Özgür Çoban

ABD’de BaşkanTrump’ın kışkırtmasıyla faşist/ırkçı taraftarlarının katliam ve yağma yapmak için Kongre binasına girmesinin yankıları sönümlenmiyor. Olay cereyan ettiği andan itibaren daha da katmanlarına ayrılarak tartışılıyor. Özü itibarıyla darbe girişimi olan saldırının, kendisini “demokrasinin beşiği” diye pazarlayan ABD’de cereyan etmesi olayı daha çekici kılıyor. Son olarak Venezuela ve Bolivya’daki sosyalist hükümetleri, buralardaki petrol ve lityum gibi doğal kaynaklara çökmek için darbe yoluyla tasfiye etmeye çalışan ABD, yıllarca sömürdüğü, halklarını sefalete ve politik kaosa sürüklediği, aşağıladığı 3. dünya ülkelerinde görmeye alışık olduğu türden bir karmaşaya muhatap oldu sınırları içerisinde.

Kongre saldırısı bize merhametsiz ve buyurgan liderler ile arkaik zihinlerden ibaret taraftarlarının karşısında demokrasinin ne kadar kırılgan, güçsüz ve zayıf olduğunu da gösterdi. Demokrasiler, bugün kendi bünyesinde, sağladığı imkânları kullanarak türeyen ve üreyen faşist hareketler tarafından kemiriliyor, çürütülüyor. Örneğin, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve kökleri derinde olan kentli cehaletin yeniden ve hızla su yüzüne çıkarak evrensel demokratik temayüllere meydan okuması demokrasinin korumasız olmasının bir tezahürüdür. Bu yakın bir tehlikedir. Dünya artık faşist eğilimleri olduğunu gizlemeye ihtiyaç duymayan, açıktan faşizm dayatan liderler tarafından yönetiliyor. Henüz bundan birkaç yıl önce İtalya’da İçişleri Bakanlığı yapan faşist Matteo Salvini’nin, mültecilere ülkeye almayarak denizin ortasında açlığa ve ölüme terk etmesi çok canlı bir örnektir bu konuda.

Belki de bir mobokrasi çağından bahsetmek gerekiyor. Mobokrasiyi, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan (cahil), ifade özgürlüğünü hiçe sayan, dar görüşlü ve öfkeli kalabalıkların, başka bireyler üzerine zorbalıkla yaptığı dayatmalar” şeklinde özetleyebiliriz. Ben buna çoğunluk faşizmi de diyorum. Mobokrasi’nin en dikkate değer özelliği ise hukukun üstünlüğüne riayet etmeyen liderler tarafından icra ediliyor oluşu. Tarihteki örneklerine bakarak, denetim mekanizmaları bozulmuş demokrasilerin son tahlilde mobokrasiye ya da tiranlığa doğru evrildiğini kesin bilgi olarak kayda geçebiliriz. Mobokraside liderlerin en karakteristik reaksiyonlarını ise medyayı ve yargıyı kontrol etmek, muhalefeti sindirmeye çalışmak, “kalabalıkların” öfkesini kullanarak sandıktaki saltanatını korumak olarak sıralayabiliriz. Özetle demokratik denetim mekanizmalarını iğdiş etmek…

Evet biliyorum, hepimiz biliyoruz, farkındayız, şu anda dünyamız salgın nedeniyle bir umutsuzluk sarmalının hegemonyasında savruluyor. Öyle kuvvetli bir manipülasyon altındayız ki “dünyanın yeni bir başlangıca ihtiyacı var, bildiğimiz dünya sona erdi” algısı yaratılmaya çalışılıyor. Bu tür umutsuzluk dönemleri her zaman faşist kalkışmalara zemin hazırlamıştır. Bütün bu yaşananlar 1930’ların dünyasını hatırlatıyor, “bir yıkımla karşı karşıyayız ve bunu sadece faşistler tersine çevirebilir” savunusu milyonlarca kanaldan subliminal ya da açık bir şekilde kulağımıza fısıldanıyor. Aslında dünya, faşizm sevdalısı sermayenin dayattığı neoliberalizm kaynaklı krizlerin etkisiyle çalkalanıyor. Yapmamız gereken şey, kapitalizmi tarihin çöplüğüne postalamak. İnsanlığın artık emeği, duyguyu ve umudu önceleyen yönetim şekillerine ihtiyacı var, sevgiye ihtiyacı var, öfkeden, nefretten, kandan, baruttan beslenen faşistlere değil.

Sözü 9 Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Prof. Dr. Doğan Göçmen’e bırakmadan önce son bir şey daha söylemek istiyorum, Fransız Filozof Jean Rostnad, “Bir gün atomun enerjisini serbest bırakacağız, gezegenler arası yolculuk edeceğiz, kanseri yeneceğiz ama düşük seviyeli kişiler tarafından yönetilmiş olmanın sırrını asla çözemeyeceğiz” demiş yıllar önce. Ne güzel demiş. Tam mobokrasiyi tarif etmiş; cahil yığınlar ve cahil yöneticiler…

Prof. Dr. Göçmen ile ABD’de yaşanan “darbe girişimi ne ifade ediyor”, “sonuçları ne olur” ve “dünyayı bundan sonra ne bekliyor” soruları çerçevesinde bir söyleşi yaptık. Konuya ilgisi olanların büyük bir keyifle okuyacağını düşünüyorum. Huzur ve sağlık diliyorum. Dayanışmayla…

  • Hocam merhaba. Öncelikle yoğun bir akademik çalışma içerisinde olduğunuzu biliyoruz. Bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sizinle bu söyleşimizde birkaç gün önceki ABD’de Kongre binasına yönelik faşist saldırıyı yani darbe girişimini konuşmak istiyorum. Bu olay size ne anlatıyor? Genel politik kadrajda nasıl yorumlamak gerekiyor?

Merhabalar. Sorunuzun yanıtına şöyle başlamak istiyorum. Birçok siyasi yorumcu konuyu Trump’ın kişisel ve karakter özellikleri bağlamında tartışıyor. Mesele maalesef bu kadar dar kapsamlı değil. Burada, “Trump şöyle faşist böyle ırkçı şeklinde bir tartışma yürütmek” meselenin özünden kopmak anlamına geliyor.

Esan olan şu, ABD’de yaşananlar bize 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, az çok hukukun üstünlüğüne dayanan burjuva demokrasilerinin sonuna gelindiğini gösteriyor. Bundan sonra “güçler savaşı” yaşanacak. Seçimlerin artık tamamen sembolikleştiği bir döneme giriliyor. Seçimlerin, salt güçler dengesini teyit etme işlevi olacak. Anayasa, seçimler, anayasal prosedürlerin önemini kaybetdeceği bir süreç başlıyor. Sistemi düzenleyen yazılı metinlerin yazıldıkları andan itibaren eskimiş olacağı bir dönemden bahsediyoruz. Bundan sonra güçler dengesini göreceğiz. Küresel siyasette esasında bu hep böyleydi ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) varlığı nedeniyle batı dünyası kendisini disipline ediyordu ve demokratik süreçleri mümkün olduğu kadar düzgün işletiyorlardı. Çünkü “bakın batı demokrasisi daha iyi bir rejim” görüntüsü vermek istiyorlardı ancak SSCB çökeli şurada henüz 30 yıl oldu, dünya savaş yerine döndü. Böyle bakınca SSCB, emperyalist ülkelerin birbiriyle savaşmasını dahi varlığıyla engelliyormuş. Şimdi birbirlerine girdiler. SSCB dağılır dağılmaz ne denildi, “dünya artık iki değil çok kutuplu hale geldi”. Bu, “çok kutupluluğu oluşturan güçler arasında sürekli savaşlar olacaktır” anlamına geliyor özü itibarıyla. Bundan sonra anayasal düzen yalnızca göstermelik olacak. Yani fikirsel, fiziksel, diplomatik, ahlâki… Her alanda bir savaştan bahsediyoruz. Rosa Lüxemburg’un, “ya sosyalizm ya barbarlık” derken neyi kastettiğini daha iyi anlıyoruz burada. Buradaki “sosyalizm” ifadesiyle, herkesin birbirine saygı duyduğu, herkesin birbiriyle dayanışma içerisinde olduğu, birlikte ürettiği, birlikte tükettiği bir yapıdan bahsediliyor. Aksi durum işte ABD’de olduğu gibi barbarlıkla eşleşiyor.

  • Peki Hocam, Amerikan toplumunu içeriden çürüttüğü kongre saldırısıyla iyice su yüzüne çıkan duygusal yarılma ne olacak? Bu sorunun üstesinden gelebilirler mi sizce?

Bu yarılmalar aslında Almanya’da da var, dünyanın her tarafında var. Marx buna ilişkin diyor ki “İnsan doğası üzerine tartışıyoruz ‘insan iyidir, kötüdür’ şeklinde ama insanlık paramparça olduğu sürece aslında tam anlamıyla insanın doğasından bahsetmek mümkün olmaz. Yani insanlığın bütünlüğü sağlanmadan, insanlık kendi içinde ebedi barışını kurmadan insanlığın ne olduğu tam olarak ortaya çıkamaz. Dolayısıyla kapitalist düzen neyle ilgilidir? Paramparça olmakla ilgilidir. Farklı çıkar odakları oluşuyor, bu odakların birbirlerine karşı savaşları oluyor, çıkar odakları dinamik. Sürekli değişiyor ve gelişiyorlar. Bu değişimlerin sonucunda ortaya çıkan yeni talepler çatışmaları körüklüyor. Bu nedenle bahsettiğiniz tipten yarılma ve çatışmalar kaçınılmazdır. Çünkü bunlar çıkar çatışmalarıdır. Toplum içerisinde büyük çatışmalar olmasa da yarılmalar oluyor.

  • Yani bundan sonraki süreçte daha da güçlenecek bir sürekli çatışma halinden bahsediyorsunuz anladığım kadarıyla. Ne dersiniz?

Bakın yukarıda işaret ettiğim “burjuva demokrasisinin sonuna geldik” durumunu dünya geneli için kullanıyorum. SSCB çökmeden önce kullanılan bir kavram vardı “batı demokrasisi”… Onların ifadesiyle “doğu despotizmi”nin karşısında “batı demokrasisi” kavramını kullanıyorlardı. SSCB, Çin, Arap ülkeleri karşısında yani. Batı demokrasisi denilen idare tipinin özelliği şuydu, anayasal düzen, yönetmelikler vs. Bunlar milim milim uygulanıyordu. Uymayan olduğu zaman hemen rejimin dışını itiliyordu. Burada yeni bir anlayış ortaya çıkıyor. Bunu aşırı sağ fenomeni ile birlikte düşünmek lazım. Aşırı sağ hareketler, o eski batı demokrasisinin artık işlemediğini, yeni dünya düzeni içerisinde yer edinebilmek için güçlü ve karizmatik bir lidere, aslında diktatöre ihtiyaç olduğunu söylüyor. Yani demokratik rejim bizzat kendi içinden gelen eleştirilerle 1990’lardan bu yana çökertiliyor ve daha otokrat rejimler ortaya çıkmaya başlıyor. Almanya’da da bu eğilim var. Evet dediğiniz gibi sürekli bir çatışma halinden söz ediyorum.

  • Geçmişte Avrupa’da bazı aşırı sağcı partilerin, diğer sistem partileri tarafından siyasetten dışlandığına dair örnekler mevcut Hocam. Şu anda bu tipten bir motivasyonu oluşturabilecek dinamikler de körelmiş görünüyor. Aşırı sağcı söylemin Avrupa’da siyasetin merkezine taşındığını ve bizzat solda ya da sağdaki merkez siyaset partileri tarafından da benimsendiğini görüyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Evet haklısınız. Bu türden söylemler daha fazla zemin kazanıyor. Dünyanın paylaşımı konusunda rekabet arttıkça faşist söylemin zeminin daha da güçleneceğini göreceğiz.

  • ABD’deki darbe girişimine bakınca “salgın meselesinde distopya çıkar” diyen taraf haklı çıktı diyebilir miyiz Hocam?

Biden-Trump savaşını ütopyanın sonu distopyanın başlangıcı meselesine angaje etmek yanlış olur. Aslında ABD’de faşist bir polisin George Floyd adlı bir Afro-Amerikalıyı sokak ortasında, kerkesin gözünün içine baka baka öldürdüğünde, bunu protesto etmek için sokağa çıkan insanlar ütopyanın tam da kendisiydi. Ütopya orada temsil ediliyordu. Bunun karşısında rejim vardı. Biden ve Trump yani. Dediğim gibi bu darbe girişimi, bundan sonra sistem içi iktidar değişikliklerinin seçimle değil bir güçler savaşı ekseninde şekilleneceği anlamına geliyor. Hukuken düzenlemiş olan iktidar, parlamento vs. bundan sonra her türlü yol mübah görülmek koşuluyla oluşacak ve karşıdaki asla yönetenin otoritesini kabul etmeyecek. İşte çatışmalar buradan çıkacak.

  • Siz bu yeni dünya düzenini nasıl adlandırırsınız?

ABD’de yaşananlar dünya çapında ilk büyük faşizm provasıydı. Mussolini Roma’ya yürümüştü. Trump, Washington’a yürüdü. Demokratik sınırların darmadağın edildiği bir süreç başladı. Tüm dünyada bildiğimiz tanıdığımız olaylar ABD’ye kadar geldi. Senato’nun basılması ne demek? Cuntacılık, darbe girişimidir. Buradan nereye geldik yani Jurassic Park’a geldik. Kanunsuzluk, kuralsızlık… Hitler’in iktidara gelişine hatırlayın.

 

Doğan Göçmen kimdir?

Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Göçmen, 1964 yılında Gaziantep’te doğdu. 1980 yılında babasının yanına Münih’e gitti. Makine yapımı ve araba tamirciliği alanlarında meslek eğitimi gördü ve sanayide çalıştı. 1992 yılından sonra Hamburg ve Edinburgh üniversitelerinde sosyoloji, sosyal bilimler, Almanca, siyaset bilimi ve felsefe okudu. John Locke ve Adam Smith’in mülkiyet ve devlet teorilerini inceleyen yüksek lisans tezinden sonra doktora tezinde Adam Smith’te ahlak ve iktisat ilişkisini incelemek amacıyla Ahlaki Duygular Kuramı ile Ulusların Zenginliği adlı eserlerini birbirleriyle olan ilişkileri bakımından inceledi. Öncelikli olarak ahlak felsefesi, iktisat felsefesi ve felsefe tarihi çalışmaktadır. Adam Smith, Hegel ve Marx üzerine olan çalışmalarıyla bilinmektedir.