İTÜ İşletme Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Öner Günçavdı Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu kriz durumunu ve IMF tartışmalarını PolitikYol’a değerlendirdi.

AKP’nin 31 Mart yerel seçimlerinden sonra IMF’ye gidebileceği iddialarını yorumlayan Günçavdı; “Bugün IMF ile imzalanacak bir stand-by anlaşmasının içereceği koşulların neler olabileceğini tahmin edebilmek için 2002’deki anlaşmaya bakmak ve oradan ipuçları yakalamak gerekmektedir. Tek adam rejiminin yarattığı, aktör temelli, durumsal iktisat yönetim tarzı yerine kurumsal bir yönetim koşullardan biri olacaktır. Yönetim tarzı aktör çekişli olunca iktisadi kaynakların kullanımında şeffaflık ve hesap verilebilirliği sağlamak da pek mümkün olmayacaktır. Oysa IMF gibi uluslararası kurumlar böyle bir anlaşmada bu amaçlardan da taviz vermeyecektir. Merkeziyecilik yerine, adem-i merkeziyetçiliği eskisinden çok daha güzlü bir şekilde Türkiye’ye önereceklerdir. Çok daha önemlisi mülkiyet hakkının teminat altına alındığı adalet ve hukuk sistemi talebi de böyle bir anlaşmada yer alacaktır. Tüm bu talepler, bugün Türkiye’de inşaa edilmeye çalışılan siyasi iktidar modeliyle taban tabana zıt koşullardır.” ifadelerini kullandı.

  • Türkiye’de büyümenin daha çok dış dinamik ve konjonktürel olmasının yol açtığı temel sorunlar nelerdir?

Kanımca Türkiye’de 2000’li yıların başındaki büyüme tek başına dış mali kaynaklara bağımlı bir şekilde gerçekleşmedi. Önemli bir sorun da, böyle bir dönemde ülke içinde izlenilen makroiktisadi politikaların bu boyutta bir dış kaynak kullanım ile uyumlu olmamasıdır. Bu uyum eksikliği iki şekilde ortaya çıkmış ve bugünkü sorunlara temel teşkil etmiştir. Bunlar sırasıyla şunlardır:

Bir, ülkeye büyük çapta sermaye girerken, TL değer kazanmıştır. Aynı dönemde enflasyon hızla düşerken, izlenen para politikası da bu düşüşü destekleyecek şekilde bir duruş sergilemiştir. Enflasyon hedeflemesi politikası genel fiyatlar üzerinde para politikası ile bir baskı oluşturur ve bazı malların fiyat artışlarını yavaşlatıcı bir etki yaparken, içeride talep artışı yaşayan birtakım malların fiyatlarının kontrolünde çok fazla etkili olamamıştır. Zaten enflasyon hedeflerinin bir türlü tuturulamamasının sebeplerinden biri de budur. Bu durum yurtiçindeki nisbi fiyat yapısını bozmuştur. Bu bozulma, bugün şikayet ettiğimiz inşaat ve hizmetler gibi yerel nitelikte iktisadi faaliyetlerin karlılığını arttırarak, sanayinin gerilemesine yol açmıştır. Bu şekilde ülkenin zaten kıt olan mali kaynakları ülkeye döviz geliri sağlayabilecek sektörler yerine, yerel nitelikteki ve döviz geliri temin etme kabiliyeti düşük iktisadi faaliyetlerde kullanılmıştır. Dahası aynı dönemde ucuzlayan doların cazibesi, dışarıdan borçlanmayı teşvik ederek ülkenin döviz cinsinden yükümlülüklerinin artmasına (dışarıya borçlanmasına) neden olmuştur.

İki, bu dönemeki konjonktürün ve izlenen politikaların sonucunda ekonomideki harcamaların niteliğinde ciddi değişmeler yaşanmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık 2014 tarihinde TOBB üyelerine yaptığı konuşmada,

“… İnşaat sektörüne dur, sanayiye ilerle derseniz çöküntü başlar…”
şeklinde yaptığı değerlendirme, bu dönemdeki kaynak kullanım tercihlerinin temel motivasyonu hakkında bir fikir vermektedir.

Elbette 2000’lerin ilk yıllarındaki kaynak bolluğunu iyi değerlendirememiş olan Türkiye sanayisinin rekabetçiliğini arttıramadan, niteliğini çok fazla değiştiremeden, daha çok sanayiye tamamlayıcı olan iktisadi faaliyetlerle (ticaret, bankacılık, lojistik vb. hizmetler) ve inşaat yol vererek büyümeyi tercih etmiştir. Bu da ülkemizi bugünlerde sıkça tartıştığımız sanayisizleşme sorunu ile karşı karşıya getirmiştir. Böyle bir büyüme stratejisi ülkenin döviz cinsinden borç yükümü arttırırken, döviz cinsinden gelirlerinde benzer düzeyde bir artışa yol açmamıştır. Uluslararası mali piyasalardaki konjonktürün tersine dönmesiyle ülkenin döviz cinsinden döviz-gider dengesindeki bu bozulma daha da görünür hale gelmiş, Türkiye ekonomisinin kırılganlığı artmıştır.

  • Türkiye’ye özgü bir kalkınma modeli mümkün müdür ve böyle bir yöntem denenmiş midir?

Türkiye ekonomisinde sanayisizleşme eğilimi 2004 sonrasında artmıştır. Bunun anlamı Türkiye giderek fiziki üretimin yapıldığı bir ülke konumundan, daha çok başka coğrafyalarda üretilmiş mallara aracılık yapan ve tüketen bir ülke konumuna gelmiş olmasıdır. Bu aslında uzun zamandır dünyada görülen sanayisizleşme eğiliminin bir sonucudur. Türkiye ekonomisinin kendi içinde ortaya çıkan sebeplerin yanında küreselleşme ve hızla gelişen teknolojik ilerlemeler sanayisizleşmenin sebebi olarak görülebilir.

Grafik 1’de dünyanın çeşitli bölgelerinde ve Türkiye’de ortaya çıkan sanayisizleşme eğilimleri görülmekte.

Grafikte her bir ekonomideki imalat sektörünün büyümesinin genel büyüme oranından farkları gösterilmektedir. Buna göre Uzak Doğu Asya ülkelerinde imalat sektörünün ekonominin genelinden daha hızlı büyüdüğü görülürken, sanayileşmenin de hala bu ülkeler de devam ettiği anlaşılmaktadır. Bir bakıma dünya üzerindeki fiziki üretim Uzak Doğu Asya’ya kaymıştır.

Öte yandan Latin Amerika ve Sahra Altı Afrika ülkelerinde ise imalat sektörünün ekonominin geneline göre daha yavaş büyüdüğü anlaşılmaktadır. Türkiye’de ise bu sanayisizleşme durumu 2004-2010 döneminde ortaya çıkmıştır. Önceki dönemlerde ise Türkiye’deki imalat sektörünün ekonominin genelinden daha hızlı büyüdüğü ve bu sebeple sınırlı düzeyde de olsa bir sanayileşme eğiliminin görüldüğü anlaşılmaktadır. Sanayileşme eğiliminin baskın olduğu bu dönemlerin AKP öncesi dönemler olması dikkat çekicidir. Bugün karşılaşılan iktisadi sorunlarla baş edebilmenin ve ülkenin karşı karşıya kaldığı sanayisizleşme sorununu haletmenin yolu tekrar sanayileşmeden geçmektedir.

Türkiye’nin kalkınma deneyimi dünyadaki benzerlerine göre önemli bir fark ihtiva eder. Bu aynı zamanda sanayileşmenin ülkemizde ifade ettiği özgün anlama da işaret etmektedir.
Kalkınma İktisadı denilen alan II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış ve sanayileşme o dönemde geri kalmış ülkelerin kalkınma sorunlarının çözümü için tavsiye edilmeye başlanmıştır. Bunun en büyük nedeni savaş sonrası dönemin siyasi konjonktüründe dünya üzerinde bir çok yeni ve bağımsız ülkenin ortaya çıkması ve bunların herbirinin de temelde bir kalkınma sorunuyla karşı karşıya kalmış olmalarıdır. Oysa Türkiye’nin kalkınma sorunu ve buna yönelik çözüm arayışları II. Dünya Savaşı öncesi döneme rastlamaktadır. Birçok geri kalmış ülke savaş sonrası dönemde yeni gelişen kalkınma iktisadının araçlarını kullanarak, uluslararası birtakım kurumların da mali desteğini alarak bu sorunlarla baş ederken, Türkiye bu araç ve imkanlardan mahrum bir şekilde, sadece kendi imkanlarını ve entellektüel kapasitesini kullanarak kalkınma sorunlarına çözüm aramaya çalışmıştır. Özellikle bugün önemi yadsınamaz olan kalkınmanın kültür boyutu ile beşeri sermayenin gelişimi o günlerde hayata geçirilen devrimlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Bugün birçok kalkınma arzusu içinde olan ülkeye önerilen kurumsal gelişmişliğin önemi, o günlerdeki kurucu irade tarafından da idrak edilerek birçok yapısal reform hayata geçirilmiş, ekonominin kurumsal gelişimi sağlanmıştır. Sanayisizleşme de yine aynı dönemde ,iş başında olan kurucu irade tarafından tercih edilmiştir. Bu bakımdan Türkiye’nin o günlerdeki kalkınma deneyimi özgündür.

  • Bugün yaşanan krizi nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP iktidarının ülkeyi böylesi bir krizden kurtarma potansiyeli var mıdır?

Türkiye’nin bugün yaşadığı kriz bir bakıma göz göre göre gelen bir krizdir. Ancak bu krizin öncekilere göre önemli farklılıkları da vardır ve bir iktisatçı olarak beni çok daha karamsar yapan da bu farklılıklardır. Bu farklılıkların başında 17 yıllık AKP iktidarının sürekliliğini sağlayan kesimsel ittifakı kurduğu iktisadi kesimlerin niteliğidir. Çoğunluğu ticari sermaye ile kurulan bu ittifakın unsurları, genel hizmetler, ticaret, bankacılık ve inşaat gibi alanlardaki iktisadi unsurlarla kurulmuş olan bu ittifak, bir bakıma bugün karşılaştığımız ekonomik problemlerin de nedenidirler. Buradan çıkabilmek ise AKP iktidarını sürdürebilmek için bu kesimler dışında birtakım kesimlerle yeni ittifaklar geliştirmek zorundadır. Özellikle sanayi sermayesiyle geliştirilecek böyle bir ittifak arayışı çözüm olabilir. Ancak her bir kesim ile kurulacak olan ittifaklar farklı nitelikte kurumsal düzenlemeyi de beraberinde getirir. Özellikle ticari sermayenin aksine, sanayi sermayesi daha şeffaf, hesap verilebilir ve tahmin edilebilirliği yüksek, çok daha önemlisi kural temelli bir ekonomik yapıyı talep eder. Bu ise bugünkü siyasi yapının kabul edemeyeceği koşullardır ve sırf bu yüzden böyle bir ittifakın geliştirilebilmesi çok zordur. Maalesef AKP’nin krizden çıkabilmek için böyle bir dönüş sergileme kabiliyetinin olduğunu düşünmüyorum. Zira böyle bir dönüşüm 3-4 yıldır savunulan ve birbiri ardına yapılan seçimlerle kamuoyuna bellettirilen tezlerle taban tabana zıt bir Türkiye’ye işaret etmektedir. O yüzden bu krizden çıkışın ancak ve ancak iktidar eden anlayışın değişmesiyle mümkün olabileceğine inanmaktayım. Bu bakımdan seçim sonrası gelişmeleri ilgi ile izleyeceğiz.

  • IMF tartışmalarında iktidarın “asla” yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz? 1 Nisan’dan sonra IMF ile bir ilişki mümkün olacak mı?

IMF’den alınan krediler koşullu kredilerdir ve stand-by anlaşması ile üzerinde uzlaşılan uygulamalardaki ilerlemeler bağlı olarak serbest bırakılacak olan farklı miktarlardaki bu koşullara bağlı kredi dilimlerini kapsar. Kamuoyundaki yanlış anlamalara karşın, alınacak krediler serbest, kullanım yerleri Türkiye’ye ve AKP iktidarının siyasi tercihlerine bırakılacak krediler değildir. Zira krizin sebebi de iktisadi kaynakların kullanımında AKP’nin ortaya koyduğu siyasi tercihleri olduğuna göre, bu tercihlerin ve bağlı bulunduğu siyasetin çökmesidir. Bu çöküntüden yine aynı politikalarla çıkabilmeyi beklemek elbette çok rasyonel bir beklenti olmayacaktır. Zaten bu, IMF ile yapılabilecek bir anlaşmaların da mantığına terstir.

Çok daha önemli bir konu da, bugün IMF ile imzalanacak bir stand-by anlaşmasının içereceği koşulların neler olabileceğini tahmin edebilmek için 2002’deki anlaşmaya bakmak ve oradan ipuçları yakalamak gerekmektedir. Tek adam rejiminin yarattığı, aktör temelli, durumsal iktisat yönetim tarzı yerine kurumsal bir yönetim koşullardan biri olacaktır. Yönetim tarzı aktör çekişli olunca iktisadi kaynakların kullanımında şeffaflık ve hesap verilebilirliği sağlamak da pek mümkün olmayacaktır. Oysa IMF gibi uluslararası kurumlar böyle bir anlaşmada bu amaçlardan da taviz vermeyecektir. Merkeziyecilik yerine, adem-i merkeziyetçiliği eskisinden çok daha güzlü bir şekilde Türkiye’ye önereceklerdir. Çok daha önemlisi mülkiyet hakkının teminat altına alındığı adalet ve hukuk sistemi talebi de böyle bir anlaşmada yer alacaktır. Tüm bu talepler, bugün Türkiye’de inşaa edilmeye çalışılan siyasi iktidar modeliyle taban tabana zıt koşullardır. Eğer yapılırsa, bugüne kadar yaşanan kutuplaştırma ve siyasi çekişmeler boşuna mı yapılmış olacaktır. Böyle bir dönüşüm kamuoyuna nasıl anlatılacaktır? Sanırım 1 Nisan sonrası IMF ile bir ilişkiye girilecekse, bahsedilen bu hususların dışında koşullarda anlaşılmaya çalışılacaktır. Bu anlaşmanın başarılı bir şekilde sonuçlanacağından şüphelerim var. Ancak emin olduğum şey ise, Türkiye’nin IMF ile birçok kez temas edilebileceği ve her defasında yarım kalan kredi anlaşmalarının yenilendiği bir süreçe girileceğidir.

  • Dünyada ve ülkemizdeki kriz sol/sosyal demokrat ve kamucu bir anlayışını iktidara taşıma imkanını barındırıyor mu?

Son yıllarda dünyada ve ülkemizde eşitsizlikler artıyor. Özellikle yaşanacak bir krizin eşitsizlikleri ve yoksulluğu arttırıcı etkiler doğurması neredeyse kaçınılmaz. Böyle ortamlar elbette sosyal demokrat çözüm arayışları için önemli fırsatlar doğurmaktadır. Ancak son yıllarda dünyada ve ülkemizde yükselen sağ popülizm de bu sorunlardan beslenmekte ve bugün için sahip oldukları iktidarı bunlar üzerine inşaa etmektedirler. Öte yandan sol, değişen dünya koşullarına uyum zorlukları çekerken, çözüm önerileri konusunda mahcup bir tavır sergilemektedir. Maalesef bugün için ne dünyada ne de Türkiye’de yükselen bir sol-popülizm dalgasından bahsedebilmek mümkün değil.

Ancak hem dünyada, hem de Türkiye’de yaşanan ve sosyal demokrat bir iktidarı zorlaştıran bir gelişme liberal demokrasinin teminatı olan orta sınıfın giderek güç kaybetmesidir. Eşitsizliklerin etkilerinin giderek arttığı günümüz koşularında giderek uçlara savrulan toplumsal kesimler, orta sınıfın güç kaybının arkasındaki önemli nedenlerden biri olup, demokrasimizin geleceği açısından da karamsarlığımızı körüklüyor. Bir orta sınıf ideolojisi olarak değerlendirebileceğimiz sosyal demokrasi bakımından böyle bir demokrasi yoksunluğu, solun da uçlara savrulması ve uçlarda yer alan toplumsal kesimler üzerinden siyaset yapmaya başlamasını zorunlu kılabilir. Bugünün sağ popülizminin buna tepkisi Avrupa ve ABD’de (ve tabii ülkemizde) faşizan uygulamaların giderek artması şeklinde görülebiliyor. Bu sorunların sebebi giderek sanayileşmeden uzaklaşan toplumlarda, sanayiyi referans alan sınıfsal bir gelişmenin sekteye uğramasıdır. Bugün içinde yaşadığımız siyasi ve ekonomik yapı daha çok ticari sermaye etrafında örgütlenmeye başlayan bir sınıf yapısının ortaya çıkardığı bir yapıdır. Kanımca günümüzde solun sağlaşma sorununun bir sebebi de budur.

Öner Günçavdı Kimdir?

İTÜ İşletme Fakültesi‘nde öğretim üyesidir. Warwick ve Nottingham Üniversitelerinden ekonomi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak Türkiye ekonomisinin gelişme ve büyüme sorunları üzerine çalışan Öner Günçavdı’nın ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış birçok makaleleri, kitap bölümleri ve derleme eserleri bulunmaktadır. Ayrıca 2009 yılında Tarih Vakfı tarafından yayımlanan “Düşten Gerçeğe – Türk Sanayiinde Elginkan Topluluğu” isimli eser ile “Yolun Sonu: Türkiye’nin Büyüme, Faiz, Bölüşüm Açmazı ve Yeni Türkiye Söylemi” (Efil Kitapevi, 2015) adlı iki telif kitabın yazarıdır.