Bir kent 24 saat yaşayan bir mekandır. Ya da ancak böyle olursa gerçek anlamda bir kent tanımını hak eder. Kültür, sanat, eğlence vb. etkinlikleriyle kent; mesai saatleri dışında da canlılığını koruyabiliyorsa, kentlilerce sevilir, sahiplenilir. Böylesi bir mekan olabilmesi için 24 saat aydınlık olmalıdır kent. Kadın vatandaşlar başta olmak üzere tüm vatandaşların gün karardıktan sonra kenti güvenli ve rahat bir biçimde kullanabilmesi için, bu çok önemlidir. Ayrıca güvenli ulaşım için iyi bir yol aydınlatmasını da eklemek gerekir.

Yıllarca “enerji tasarrufu” ile “kent aydınlatması” hep karşı karşıya konulmuş ve enerji tasarrufu adına kentin sokaklarının karartılması tercih edilmiştir. Ama yıllar içinde bir işyeri ve yatakhane olarak kullanılmaktan ibaret kalan bir kentin; insanları sosyal yaşamdan kopardığı, edilgin ve mutsuz kıldığı görüldü. Dahası kentli vatandaşlardan gelen kültürel, sosyal etkinlik ve eğlence talepleri de giderek çoğaldı. Sonuç olarak aydınlatmanın kenti ölü bir varlık olmaktan kurtararak yaşayan bir organizmaya dönüştürmek için zorunlu olduğu genel kabul görmeye başladı.

Hem Etkili Aydınlatma Hem De Enerji Tasarrufu…

Bütün bu gelişmelerden sonra hem etkili kent aydınlatmasını hayata geçirip hem de enerji tasarrufu hedefine ulaşmayı birlikte ele alan bir anlayış egemen olmaya başladı. Yıllardır enerji tasarrufu adına kent aydınlatmasında kısıtlamalara gidiliyordu gidilmesine… Ama kent aydınlatması o kadar bilinçsiz ve gelişigüzel yapılıyordu ki, bırakın tasarrufu ortada büyük bir savurganlık söz konusuydu. Kentten çok gökyüzü aydınlatılarak hem büyük bir savurganlığa hem de ışık kirliliğine yol açılıyordu. Aynı enerji miktarının bilinçli kullanımıyla, çok daha yaygın aydınlatma yapılabilirdi. Zaman içinde ortaya çıkan LED (A light-emitting diode – Işık Yayan Diyot) teknolojisi de hem etkili ve estetik hem de ucuz bir kent aydınlatmasını daha olanaklı hale getirmişti.

Dünya Nerede Biz Nerede…

Dünyada bu işler çok erken fark edildi. Daha henüz 1913 yılında Uluslararası Aydınlatma Komisyonu kurulmuştu. Bizde ise Enerji Verimliliği Kanunu ve Genel Aydınlatma Yönetmeliği’nin çıkarılış tarihleri 2007’dir. Ama hala uygulamada her yerel yönetim kent aydınlatmasını kendi kafasına göre yapmaktadır. Çünkü pek çok alanda olduğu gibi aydınlatma alanında da kentsel master planları bulunmamaktadır.

Aydınlatma Karmaşası…

Durum böyle olunca hem yetersiz hem de gereksiz ve cafcaflı aydınlatma bir arada bulunmaktadır. Bilime ve uzmanlık örgütlerine sırt çevirmenin ve ” her şeyin en iyisini ben bilirim” zihniyetinin egemen olduğu bugün, kent aydınlatması alanında Elektrik Mühendisleri Odası’nın görüş ve önerilerinin alınması bile gereksiz görülmektedir. Sonuçta bir yandan büyük kentler hala karanlık mekanlar olarak kalmakta ve aydınlatma bilinçsiz ve plansız biçimde yapıldığı için ciddi bir enerji savurganlığı oluşmaktadır.

Kent aydınlatmasında o kentin kimliğini oluşturan tarihi ve sanatsal eserleri, yüksek teknolojili yapıları öne çıkarmak gerekmektedir. Bu nedenle Elektrik Mühendisleri ile birlikte tarihçi, sanatçı, antropolog vb katkıları da bu süreçte önem kazanmaktadır. Ne yazık ki süreç böyle işlememektedir.

Bir de Aydınlığı Sevmeyenler Var…

Çok önemli başka bir sorunumuz daha var bugün… Yaşayan bir kentten hoşlanmayan, kafasındaki kent tasavvuru insanların mesailerinden sonra bir an önce evlerine çekilmesi üzerine kurulu bir zihniyetle de karşı karşıyayız. Bu anlayış bırakın 24 saat apaydınlık ve yaşayan bir kent yaratmayı, yeni meydanlar yapmak yerine var olanları işlevsizleştiriyor. Kenti yaşamayı ve hissetmeyi kolaylaştıran bir ulaşım politikası yerine kentin tarihi ve kültürel mekanlarını görünmez kılan bir ulaşım politikası hayata geçiriyor. Gün karardıktan sonra ulaşım olanakları zorlaştırılıyor, saat 22.00’den sonra ise olanaksızlaştırılıyor.

Aydınlık bir kent için aydınlık bir ülke, aydınlık kafalı yerel yönetimler zorunlu görünüyor…