Söyleşi: Özgür Çoban

Koronavirüs salgını başladığından bu yana neredeyse tüm analizler eklemelerle, katlamalarla geliyor “değişim” sözcüğüne fokuslanıyor. Aylardır duyuyoruz “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesini. Kimimiz bir lanet gibi korkuyoruz bu cümleden sanki her şey daha kötüye gidecek ve distopyanın orta yerinde kalacakmışız gibi kimimiz de “insanlık bu salgından daha fazla sevgi, daha fazla demokrasi ve dayanışma çıkaracak. Korkmayalım” diyor çevresindekilere ve en önemlisi kendisine.

Çin’in Wuhan kentindeki hayvan pazarı ile ilişkili olduğu öne sürülen, nedeni bilinmeyen zatürre olgularının sağlık otoriteleri tarafından bildirilmesiyle dünya yeni bir döneme ya da belirsizlik sürecine girdi. Distopya korkularını ise bu belirsizlik süreci ve ülkelerin birbiri ardına aldıkları, insanı sosyal yaşamdan koparmaya yönelik önlemler tetikledi.

Sohbetlerimiz giderek kısırlaştı ve tek bir konuya kilitlendik. Aylarca tıp alanında çalışan bilim adamlarını dinledik. Yeni bir lisan edindik: Pandeminin dili… “Maske”, “sosyal mesafe”, “dezenfektan”, “enfeksiyon” vs. kelimeleri ise bu yeni lisanın yüzük taşı haline geldi.  Her gün yüzlerce kez onlarca farklı ağızlardan duyduk bu kelimeleri. Gözlerimiz hep tünelin ucundaki o ışığı aradı. Zihinlerde umutsuzluğun hüküm sürdüğü dönemlerde ortaya çıkan komplo üreticileri ise akıl ve mantık dışı söylemlerle durumu daha da içinden çıkılamaz bir hale doğru sürükledi. Ünlü Rus Yazar Leo Nikolayeviç Tolstoy, Aşkın Yasası & Şiddetin Yasası adlı eserinde “Akıl çoğu kez günahın kölesi olur ve günahın makul olduğunu söylemeye çalışır” diyor. Daha fazla medyatik olabilmek adına insanların zihinlerine komplo teorilerini boca eden “günahın kölesi” olmuş bu cahiller, hâlâ çok faal ve bu kez de insanları aşıya karşı kışkırtmaya çalışıyorlar.

Bilim, olabilecek en hızlı sürede koronavirüs aşısını üretti. Siyasetçiler şimdi birbiri ardına “tünelin ucunda ışık göründü” açıklaması yapıyorlar. Ancak virüsle geçen son 1 yılın toplumsal hafızada bıraktığı izleri ve insani ilişkilere etkilerini sık sık konuşmamız gerekiyor. Kayda alarak sözünü ettiğimiz izlerin ve etkilerin gelecekte yaşanması muhtemel afetlere muhatap olacaklara yol gösterici olmasını sağlamalıyız. Bu bağlamda, kafamızda yeşeren soruları Maltepe Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Güncel Önkal’a yönelttik. Prof. Dr. Önkal ile yaptığımız söyleşinin soru ve yanıtları aşağıda. Keyifli okumalar.

  • Koronavirüs salgınının toplumsal/siyasal/ekonomik yaşamda yol açabileceği dönüşümler neler olabilir? Bunu Avrupa Birliği ve Türkiye perspektiflerinde değerlendirebilir misiniz?

Koronavirüs salgını tüm dönüşümlerini öncelikle ekonomik dönüşüm ve değişimler eşliğinde ortaya koyacak. Bu nedenle koronavirüs neoliberal dünya düzeninin ekonomik meşruiyeti sorunu anlamına geliyor. Toplumsallık seviyesinde sosyalleşmenin yerini öbekleşmeye bıraktığını uzun süredir konuşuyorduk. Özellikle Manuel De Landa’nın söylemiyle düşünürsek zaten toplum biteli çok oldu. Kişiler kitleler halinde davranıyor kent hayatı içerisinde ve bu bir öbekleşme. Tüketmek dışında ortak amaç yok. Vatan, devlet, din, dil… Bunların kişileri toplumsal olarak bir arada tutmak işlevi 1980’ler sonrasında oldukça zayıfladı. Öbek öbek insanlar, geçici olarak bir araya gelip kendi bireysel yaşamlarına dönüyorlar. Konfor alanları yaratıldı. İlk dönüşüm bu alanların gerçekten “hayat eve sığar” sloganıyla mutlak kabul edilmesi. Yani içi boşaltılmış bir toplumsallığa doğru gideceğiz tüm dünyada. Avrupa Birliği zaten bu durumdan oldukça mağdurdu. Sadece maçlarda, konserlerde bir olmayı düşünen bir toplumdu. Birlik hiçbir Avrupalıyı zaten tatmin etmiyordu. Türkiye perspektifinde de siyasal anlamda bunun etkileri olabilir kuşkusuz. Siyasal yaşam parçalı yapısı içerisinde yeni gündemlere sahne olacak demek yanlış olmaz. Normalleşme beraberinde “anormal olan nedir?” tartışmasını da getirecek. Dolayısıyla normalleşmenin siyasal ayağı oldukça gecikecek diye düşünüyorum. Bu durum aslında hemen hemen bütün krizler sonrasında görülmüştür. Önce toplumun iyileşmesi gerekir ki siyasal olan da normalleşsin. Ancak bilmeliyiz ki siyasal olan normalleşirse siyasal olmaz. Hele ki günümüzde normalleşme tamamen ekonomik olana indirgenmiş. Yani insanlar ekonomi tıkırında ise hayatın normal değilse kriz içerisinde olduğunu düşünüyorlar. Ekonomik olanın yaşamın tamamını ifade ediyor olması kendisinden kurtulunması gereken bir hastalık, bir varoluşsal boşluk. Gündelik hayatın tüketim krizini bu kadar derinleştirmemek ve kendi varlığımızı tüketmekle bir tutmamamız gerekiyor.

Avrupa Birliği açısından sorunuza geri dönersem aslında Avrupa toplumları kendi içlerinde sorumlu tüketim hissi ile yaygın sivil toplum kuruluşları ve dayanışma örnekleri gösteriyorlar. Pandemi süreci Türkiye’ye bu anlamda oldukça öğretici oldu. İnsanımız bilinçli toplumsallığın bir sınavını verdi. Yasaklara/tedbirlere büyük oranda uydu. Kuşkusuz ekstrem (uç) örnekler oldu ancak bu her yerde bu şekildedir. Olumsuz örneklerle ne yapmamız gerektiğini öğreniriz. Avrupa Birliği perspektifinde koronavirüs salgını milletler topluluğunun tüm üyeleri arasında bir eşitliğin olmadığını bir daha öğrendi. En büyük kriz de burada post-pandemi döneminde yani aşılama çalışmalarının gidişatında yaşanacak. Uzun süredir kuşku konusu olan AB ülkeleri dengesi yeniden gündeme gelecek. AB’nin gediklileri diyebileceğim köklü kültür yapıcıları olan Almanya ve Fransa diğerlerine tahakküm kurmak konusunda elini açacak. Çağlar Keyder hocanın, Daron Acemoğlu’nun, Chomsky ve Rodrik’in dediği gibi AB kendi içerisinden daha küçük birlikler çıkarmaya aday. İşte tüm bunlar toplumsal-siyasal ve ekonomik olanın adeta bir çığ parçası gibi birbirine eklemlenerek koronavirüs sonrası iyileşme gündemimizi oluşturacaklar.

  • Salgının kent yaşamında birey ve aile yaşamı üzerindeki etkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

Salgının yaşamsal dışavurumlarını özellikle büyük kentlerin içerisinde gördük. Bu tüm dünyada metropol, megapol, bitişik şehirler ölçeğinde görüldü. Fotoğraflandı, belgesellerin konusu oldu. Wuhan artık adının unutulamayacağı bir şehirdir. Kent yaşamının birey ve aile üzerinde zaten bozucu, sınırlayıcı ve dönüştürücü bir etkisi vardı. Bunu kent çalışmaları bağlamında uzun uzun tartışıyoruz. Çok kısaca söylemek gerekirse “kentli” dediğimiz birey aslında günümüzde zavallı bir bireydir. Olanaklar arasında yaşadığını, özgürleştiğini, anonimleştiğini düşünürken kimliğini, yaşam zevkini, insan olma odağını, doğayla ilişkisini, doya doya gülmeyi, gökyüzünü görmeyi unutmuş bir bireydir kentli. “Kent sakini” dediğimiz stereotip aslında kentte yaşamak için sürekli bedel ödeyen, bile isteye kalabalık içinde yalnızdır. Bu tanımlama bireyin kentte trajik bir yaşam sürdürdüğünü gösteriyor. Bu noktada salgın kentleri daha çok vurdu çünkü saldırısı nüfus yoğunluğu, temas ve toplumsallaşma idi. Nerede çok insan varsa, nerede hareketlilik varsa orada korona. Salgının kent içerisinde aynı zamanda kent yönetimini ve kriz kenti kavramını da harekete geçirdiğini söylemeliyiz. Kent artık krizin öteki adı. Hizmetlerin ve temel ihtiyaçların lojistik dağılımından risk faktörünün büyüklüğü ve alt yapı sıkışıklıklarını da düşünürseniz kentte yaşlanmak iyi bir fikir değil herhalde. Dolayısıyla kent, birey ve aile yaşamında insanları evin içerisine hapsetti. Ailelerde çocuklar ve gençler ekran bağımlısı olurken, büyükler hayat muhasebesi yaptılar. Eve bağımlı, birbirinden kaçacak yerleri olmayan aile yapısı ile sosyalleşme sınırlandı. Gençlerimiz, çocuklarımız uzaktan eğitim için kendilerini motive etmeye çalıştılar, çalışıyorlar. Oldukça zor bir durum bu. Yaş almış bireyler siyasal olarak ayrımcılığa uğradıklarını düşünürken pek çok aile de yaşlıları ile temas konusunda önlemler almaya başladılar. Ancak sınıfsal bir kriz olarak anılan pandeminin çalışan gençler, evdeki yaşlılar ayrımında sürekli tedirginlik duygusuna kapılmalarının nedeni de yine kent hayatı oldu.

Salgın kentleri kendi içerisinde yeniden bölecek bence. Gettolaşma hareketinde ve inşaat sektörünün geleceği açısından daha az katlı, kamusal alanları doğal alanlar olarak tanımlanmış, doğaya uygun yaygın site yaşantıları dikey örgütlenmenin yerini alacak. Dolayısıyla post-pandemik kentlerin merkezleri giderek daha boş, çeperleri sitelerle dolu bir halde olabilir. Ayrıca kent yaşamının “hareketli” anlarına dönmek için sabırsızlananların borçlanarak para harcamak konusunda tereddütü olmayacak. Normalleşmenin ekonomik göstergeleri açısından kent hayatının kısa vadede ivme kazanacağını ancak uzun vadede kentin dışında alternatif B planlarının devreye gireceğini öngörebiliriz. Yapılan çalışmalara göre, Türkiye’de Ege ve Akdeniz’de yazlık alanlarda rayiç değerlerin yüzde 60’lara kadar yükseldiği, iç göçün bu alanlara doğru kayacağını gösteriyor. Doğasına dönen insan kentin distopyasını yeniden yazacak.

  • Salgın sırasında bir akademisyen olarak neler deneyimlendiniz? Daha önceki online sohbetimiz sırasında bir öğretim üyesi olarak salgının gençlerin tutum ve davranışlarında  değişikliklere neden olduğunu ve bunların önemli bir bölümünü olumlu bulduğunuzu ifade etmiştiniz? Bu konuyu biraz daha açar mısınız?

Salgın sırasında akademisyen olmak, hele ki Türkiye’de akademisyen olmak çok farklı biçimlerde deneyimlenebilir. Ben vakıf üniversitesinde çalışan bir akademisyen olarak öğrencilerimizin taleplerini karşılamak önceliğine ilişkin bir bilinçle hareket etmek durumundayım. Dolayısıyla akademik çalışmalar için daha fazla zaman yaratıldığına dair bir deneyimim olamadı. Çevrimiçi ders platformuna öğrencilerimiz dağılan ilgilerini toplamak ve çok çeşitli içerikler üretmek anlamında çok daha fazla zaman harcadım, harcıyorum. Bu durumda kendimi tek başıma adeta bir açıköğretim fakültesi gibi hissediyorum. Örgün eğitimin sıcaklığı, öğrenci-hoca etkileşimi bu noktada farklılaştı. Ayrıca uzaktan eğitim ve uzaktan çalışma modelleri bizlerin sorumluluğunu arttırdı; toplantı saatlerini uzattı, çeşitlendirdi. Bu durumda akademik çalışmalarıma çok az zaman ayırabildim. Eşim de akademisyen olduğu için evimiz adeta bir stüdyo gibi çalışıyor. Devlet üniversitesindeki meslektaşlarım da benzer duyguları dile getiriyorlar. Ayrıca akademisyenlerin çevrimiçi platformlarda çok çeşitli alternatif görünüşe çıkışları oldu. Ben de bu anlamda hiç katılmadığım kadar canlı yayın ve video çekimine dahil oldum. Blog sayfası oluşturdum. Twitter’ı daha etkin kullanmaya başladım.

Sorunuzun önemli olan ikinci kısmına geçersem: Öğrencilerin tutum ve davranışları açısından bakarsanız bazı olumlu değişiklikler gözlemliyorum. Öyle ki bu “kapanma” aslında sosyal uyaranları azaltması bakımından gençlerin kendi ilgi alanlarına yoğunlaştıkları bir dönem de oldu. Sosyal medya olanaklarını kullanmalarında niteliksel değişim var. Belli konulara ilişkin ulusal ve uluslararası yayınları görsel video, canlı yayın, işitsel podcast, yazılı alternatif blog mecralarında izleyen öğrencilerimiz var. Onlardan her geçen gün daha çok şey öğreniyoruz. Ayrıca gençlerin konsantrasyon süreleri bence uzadı. Daha önceden derslerde ilk yirmi dakikada kayan gözler manzarayı oluştururken ekran karşısında uzun süre motive olabiliyorlar. Uzaktan eğitimin özgürleştirici yanı ders ölçme değerlendirme sistemine de yansıdı ve daha yaratıcı çözümlere hemen destek veriyorlar. Sosyal duyarlılıkları, arkadaş ortamları ve üniversite özlemleri daha da arttı. Bunların gelecek yeni-normalde oldukça olumlu dönütleri olacak iyimserliği içerisindeyim.

  • Hocam bazı filozofların, devam eden salgının insanlık için dayanışma ve daha fazla demokrasi perspektifinde yeni ufuklar açacağını düşündüğünü görüyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz, şu an devam eden kısıtlamaları da birlikte düşünürsek bir distopya tehlikesinden söz edebilir miyiz örneğin?

Distopya değil ama ütopyaları çalışmanın yeniden zamanı geldi. Özellikle Avrupa entelektüel camiası içerisinde dile getirilen uyarılar oldukça ilginç. Badiou, Morin, Zizek gibi isimler dünyanın çivisinin çıktığını anlayanların sadece kendileri olmadığını artık evde kapalı kalan her bir bireyin “hayatım nasıl olmalı?” sorusunu sormaları bakımından filozof haline geldiklerini görmekten mutlular. Ben de öyle. İnsan umut ilkesini ancak böyle kurabilir. İçlerinde en çok Edgar Morin’in “sosyal antikor üretmeliyiz” ifadesini değerli buluyorum. Morin II. Dünya Savaşını da deneyimlemiş aydınlanmacı bir filozof olarak savaşımızın virüsle değil kendimizle olduğunu söylemekte çok haklı. Sosyal antikor nasıl üretilir? Es geçtiğimiz, aman sende dediğimiz insanları yeniden ele alarak; dayanışarak, toplum olmayı, insan olmayı severek, isteyerek olabilir. O halde umutsuzluğun, karamsarlığın distopik yapısından çıkarak, gelecekte daha iyi bir yer olarak dünyayı kurgulamanın peşine hep birlikte, birbirimizle dayanışarak düşmeliyiz. Bu görüşü oldukça önemli buluyorum. Kuşkusuz Agamben, Nancy, Chomsky, Harari de bu süreçte oldukça değerli tespitler yaptılar. Filozofların çağın durumuna bakarak toplumsallığın tahlilini yapmaları sosyolojinin de artık günümüzde felsefe olmaksızın yapılamayacağını gösteriyor. Salt saha araştırması ya da istatistik değil, toplumsallaşmanın ve birey-toplum-devletler arası ilişkilerin adeta ruhunun, değerlendirilmesinin felsefi boyutu herkes için öğretici. Demokrasi perspektifinde yepyeni bir meşruiyet rejimi doğacak. Artık demokratik hakların kullanımı, kamusal alanın bütünselliği, kişisel verilerin, sağlık hakkının kullanımı, iş ve çalışma barışı ile ekonomik hakların sosyal devlet yapısı içerisinde korunması gibi kulvarlarda yeni bir döneme giriyoruz. Bu süreçte küreselleşmenin aldığı yarayı düzeltmek gibi bir gayrete girilmezse milliyetçi ulus-devletlerin biyopolitik iktidarına geri dönülebilir. Bu hareketin de en sıkı takipçileri Avrupa Birliğine yeni katılan devletler olabilirler. Çünkü sosyal devlet ilkesi tam anlamıyla liberal söylemde işlevsel hale getirilmemiş devlet ekonomileri radikal dönüşlere oldukça gebe. Salgın insanlığa insanı, devlete toplumsallığı hatırlattı. Bireye verilen aşırı özgürlükçü değerlerin toplumsallık söz konusu olduğunda çıkmaza girdiğini; toplumun devletler için değil, devletlerin toplumlar için varolduğunu bize öğretti. Bu durumda distopyalardan çok ütopyalar yazılacak. Salgın geçtikten sonra kim bir süre daha salgın filmi izlemek, salgın romanı okumak ister ki? Romantik ütopyalara dönüşü bekliyor olacağız.

  • Sizce ilişkilerde dijitalleşme meselesi genel çerçevede insani ilişkileri nasıl etkiler?

İlişkilerin sanal boyutu uzun süredir aslında tartışılıyordu. Gebord’un “Gösteri Toplumu”, Baudrillard’ın “simülasyon teorisi” gibi söylemlerin ardında yatan korkutucu gerçek birden hayata tutunmanın yolu oldu. Teknoloji bağımlılığı derken şimdi iyi ki teknolojik olanaklar var demeye başladık. Ancak burada da dünyanın dijital iletişiminde eşit dağılımın ve adaletli bir yapının olmadığını söylemek gerekir. İnsani ilişkilerin temassız hale geldiği yılımızda bilimsel toplantılardan iş toplantılarından, apartman toplantılarından sanat olaylarına dijital buluşmalar bir yandan bazı şirketlerin durumunu da oldukça farklı bir noktaya taşıdı. Benzer durum sanal dağıtım kanallarında ve temel ihtiyaç (marketler) sunumunda da var. Aşırı büyüyen bazı sektörler daha büyük, küçükler ayak uyduramamaktan mustarip daha küçük kaldılar. Pek çok dikkati çeken değişim var. Bir yandan sanal dağıtım ağlarında kendi altyapısını ve istihdam gücünü çözen şirketler sosyal sorumluluk projelerine yöneldiler. Alışverişinizin belli kısmını sokak hayvanlarına bağışlamaktan, sağlık çalışanlarına özel indirimlere kadar “sosyal tüketici” yapısını harekete geçirdiler. Özellikle AB içerisinde PERL sistemi denilen bilinçli-sosyal tüketici modeli özellikle Türkiye’de çok bilinmezken hızlı bir adaptasyon oluştu. Dahası yine “bu da internetten mi alınır” dediğimiz pek çok şeyin kapımıza kadar gelmesi normalleşti. Zoom gibi sanal toplantı platformları aşırı büyüdü. Öyle ki aşı çalışmalarının ilerlediği ve güvenirlik testlerinin yüzde 90larla ifade edildiği günlerde Zoom hisseleri dünya piyasasında yüzde 16 düştü. Demek ki neyin ütopya neyin distopya olduğu artık dijital belirlenim içerisinde. Bir başka aşama da kuşkusuz meşruiyeti noktasında çekinceler bulunan Yapay Zeka çalışmalarının salgın sonrası normalleşmede kazanacağı ivme. Bakımevlerinden ıslah ve tutukevlerine kadar, eğitimden hizmet sektörüne kadar yaygınlık kazanacak. AB içerisinde de Yapay Zeka ve Cyborglaşan topluluklarının anayasasını yazma girişimleri vardı. Bunlar da insanı belirleyen yeni başlıklar olacak. Ancak ne olursa olsun insan insana ilişki özgün, felsefi ifadesiyle -Heidegger’i anmış olayım- otantiktir, otantisitesi varoluşuna eşlik eder. İnsan hangi kavrama, bağlama sığdırmaya çalışırsanız çalışın insan olarak varolur.

Prof. Dr. Güncel Önkal kimdir?

Önkal, 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. Galatasaray Üniversitesi’nde başladığı yüksek lisans eğitimine bir süre ara vererek, master derecesini daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde “Thoreau’nun Doğal Yaşam ve Başkaldırı Felsefesi” başlıklı tezi ile tamamladı. Doktora eğitimi sırasında Hollanda’da felsefi teoloji ve kültürlerarası felsefe projeleri üzerine ziyaretçi araştırmacı olarak görev yaptı. ODTÜ Felsefe Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı ve doktorasını  “Reconsidering William Paley’s Natural Theology: An Analysis of Arguments from Design to Intelligent Design” başlıklı tezi ile tamamladı. Evrim ve zeki tasarım tartışmalarını biyoloji ve bilim felsefesi bağlamında inceleyen tez çalışması yurtdışında çeşitli kitaplarda bölümler olarak yayımlanmıştır.

Halen Maltepe Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinde dekan yardımcısı ve felsefe profesörü olarak çalışmaktadır. Kent felsefesi, kent yaşamı ve kent kültürü, metafizik,  çevre felsefesi, etik gibi çeşitli disiplinlerinin yanı sıra, edebiyat-felsefe ilişkisi, estetik ve özgürlük üzerine ve de ayrıca özellikle sosyoloji ve hukuk felsefesi içerikli küreselleşme, eğitim kavramları, gündelik yaşam eleştirisi, girişimcilik gibi interdisipliner güncel alanlarda da uluslararası dergilerde yayımlanmış bildiri ve makaleleri bulunmaktadır.