin oylarına bin tane vaatle talip olsalar da güç sahiplerinin sözlerini yerine getireceklerinden pek umutlu olmamak gerek; eski bir deyişle “sistemden beslenenler, sistemi değiştirmezler”.

Ne yapılabilir? 40 yaş üstünü her türlü makamdan uzaklaştıracak bir demografik devrim bekleyemeyiz, bunun için ne fırsat var ne kaynak. Ama gençlerin sorunlarını gençler adına; haydi genişletelim vatandaşların sorunlarını vatandaşlar adına çözme iddiasından vazgeçmek bir başlangıç adımı olabilir.

Gençlerin sadece fikrini sormayalım, sokak röportajlarında mikrofon uzatmayalım; karar verme mekanizmalarında yer açalım. Evdeki masada, okuldaki kürsüde, işyerinde, sivil toplum kuruluşunda, belediye meclislerinde, mecliste, parti yönetiminde onlara da yer verelim.

Aramızdan bazıları koltuklarını bıraksınlar, diğerleri de sıkışıversinler. Ve bembeyaz bir sayfayla düşünmeye başlayalım. Onlara “senin sorunun bu” demeyelim; onlar bulsunlar sorunlarını ve çözümlerini de üretsinler. Biz babalıktan-analıktan, hocalıktan, Reislikten vazgeçelim; yoldaş olmayı deneyelim. Kendi kararlarını versinler, biz sadece bizim hatalarımızı yapmamalarını sağlayalım, onlar kendi hatalarını yapsınlar. İnanın, bugünkünden çok daha güzel bir ülkede yaşarız, yeter ki sözü küçüğe verip, bu kez suyu biz içelim.

Önümüzdeki seçim döneminde, gençlerin oylarına talip olanlar! Vaatlerinizle değil, yaptıklarınızla oy istemeyi deneyin bir kere. Sadece oylarını değil, kalplerini de kazanırsınız. Bilirsiniz ki, bu ülkede, sevdik mi tam severiz.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Emre Erdoğan
Emre Erdoğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanıdır. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi alanında doktora derecesi bulunan Erdoğan, akademi ve sivil toplumda çeşitli projelerde araştırmacı ve kıdemli danışman olarak görev yapmıştır. Araştırmaları siyasi katılım, dış politika ve kamuoyu, çocuk ve gençlerin refahı, metodoloji ve istatistiğe odaklanmaktadır. Türkiye'de gençlik, Suriyeli mülteci gençlerin entegrasyonu, ötekileştirme, kutuplaşma ve popülizm konularında çalışmakta ve yayınlar yapmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
47,835TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI