Sözcü gazetesinin, Ergenekon ve Balyoz davalarının ünlü avukatı Celal Ülgen BirGün’den Celal Ülgen’e konuştu.

Sözcü gazetesine yönelik FETÖ operasyonunu ve Meclis Darbe Komisyonu’nun büyük tepki çeken raporunu değerlendiren Ülgen, bu raporun iktidarın FETÖ’ye “ne istediniz de vermedik” sürecinin devamı olduğuna dikkat çekiyor.

Ülgen, son bir yıl içerisinde, AKP içinde, AKP’ye ve devlete paralel FETÖ benzeri yeni bir yapılanmanın doğduğuna dikkat çekerek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Sıra CHP’de. Yalanlar, iftiralar, FETÖ’cü suçlamaları yakın zamanda CHP’ye yönelecek, göreceksiniz. CHP’nin muhalefetini içine sindiremeyen bir iktidar ve iktidarın altında çay toplayan bir yargı var. Çay toplayan yargı, iktidar için daha neler yapmaz?”

Söyleşinin tamamı şöyle:

Darbe komisyonu raporundan ciddi bir sonuç çıkmasını beklemeyenler çoğunluktaydı ancak bu kadarı da herkesi şaşırttı. MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı olmak üzere, en önemli iki ismin dinlenmeden hazırlandığı raporda, FETÖ’nün siyasi ayağı gibi hayati konuların yerine, Gülen’den CHP’ye bağış makbuzu gibi, kaynağı belirsiz magazinel iddiaların yer almış olması size ne düşündürüyor?

Darbe komisyonuna üye seçimlerinde izlenen yol ve yöntem de, Reşat Petek gibi bir ismin bu komisyonunun başkanı olması da, daha en baştan darbenin yeteri kadar irdelenemeyeceğini, sonuçta da böyle bir raporun ortaya çıkacağını bize göstermişti. Bu komisyonda, AKP çoğunlukta olmanın avantajını kullanarak, Fetullah Gülen’le olan yakın geçmiş ilişkilerini kapatmak için olağanüstü çaba gösterilmekle yetinmedi, üstüne bir de diğer partiler de bu suça ortakmış gibi bir görünüm vermeye çalıştı. Hal böyle olunca, bütün kurumları ve yerel yönetimleriyle Fetullah Gülen’e methiyeler düzen, “ne istediniz de vermedik” diyen siyasi iktidar, şimdi darbe komisyonu ve raporu aracılığıyla, fotoğraftaki istenmeyen öğeleri Photoshop ile temizler gibi temizlik yapma çabası içerisinde.

Halihazırdaki darbe komisyonu raporunu, “ne istediniz de vermedik” sürecinin devamı olarak mı görüyorsunuz?

Çok daha fazlası. FETÖ’ye istediğinin de fazlasını veriyorlar bu raporla. Halk arasında, “benim istediğim bir gözdü, Allah verdi iki göz” diye bir söz var ya, işte şu an tam da bunu yapıyorlar.

Peki bu raporda sizin en dikkatinizi çeken ifadeler, unsurlar nelerdir?

Öncelikle, FETÖ’cü medyanın tanımının yapılmış olması. Ama onlar içinde Cumhuriyet ile Sözcü gazeteleri yok. Demek ki bu konuda sürekli yeni yalanlar üretiyorlar. Bu yalanlarla hem halkı kandırıyor, hem de FETÖ’yü mutlu ediyorlar. Çünkü bir konunun (FETÖ’nün) tanımı bilinçli olarak değiştirilirse, gerçek suçlular muğlaklaşmış olur… Raporda dikkatimi çeken bir diğer konu da, “din eğitimi sorgulayıcı olmalı” diye bir bölüm var. El insaf, yalnızca din eğitimi mi sorgulayıcı olmalı? Biz yıllardır söylüyoruz, “köy enstitülerinde denenmiştir, bütün eğitim sisteminin sorgulayıcı olması lazımdır” diye. Elbette din eğitimi sorgulayıcı olmalıdır ama bu ifadeler de dalga geçer gibi yer almış çünkü normal eğitimi sorgulayıcı yapmaktan korkan iktidar, din eğitimini nasıl sorgulayacaktır? Sonuç olarak bu rapor da gösteriyor ki, iktidar Fetullah Gülen’le mücadele eder gibi yapıyor ama bir tek kişiyle mücadele ediyor, bir yapıyla değil. Tersine, o yapının kullandığı biat kültürünü de kendisine kaldıraç olarak kullanıyor.

Peki bu rapor, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kontrollü darbe iddialarının ne kadarını karşılıyor?

Kılıçdaroğlu’na bunu söyleten birtakım gerçekler var. Bu gerçekler, darbe sonrası iktidarın tutum ve davranışları. Bakın, normal şartlarda bu darbeden sonra ne beklenirdi; FETÖ’nün temizlenmesi ve sonrasında Türkiye’de yargı bağımsızlığının, hukukun üstünlüğünün temin edilmesi, insan haklarına saygılı bir düzen getirilmesi, değil mi? Böyle bir şey var mı? Yok. Olmamasının sebebi nedir? Darbe. Roma hukukunda bir ilke vardır, hatırlayalım: Cicero’dan sonra gelişmiştir ve faili meçhul cinayetleri çözmekte hala kullanılır. Sorarlarmış: Cui Bono, yani “kim yararlanır?” Şimdi biz de “Cui bono” diye sorduğumuz zaman, darbeden ve darbe sonrası olağanüstü hal ile ülkenin yönetilmesinden kim yararlandı dersek, ne cevap alırız?

Ama bence bu darbe, siyasi iktidar tarafından değil, ABD tarafından kontrollüydü. Kim bilir, ABD belki de Türkiye’yi tam olarak şimdiki duruma getirmek istiyordu. Darbe, ABD’nin gözetiminde, ABD’nin bilgisi ve desteğiyle gerçekleştirilmek istendi. Çünkü ABD kendisine daha yakın ve ılımlı İslamı yönlendirecek birisini arıyordu ve bu birisi Fetullah Gülen’di. ABD darbe yapmayı denedi ama erken sızdığı için başarısız olunca, derhal B planını uyguladı ve siyasi iktidarın yanında yer aldı.

Bu durumda FETÖ ile mücadelenin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi sürecinde, sizin sıralayacağınız adımlar ve önlemler nelerdir, ne olmalıdır?

Öncelikle MİT sorumlusunun ifadesi mutlaka alınmalıydı, alınmadı. MİT’in, devletin kılcal damarlarına sızmış yapı konusunda özgün bir çalışması olup olmadığı tespit edilmedi. Sadece “istihbarat zafiyeti var” demek olayı çok yüzeysel ele almak demektir. Yanı sıra, Genelkurmay Başkanı’nın ifadesinin de alınması gerekirdi. Fakat bence bütün bunlar yapılsaydı bile komisyon yanlış kurulmuş ve yanlış biçimlenmişti. Bu nedenle ne olursa olsun bir işe yaramayacaktı. Fetullah Gülen ile AKP o kadar iç içe geçmişlerdi ki, bugün bile o iç içeliği kırmak, kimin FETÖ’cü kimin iktidardan yana olduğunu ayırmak mümkün değil.

Peki içinden geçtiğimiz bu süreç ve bu sürecin göstergelerinden, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde, FETÖ benzeri yeni yapılanmalara kapı aralandığını mı anlamalıyız?

Kesinlikle. Zaten ben AKP içinde FETÖ benzeri, ikinci bir parallel yapılanma oluşmaya başladığı inancındayım. Sorunuz buysa, yeni bir FETÖ geliyor, evet.

Kim bunlar?

Darbe girişiminin hemen arkasından, FETÖ’nün güç kaybettiğini ve egemen olma ihtimalinin kalmadığını anlayan ve AKP’nin etekleri altına gizlenerek, oradan AKP’ye şirin görünmek için “idam isterük” gibi bir ayaklanma gösterilerine girişen kesimden söz ediyorum. Bu yapılanma, 1 yıllık süreç içinde kurumsallaştı. Ve bunlar hem devlete hem de AKP’ye paralel bir yapı oluşturdu. Başlangıçta bu yapı basit bir korunma refleksi ile hareket etmişti ama bu gün bir beyni ve üst aklı var.

Sözünü ettiğiniz yapı, ne tür bir motivasyonla hareket ediyor?

Bir takım olasılıklara bağlı olarak değişkenlik göstermekle birlikte Cumhurbaşkanı’nın vadesi dolup vefatından sonra olağanüstü bir süreç yaşanacağı, bu durumun Fetullah Gülen’in yeni baharı olacağı, ve bu sürece örgütlü girilmesi gerektiği argümanıyla hareket ediyorlar. Yeni bir takiye, yeni bir gizlenme gereksinimiyle AKP sıraları altında kendilerini FETÖ karşıtı sövgülerle de bezeyerek ve gizleyerek hayatiyetlerini koruyorlar. Ama bunu yaparken de siyasi iktidarın mümkün olduğu kadar aleyhine olabilecek, onu Batı toplumunda küçük düşürecek uygulamalara da küçük dokunuşlarla imza atmaktan geri durmuyorlar. Ve bu defa bunlarla mücadele etmek o kadar kolay olmayabilir.

Neden?

Çünkü, öncelikle şu gerçeğin altını çizmek zorundayız; FETÖ gibi, dini örgütlemekte kullanan ve bizim gerici ilişkiler dediğimiz ilişkileri öne çıkaran bir örgüt kolay yenilmezdi. Vedat Günyol hocamız derdi ki, “gericiliği örgütlemek için partiler kurmanıza gerek yok. Yüksekçe bir taşın üstüne çıkın, çağdaşlığa gücünüz yettiğince küfredin, arkanızda kocaman bir güruh bulacaksınız”. Şimdi, bu durumda, FETÖ’yü geriletmek çok zordu ama burada iktidar sevdası, para özlemi ve varlık içinde yaşamaya olan tutku, bu kesimin siyasi iktidar tarafında yer alarak öbür tarafı terk etmesini sağladı. Ve şimdi, iktidarın bu gerçeği görmeden hareket etmesi, bataklığı kurutmadan tek tük çıkmış sivrisineklerden kanat rengine göre olanları öldürmeye çalışması demektir. Bataklıkla böyle mücadele olmaz. Bu yöntemlerle, bu tip yapıların tekrar bir darbe kalkışması bir daha bu kadar kolay bastırılamaz.

Bu söylediğinizi destekleyecek bir başka unsur da, FETÖ’den tahliye edilen isimlere baktığımızda karşımıza çıkıyor. Hem illegal yapılanmaları cesaretlendirecek, hem de kamu vicdanını yaralayan bir tablo: Tahliye edilenlerin hemen hepsi zengin işadamları…

Bu konuda alışmış bir kitle var. Biliyorsunuz ben Ergenekon ve Balyoz davalarında çok sayıda kişinin avukatlığını yaptım. Ve bu süreçte, ekonomik durumu iyi olan kişilere karşı zaman zaman teklifler geldiğine şahit oldum: Ergenekon davasında, sanıklara ve avukatlarına “şu kadar milyon dolar ver, ya da şu mülkiyeti bize geçir tahliye edelim” diye gizli öneriler gelirdi. Bunun karşılığında biz de “bir kuruş bile vermeyiz” dediğimizde, “ne olacak kefenin cebi mi var, yarın bir gün ölüp gideceksin, çektiğin yanına kalacak” derlerdi. Şimdi de dediğiniz gibi, FETÖ sanıklarından Kavurmacı’ya, baklavacıya, börekçiye bir bakıyorsunuz, kimin ekonomik durumu iyiyse ev hapsi ile tahliye ediliyor. Merak ediyorum; bu ev hapsinde uyguladığınız elektronik kelepçe pırlanta mı, ya da sadece onların ayağına mı uygun? Cumhuriyet ve Sözcü sanıklarının ayaklarına geçirilemez mi?

Yani, Ergenekon’da da, bugün de tablonun değişmediğini söylüyorsunuz. Peki, Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarla bugünkü Cumhuriyet, Sözcü davalarını kıyasladığınızda ne gibi benzerlikler ve farklılıklar görüyorsunuz?

Ergenekon davasında, Fetullah Gülen yargısı ve polisinin çıkardığı bir yöntem vardı: Bir kişi, bir diğeriyle 10 defa iletişim kurduysa, bunlar aynı örgüt üyesidir, denilirdi. Yani HTS trafiği önemliydi. Şimdi, Cumhuriyet sanıklarının bylock kullanıcılarıyla kaç defa konuştuğu üzerinden yaratılan suç da bu yöntem kapsamında. Oysa bu tip deliller ancak bir yan delil olabilir, başka somut deliller olmadan tek başlarına bir şey ifade etmezler. Demek istediğim, FETÖ’nün kumpas davalarında kullandığı yöntem ile şimdiki siyasi davalarda kullanılan yöntem aynı. Fakat şimdi daha acemice yapıyorlar çünkü FETÖ’cüler delil üretme gereği hissediyorlardı, bunlar ona da gerek duymuyor.

Bu, acemilik mi, cüret mi?

FETÖ’cüler “bir delil üretelim, ürettiğimiz delile dayandıralım ki kamuoyu bize karşı çıkmasın” diyorlardı. Şimdi karasabanla tarlayı sürer gibi bir taraftan başlayıp diğer taraftan çıkıyorlar. Delil gereksinimleri yok çünkü yargı bağımsız değil, Bağımsız olmayan Yargının arkasında duran bir siyasi iktidar var. çünkü istediğiniz kadar seçildi ya da yeni seçiliyor deyin, HSK’nın hiçbir kıymeti kalmadı. Sadece demokratik kurumlardan biri varmış hissi vermek için yapılıyor. Bütün yargıçlar verdikleri karardan çok endişeliler. Yargıçların üstünde, “yaparsan yanarsın” düşüncesi var. Üstelik siyasi iktidar önemli bir anahtar hatta maymuncuk kullanıyor: FETÖ’cülük. Kimi sevmiyorlarsa FETÖ’cü. Bu, geçmişte insanlara Ergenekoncu denmesinden iki kat daha etkili ve geçerli bir maymuncuk.

Bu süreç bizi nereye götürür? Şu an hukukun içinde bulunduğu çelişkiler, zaafiyetler, Başkanlık sistemi ile nereye varacak?

Hemen hemen bütün aydınların cevapsız bıraktıları bir soru bu, cevabını veremiyoruz. Çünkü seçenler değişmeden seçilenler değişmiyor ne yazık ki. Bu yüzden iktidar da seçenlerin değişmesini istemiyor. Dikkat edin yandaş medyanın gündemine aldığı konu ve programlara, hepsi insanların biraz daha uyuması ve biraz daha körlüğe itilmesini amaçlıyor. O nedenle umutlarımız ister istemez azalıyor ama bu bizde hiçbir zaman öğrenilmiş çaresizlik yaratmamalı.

SIRA CHP’DE

Darbe komisyonu raporunda da görmüş olduğumuz gibi, FETÖ’nün siyasi ayağı yok sayılıyor ama diğer yandan gazeteciler beklenmedik suçlamalarla karşı karşıya bırakılıyor. Son olarak Sözcü gazetesine FETÖ’cü suçlaması yapıldı. Siz bu davanın avukatlığını yapıyorsunuz. Ne söylemek istersiniz?

Evet. Sözcü, başka patronların ihalelerini kaybetmemek veya vergi borçları ile karşı karşıya kalmamak için işten attığı gazetecilere kapılarını açtı ve onlara hiçbir zaman baskı yapmadı. Bu sayede Türkiye’nin en etkin gazetesi oldu. İktidar bu gazeteyi susturmak için elindeki maymuncuğu, yani FETÖ’cülüğü kullanıyor. Bakın, Çatı iddianamesinde Sözcü gazetesinin de ismini geçiriyorlar. Hiçbir kanıta dayanmadan ve hiçbir delil sunmadan soyut bir isim geçiriyorlar. Bunu biz işaret fişeği olarak algılamıştık bu operasyonun işaret fişeği… Cumhuriyet Gazetesi de aynı iddianamede FETÖ’nün yayın organları arasında gösteriliyor. Bu büyük bir sorumsuzluk ve ihanettir aslında. Bunu kim yapmışsa FETÖ’cüdür. Çünkü bunu yaparak FETÖ’cülüğü gizliyor.

Basın özgürlüğü basına, her türlü haberi yayabilme, her türlü düşünceyi açığa vurabilme olanağını veren, sıkıdenetimi ortadan kaldıran anayasal kuraldır. Aynı zamanda ifade özgürlüğünün ayrılmaz parçası olarak basının fikir, yorum ve haberi yayma hakkı yanında, kişilerin bunlardan yararlanma ve halkın haber alma hakkını da güvence altına almaktadır. İşte bu nedenledir ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çeşitli kararlarında önemle belirtildiği üzere basın özgürlüğü, özgürlükçü, demokratik toplumun vazgeçilmez temelini oluşturur. Özgür basın ile bu denli oynamak ve susturmak iyi bir gidiş değil.

Sıra kimde?

Sıra CHP’de. Yalanlar, iftiralar, FETÖ’cü suçlamaları yakın zamanda CHP’ye yönelecek, göreceksiniz. CHP’nin muhalefetini içine sindiremeyen bir iktidar ve iktidarın altında çay toplayan bir yargı var. Çay toplayan yargı, iktidar için daha neler yapmaz?