Terörün tek amacı masumları öldürmek değildir. Aslında yok edilmek istenen masumiyetin ta kendisidir. Ne yazık ki, ülkemizin son zamanlarda içine yuvarlandığı bu terör dalgası yalnızca masumları öldürmekle kalmıyor masumiyeti de yok ediyor. O masumiyetin yerini terörün tam da istediği kör bir öfke, korkunç bir çaresizlik duygusu alıyor. İşte Türkiye’nin içinde olduğu durum tam da budur. Bu açıktır. Bunun açık olduğu kadar devletin vatandaşlarını koruyamadığı da açıktır. Modern olsun ya da olmasın devletlerin ortaya çıkış nedenleri ve en temel görevleri insanlarının yaşam hakkını korumaktır. Vatandaşlarının güvenliklerini, sokağa huzurla çıkabilmelerini, evlerine huzurla dönebilmelerini sağlamaktır. 

İnsanlar devletlerinin kendilerini koruyacağına güven duyarlar ve duymalıdırlar da. Halk ile devlet arasında kurulması gereken bu güven ilişkisi sarsıldığı zaman ortaya çıkacak tek şey kaostur. 

Ancak bu güveni sağlamanın yolu Alman Büyükelçiliği’nin, Amerikan Büyükelçiliği’nin bildiğini bilememek değildir. İş işten geçtikten, insanlar katledildikten sonra taziye açıklamaları yapmak değildir. Yayın yasakları koymak değildir. Güveni sağlamanın tek yolu teröre geçit vermemek, halkın can güvenliğini sağlamaktır. 

Oysa görünen o ki; son zamanlarda yaşanan terör eylemleri karşısında hükümet yetkililerinin elinden terörü lanetlemekten ve teröre alışmayacağız demekten başka bir şey gelmiyor. Evet, teröre alışmayalım, tek vücut olalım, her terör eylemi sonrası dillere pelesenk olan “milli birlik ve beraberliğimizi” muhafaza edelim, Devlete güven duyalım. 

Ama halkın düştüğü dehşet ortada duruyor. 

İnsanlar sokağa çıkmaya korkuyorlar. 

Meydanlar, sokaklar bomboş. 

Her araba kuşkulu, herkes şüpheli. 

Ve açıkçası kimse devletine güven duymuyor. 

Birileri IŞİD’e “öfkeli sünni gençler” diyerek barbarlığı meşrulaştırdıkça, “PKK bizi kandırmış, çözüm süreci boyunca yığınak yapmışlar” dedikçe bu ülkenin vatandaşları devletlerine, hükümetlerine nasıl güven duysun? 

Türkiye terörün sıradanlaştığı bir ülke haline gelirken, bunu önlemekle görevli olan herhangi bir yetkilinin bırakın istifa etmeyi, halkına bir özrü bile çok görmesini nasıl açıklayabiliriz? 

Her terör eylemi sonrası dış güçleri suçlama, her muhalifi düşman belleyip terörden sorumlu tutma kolaycılığına kaçıldığında, bu ülke insanları kime, nasıl güvenecek? 

Bu sorular ortada kalmaya mahkûm. 

Herkesin suçlu, bir tek devleti yönetenlerin kandırılmış, suçsuz, çaresiz olduğu, sınırsız siyasi ihtiraslar adına kamplaştırılan bir toplumun birlikte yaşam iradesini ve acıda ortaklaşma duygusunun zaafa uğratıldığı, uygulanan öngörüsüz politikalarla insanların teröre kurban verildiği, bu söylendiğinde pişkinlik sınırında açıklamaların yapıldığı bir ülkede yaşıyoruz. 

Ama başka bir ülkemiz de yok. 

Bu ülke bizim ülkemiz. 

Ne adına olursa olsun, kimden gelirse gelsin bu hastalıklı terörün kurbanı yapamayacağımız bir ülke. 

Bu içinden geçtiğimiz dönem tüm ülkemiz için bir samimiyet sınavıdır ancak özellikle bu samimiyet devleti yönetenler için gereklidir. 

Hepimiz elbette terörü lanetlemeliyiz. Ama iktidar sahipleri de terörü yalnızca lanetliyorlarsa ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmiyorlarsa, güven duygusu sarsılıyorsa vay halimize. 

Bir hatırlatma: Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz yılın şubat ayında ABD’de üç Müslüman gencin öldürülmesinin ardından Obama’ya ”Biz siyasiler, ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Tavrımızı ortaya koymak zorundayız. Çünkü halk size oylarını verirken ‘Benim can güvenliğimi, mal güvenliğimi sağlayacaksın’ diye oy veriyor.” diye seslenmişti.