Eren Köylü

İktisatçı ve finans uzmanı Dr. Murat Kubilay ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber ekonomide yaşadığımız süreçleri, ekonominin güncelini ve geleceğe dair göstergeleri konuştuk.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber ekonomide yaşanan değişim, dönüşüm ve gelişmeleri ele aldığımız söyleşinin ilk kısmında Dr. Murat Kubilay ile sistemin kendisine ilişkin sorunları, açıklanan ekonomi programlarını, kur artışını ve ekonomiyi düzenleyen kurumların ekonomi yönetimine etkisini değerlendirdik.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ekonomide yaşanan süreçte hem sebep hem sonuç olduğunu belirten Kubilay, açıklanan ekonomi programlarının finansal istikrarsızlık ve işsizlik yaratma pahasına büyümeyi sağlamaya çalıştığını vurguladı. Kubilay ayrıca “Toplumda büyüme maalesef kültürel hegemonyadan dolayı salt iyi bir faktör olarak görülüyor” diyerek ülkelerin büyümeyi değil kalkınmayı hedeflemesi gerektiğini belirtti.

Merkez Bankası’nda çok ciddi bir kurumsal bozulmanın olduğunu söyleyen Kubilay, “Hatta kanunda çok açık ve net yazılmış olmasına rağmen Merkez Bankası’nın birinci hedefi olan fiyat istikrarı uygulanmıyor, bunun yerine büyümeci politikalar tercih ediliyor” dedi.


İki yılı aşkın bir süredir Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yönetilen Türkiye’de sisteme ilişkin pek çok tartışa gündeme geldi. Saray harcamalarından dış politikaya, yürütmeden yargıya kadar uzanan bu tartışmaların ortak noktasında aslında doğrudan sistemin kendisi vardı. Ayrıca bu zamana kadar belki de en ağır tahribat işsizlikle, enflasyonla, döviz kurlarının tarihi seviyelere ulaşmasıyla ekonomide kendini gösterdi ve bu konu da sistemin kendisinden bağımsız açıklanamaz.

  • Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ekonomide sınıfta kalmasının sebepleri ne olabilir? Gelinen bu süreçte ekonomide yaşanan gelişmeleri ve ‘gerileme’yi ekonomi yönetiminin tek elde toplanmasına bağlayabilir miyiz?

Ekonominin iyi gidebilmesi için öncelikle doğru bir sistemin, sonrasında modelin ve sonrasında da yöneticilerin olması gerekir. Her zaman olduğu gibi de arkadan bir denetim mekanizmasının çalışması gerekir. İçinde bulunduğumuz sistem neoliberal sistem. Birincisi, bu sistem zaten dünyada 2007-2008 küresel finansal krizinden sonra tıkandı. İkincisi, uyguladığımız model 2001’den sonra IMF programı ki bu da devletin tamamıyla yetersiz olduğunu, özel sektörün çok nitelikli olduğunu varsayıyor; bu şekilde banka kredilerini buraya doğru kaydırıyor. Devlet sadece hizmet satın alıyor. Ama özel sektörün veya bankaların yapmış olduğu hatalar göz ardı edilerek bir model oluşturuluyor. Üçüncü olarak ise, model yanlış olabilir, sistem de yanlış olabilir; ama en kötüsü, bunlardan öte, yöneticiler kötü olduğu zaman ortaya çıkıyor. İşte o zaman da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin sorunlarına gelmiş oluyoruz. Çünkü bu sistem içerisinde maalesef bir ekonomi yönetiminin ana akım iktisada -ister inanın ister inanmayın- tutarlı olmayan politikalar uygulanıyor. Bunu açıklamak gerekirse her ne pahasına olursa olsun büyümeci politikalar var. Toplumda büyüme maalesef kültürel hegemonyadan dolayı salt iyi bir faktör olarak görülüyor. Fakat büyüme çıktıdaki pozitif değişimdir. Çıktıdaki pozitif değişimi sürdürülebilir olmayan şekilde büyütmek eninde sonunda finansal istikrarsızlıklara yol açar. Dolayısıyla ülkelerin büyümeyi değil kalkınmayı hedeflemesi gerekir. Kalkınmada hem sürdürülebilir büyüme hâkimdir hem de oluşan gelir adil bir şekilde paylaşılır. Sadece gelir değil toplumsal başka nitelikler de artar. Örneğin; kadınların iş gücüne katılımı artar, kadın erkek ücret eşitsizliği azalır; sigortalılık, Üniversitelilik, katma değerli üretim artar.

Tabii ki en sonunda da denetim mekanizması çok önemli. Fakat medya olmadığı zaman veya devlet içerisindeki Sayıştay gibi kurumlar veya yargı kurumları iyi çalışmadığı zaman bu başarısız sonuçlar da ortaya çıkmıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de, 2001’den beri uygulanan model de, 1980’den beri Türkiye’ye dayatılan neoliberal sistem de, duvara çarpsa hepimiz bunlardan bihaber oluyoruz veya kanıksamış oluyoruz.

Türkiye’de ekonomide neredeyse bütün değerler referans aralığın dışına çıkıyor. Sadece ülkeyi yönetenler ve onu denetleyenler üzerinden değil sistemi ve modeli de katarak düşündüğümüzde bu sonuca varıyorum. Ama şunu da belirtmek gerekir ki hepsini bozan ve uygulayan kişi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin üst düzey yöneticileri.


Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından düzenli olarak açıklanan ve ekonomide yol haritasının çizildiği ekonomik programlar birçok konuda tartışmalara neden oldu. Bu ekonomik programlarda somut olarak çözüm getirilmediği, beklentilerin verilerden uzak olduğu, fazlasıyla iyimser tablolar çizildiği tartışılıyor.

  • Açıklanan bu programlar ekonomide yaşanan gelişmelere çözüm olabilecek programlar mı? Ekonomik hedeflere bu programlarla ulaşılabilir mi?

Bu yapılan programlar daha çok palyatif dediğimiz, semptomlara yönelik programlar ve gelir adaletsizliğini göz ardı eden programlar. Ekonomi bütün halinde dişlilerden oluşan bir sistemdir. Bu sistemin döndürülmesine çalışılıyor. Bu tabii ki iyi bir şey. Çünkü bu dönmezse herkes zarar görür. Fakat bunu döndürebilmek için kullandığınız yöntemler toplumda daha çok adaletsizliğe yol açıyor. Örneğin; şu anda son 1 yıl içerisindeki kredi hacmindeki büyüme yüzde 45-46 gibi inanılmaz bir rakam. Bu bir derece anlaşılabilir. Peki bu kredileri kim aldı? Daha çok ticaret kredisi mi tüketici kredisi mi? Maalesef tüketici kredisi, kredi kartları. Bu durumda ayakta kalmak için kim kredi çeker? Tabii ki zor durumda kalanlar. Bunlar zaten ödeme güçlüğü çekenler ve devlet bunlara doğrudan destek vermek yerine çoğunu borçlandırmaya gitmiş. Bu da tabii ki borçların ödenememesi anlamına geliyor. Bir an için insanların acılarını, ıstıraplarını göz ardı edersek onlara sadece makine gibi bakarsak bu makineler borçlarını ödeyemediği zaman finansal sistemde sorun oluşuyor; tüm ülkenin ekonomisinde bir sarsıntı yaratıyor. O makinelerin gerçek insan olduğunu hatırladığımızda o borç yükü altında prangalanmış olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kullanılan yöntemlerde çok ciddi bir sıkıntı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yeni ekonomi programları -ki resmiyette hala orta vadeli plandır- maalesef çözüm olma amacı taşımıyor. Sadece durumu kurtaralım, kozmetik yapalım, makyaj yapalım, gerçekler tam olarak görünmesin isteniyor. Bu da bir derece de başarılı oluyor. Sonuçta Türkiye ekonomisi 2020 yılının ikinci çeyreği yüzde 9,9 küçülürken henüz rakamlar açıklanmadı ama üçüncü çeyreğinde ciddi bir büyüme yakalayacak. Fakat aynı yere gelmiş olmayacağız. Çünkü enflasyon düşünülenin üstünde, işsizlik ve borçlanma arttı. Yani yüzde 9,9 küçülsek ve aynı oranda büyüsek, ekonomi aynı noktaya gelse bile aktörlerin, aktrislerin rolü ve güçleri aynı değil.

Bu planlar, programlar büyümeyi bir nebze olsun sağlıyor ama 2 şey pahasına. Birinci olarak finansal istikrarsızlığa yol açıyor, ikinci olarak da toplumda ciddi bir işsizlik, satın alma gücünde kaybolma ve ümitlerini yitirme sonucu doğuruyor.

Ekonomik programlarda en büyük sıkıntı şu ki eş zamanlı bütün ekonomik göstergelerin tutarlı bir şekilde iyiye gitmesi bekleniyor. Fakat durum böyle değil. 2020 yılı için bütçe açığı beklentisi yıl sonu 139 milyar dolardı. Pandemi etkisi düşünülebilir ama sorun 2021’de bunun daha kontrol edilebilir hale geleceğinin varsayılması. Şu andaki ekonomik aktivitenin zar zor götürüldüğü, önümüzdeki yıl vergi gelirlerinin çok daha keskin bir şekilde düşeceği düşünülmüyor. Hatta şu esnada geçici olarak artmış bazı ÖTV’den elde edilen gelir de olmayacak. Çünkü tüketim kısılmaya başlanacak. Bütçe açığı çok daha fazla büyüyecek. Faiz yükü de aslında daha fazla olacak.

Daha büyük bir kısma baktığımızda ise bir borç problemi var. Uzunca yıllar AKP döneminde Türkiye’nin kamu maliyesinin gücünden bahsedildi. -Ama bugün itibariyle tabii ki bir kısmı anlaşılabilir; pandemi nedeniyle maliye de bir bozulma gerçekleşecek.- İlk defa AB tanımlı kamu borç stokunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı çok uzun yıllar sonra yüzde 40’ı geçecek. Biz uzunca bir dönem aşırı büyümeci politikalar izlemeye çalıştık, Türkiye’nin potansiyelinin üstünde büyümesine uğraştık. Fakat Türkiye’de o potansiyel olmadığı için ve içeride yeterince tasarruflar yaratamadığımız için ve de kendi paramız cinsinden uzun vadeli borçlanmayı başaramamamız sebebiyle dış borç almak zorunda kaldık. Dış borçlar maalesef 421 milyar dolarla rekor düzeye çok yakın. İç borçların yaklaşık 35 milyar dolar kadarının döviz ve altın cinsi olduğu ve aslında bunun da çok büyük bir hata olduğunu da eklememiz gerekiyor. Bir diğer değinmemiz gereken nokta ise yavaş yavaş gazete manşetlerinde daha sık yer almaya başlayan hazine garantili gelir projeleri. Bunların da kendi içinde sıkıntıları var.

Ayrıca dış borçların vadesi geliyor. Bir yıldan daha kısa içerinde vadesi gelen dış borç miktarı 181 milyar dolar. Kur sürekli artıyor, Türkiye’deki firmalar Türk lirası cinsi kar ediyor ama borcu döviz cinsi ödeyecekler. Kur yukarıya gittikçe borçların ödenmesi zora giriyor.
Bu olumsuzlukların yanına olumluları da eklememiz gerekiyor. Son dönemde Merkez Bankası’nın politikalarında da bir normalleşme yaşandığını söyleyebiliriz. Dolar kuru tamamıyla zapt edilemese de daha yukarı gitmesi yavaşlatılmış oldu ve hükümete zaman kazandırdı. Özetle Türkiye’nin çok ciddi bir döviz açığı var. Bu daha büyük bir risk yaratıyor.

  • ‘Türkiye IMF’ye olan tüm borçlarını ödedi ’söylemi üzerinden Türkiye’nin hiç borcu kalmamış gibi bir algı yaratılıyor. Bu ne kadar doğru?

Türkiye IMF’ye olan tüm borçlarını ödedi. Bu doğru. Yanlış olan 5 milyar dolar borç verdiği. IMF 2008 krizinden sonra elindeki fonları, kotaları artırmak istedi. Fakat bu, IMF yönetiminde bütün ülkeler tarafından kabul görmedi, o yüzden de IMF’nin fonlarının artırılması başarılamasa da fon verme taahhüdü ile gerektiğinde kullanılmak üzere vaatler alınmaya başlandı. Türkiye de 5 milyar dolar vaatte bulundu, Cezayir de 5 milyar dolar vaatte bulundu. Fakat Türkiye bu parayı hiçbir zaman ödemedi. Yani IMF’ye borç verdiğimiz kısmı doğru değil.

IMF’ye olan borç ödendi ama uluslararası piyasalardan daha fazla borçlanıldı. Alacaklı IMF değil başkası olmuş oldu. Bu da aslında hem avantaj hem de dezavantaj olabilecek bir durum. IMF’nin avantajı borçlanma maliyetinin düşük olması. Dezavantajı ise bunun karşısında koşulluluk dediğimiz ekonominin nasıl yönetileceğine dair belirli reformları sunmasıdır ki bu reformlar da çoğunlukla halkın geneli nezdinde olumlu şekilde gerçekleşmez. Kötü fiyata yapılan özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin iyice kısıtlanması gibi politikalar içerir ve bunun da sonucunda krizin yükü alt kesime yayılır, yukarı kesimler kayrılır.

Ayrıca Türkiye IMF’ye gitmiyor değil gidemiyor. Çünkü IMF’de kararlar yüzde 85 nitelikli oy çoğunluğuyla alınır. IMF’de yüzde 16,5 oranıyla fiili olarak veto hakkına sahip tek ülke ABD’dir. ABD’de başkanlar IMF kararlarını tek başına onaylayamaz. Kararların kongreden geçmesi gerekir. AKP dönemindeki dış politikadan ötürü ABD Kongresi’nin iki kanadı da yaptırım istiyor. Bu yaptırımlar içerisinde Türkiye’nin dış finansal kaynaklara erişiminin engellenmesi de var. Dolayısıyla Türkiye istese de IMF’ye gidemez. Bunun nedeni de Erdoğan’ın IMF’ci politikaları istememesi ya da orada istediği rahatlığı bulamayacak olması değil; sorun gidemiyor olmamız. Ancak gitsek bile bize faydası kadar zararı da olacaktır. İki taraflı konuşalım. Faydası şudur ki Türkiye’nin dış borçlarını ödeyememesi durumunun gerçekleşmeyeceği ortaya çıkar yani buna ilişkin risk bertaraf edilmiş olur, bu da finansal istikrarın sağlanmasını kolaylaştırır. Türkiye’nin yeni borcu daha makul faizlerle döndürebilmesinin önü açılır. Fakat sıkıntı şudur ki olası bir IMF anlaşması içerisinde belli koşulluluklar olacak ve bu koşullar da zaten devletin elinde çok fazla kalmamış olan işletmelerin de satılması, devletin sosyal devlet fonksiyonlarının iyice sınırlanması anlamına gelecek.

Bir önceki IMF anlaşması belli açılardan başarılı olmuştu. Bu başarının arkasındakileri açıklayacak olursak o dönem dünya ekonomilerinin neoliberal sistemde altın çağıydı. Şimdi ise en feci çağındayız. Dünyadaki konjonktüre destek olması mümkün değil. Bir diğer nokta ise şu ki Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllarda aşırı derecede büzülmüştü. Büzülmüş bir ekonomiye biraz can verdiğiniz, biraz güven biraz kaynak akıttığınız zaman onu hemen canlandırabiliyorsunuz. Fakat şu andaki ekonomi aşırı şişmiş durumda. Zaten şişmiş ve büzülmesi, patlaması bekleniyor. Dolayısıyla IMF anlaşmasıyla güven tahsisi finansal istikrarı sağlasa bile, krizin acı reçetesinin orta ve düşük gelir grubuna kaydırılması göz ardı edilse bile, hızlı bir şekilde krizden çıkmak ve Türkiye’nin 2001’deki gibi borçlarını hızlı bir şekilde ödemeye başlaması, uluslararası finansmana kolayca erişimi fazla iyimserlik içeriyor. Bu maalesef mümkün değil.

  • Son 2 yılda Türk Lirası’nın değer kaybetmesinin önüne geçilemedi ve dolar 8 sınırını aştı. Enflasyonun sürekli yükselmesiyle birlikte önüne geçilemeyen döviz kurlarının bu yükselişinde temel etkenler neler oldu?

Enflasyonun birkaç tane sebebi vardır. En klasik bilineni talep enflasyonudur. Ülkedeki üretilen mal ile talep edilen mal arasında bir dengesizlik oluşur ve fiyatlar artmaya başlar. Böyle bir durumda bunu engellemek için yurt dışından ithalat yaparsınız ve arzı artırırsınız. Bunun da sıkıntısı cari açığa yol açmasıdır. Ülkeniz dövizi yurt dışına verir; elde yeterince döviz bulunamayınca da borçlanarak tüketmeye başlar. Bu da şu anda iç denge dediğimiz bir sarmala doğru götürür.

Türkiye’deki enflasyonun nedenlerinden birisi talep kaynaklı. Bunun nasıl gerçekleştiğini açıklarsak hükümet büyümeci politikalar izleyebilmek için sürekli kredileri pompalıyor, pompalanan kredilerle biz tüketim yapmaya çalışıyoruz. Fakat ülkede o kadar üretim olmadığı için bu, talebi yukarı çekiyor; taleple arz uyuşmuyor ve fiyat artışına sebep oluyor. İkinci perde de ise az önce bahsetmiş olduğum talep meselesi var. Talep yukarı gittiği için ve yurt içinde yeterli mal bulunmadığı için bu sefer de yurt dışına rağbet gösteriyoruz. Bu da daha çok döviz talep etmemize gerektiriyor. Döviz talep edersek döviz kuru yukarı doğru hareketlenir. Türkiye ekonomisinde üretilen birçok ürünün de fiyatı dövize endeksli olduğu için bu sefer ikinci turda maliyet enflasyonu oluşuyor. Yani ilk başta bir talep enflasyonu ve dönüşümünde ise döviz kuruna bağlı bir maliyet enflasyonu oluşuyor. Ve bunun neticesinde şu anda her ne kadar ‘döviz kurundan bana ne’ denilse bile Türkiye’deki birçok şeyin buna endeksli olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Türkiye’deki bankacılık sektörü hariç özel sektörün döviz cinsi borcu hat safhada. Yaklaşık 162 milyar dolarlık net döviz pozisyonu açığı var. Bu firmaların birçoğunun geliri Türk lirası cinsi. Geliri Türk lirası cinsi sabit kalıyor ama döviz cinsi giderleri artıyor ve dolayısıyla da sermayelerini kaybetmeye başlıyorlar. Sermayedeki kayıplar yatırımların azalmasına, yatırımların azalması da istihdamın azalmasına sebep oluyor. Nüfusu artan bir ülkede de bunun sonucu işsizlik oluyor. Aslında döviz kurlarının bizi ilgilendiren kısmı hayattaki birçok şeyin fiyatının dövize bağlı olması değil, çok ciddi döviz borcu içerisinde olan firmaların finansal zorluk çekerek ve dar boğaza girerek yatırım yapamaması, istihdam yaratamaması ve neticesinde de işsizliğin oluşmasıdır. 2015 yılı birinci çeyreğinden 2020 yılı birinci çeyreğine kadar özel sektörün istihdam sayısı aynı. 5 yıl boyunca -pandemi öncesi de dahil- Türkiye ortalama yüzde 5 büyümesine rağmen -ki bu istihdam yaratmayan, yoksullaştıran büyüme- bunun neticesinde istihdam artmış olmuyor.


Ekonomide ‘uçuş’ yerine ‘iniş’e şahit olduğumuz bu dönemde ekonomiyi düzenleyen kurumlar da ‘tartışmalı’ hale gelmiş durumda. Merkez Bankası, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) gibi ekonomiyi düzenleyen kurumların bağımsızlığına ve işsizlik, enflasyon gibi verileri açıklayan TÜİK’e olan inancın azaldığını söyleyebiliriz.

  • Bu durumun ekonomi yönetimine etkisi nedir? Gelinen bu noktaya kurumların bağımsız hareket edememesinin ne derecede etkisi oldu?

Bu kurumları ayrı ayrı değerlendirmemiz gerekiyor. Verilerle oynayan ülkelerin birçoğunda bu durum sorun yarattı. Bunun en iyi örneklerinden biri de piyasa ekonomisi değil planlı ekonomide olan Sovyetlerdi. Birçok ülkede denetim eksikliğinden ötürü yukarıdan verilen, hedeflere ulaşılmış gösterilen veriler nedeniyle ekonomi olduğundan daha iyi gösteriliyor. Fakat duvarın yıkılmasının ardından gerçek görüldü ki durum öyle değilmiş. Bunun içinde o güne kadar uygulanan makro ekonomik veriler de olunca makro ekonomik politikalar da hatalı oluyor. Bu hatayı başka ülkeler de yaptı. Yunanistan da avro birliğine girmeden önce yaptı, son dönemde Lübnan’ın merkez bankası hesaplarında da bunları yaptığını biliyoruz.

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye’nin tek başına verileri hatalı açıkladığını iddia etmek kolay değil. TÜİK enflasyon açıklıyorsa bütün Türkiye’nin enflasyonunu açıklıyor. Sadece bizim çevremizle kısıtlı değil. Kırsal kesimde veya kentte yaşayan, genç veya yaşlı, seküler hayat yaşayan ya da dindar, ev sahibi ya da kiracı herkesin enflasyonu bu. Toplumun farklı kesimlerinin enflasyonu daha düşük olabilir. Gelir grubunuz yüksekse, daha batılı hayat tarzınız varsa sizin kullanımınız daha çok ithal mallara dayalı olacağı için daha yüksektir. Fakat bu TÜİK verilerine güvenemediğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Verileri olduğundan daha da fazla yanlışmış gibi düşünmemiz için de böyle nedenler var. Çünkü bütün Türkiye’yi temsil eden bir popülasyona birey olarak erişmemiz mümkün değil. Bunun sadece enflasyon için değil işsizlik için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Fakat siyasi partilerin anketlerde kullanmış olduğu birkaç bin kişilik popülasyondan çok daha genişini TÜİK yapıyor. Örneğin TÜİK 81 ilin tamamında bu anketi yapıyor, bazı fiyatları her gün inceliyor, birçok alandan fiyat alıyor. İstihdam anketlerini 30-40 bin kişiye kadar uyguluyor. Ama baktığımız zaman çok uzun süre ve çok sayıda kişinin çok daha farklı bir hayat yaşadığını görüyorsanız o zaman gerçekten TÜİK’te bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Ama TÜİK’in tamamen yanlış yaptığını kanıtlamam mümkün değil. Çünkü TÜİK gibi böyle geniş bir veri toplanması mümkün değil. Fakat ben de TÜİK verilerine inanmakta çok ama çok zorlanıyorum.

Diğer kurumlar ise daha farklı. Türkiye’de 90’lı yıllarda aslında kurumlardaki nitelikli personel oldukça iyiydi. Daha ayrıcalıklı ailelerden geliyorlardı. Ama kendisini iyi yetiştirmiş çok sayıda personel vardı. Bunlara rağmen hükümetlerin popülist tercihlerinden ötürü Türkiye’de krizler yaşanıyordu. SPK 1982’de kurulmuştur ama Kombassan, Yimpaş gibi piyasadaki birçok krizi kaçırmıştır.

Diğer taraftan da 1999’da kurulun BDDK’da kurumsallaşma AKP’nin ilk döneminde daha güçlü oldu. Nitelikli personelinin o kadar olmadığı dönemde önemli işleri yaptı. Ancak onun da İmar Bankası’nın 2005’deki iflasını, hatalı politikalarını kaçırdığını söylememiz gerekiyor. Yani Türkiye’de dört dörtlük bir insan kaynağı ile kamu yönetimi ve dört dörtlük bir kurumsallık yoktu. Ama hiç bu kadar rezillik de yoktu. Türkiye’nin en büyük 7 bankasından biri, üçüncü kamu bankası olan Vakıfbank yönetim kurulunda Hamza Yerlikaya var ve bu hiçbir şekilde kabul edilebilir değil. Diğer bankalar içerisinde de eğitime biraz yakın olsa da bankacılık gibi çok teknik bir sektörde hiçbir deneyimi olmayan çok sayıda kişi var. Bunu da artık tek kişinin yönetiminin uzantısı şeklinde değerlendirebiliriz. Hatta Haziran ayının sonundan itibaren 3 kamu mevduat bankasının döviz açık pozisyonlarında yüzde 20’lik yasal sınırı aştığını, bunun 8-9 hafta boyunca sürdüğünü söylemek gerekir. Bu esnada bir kur atağı yaşansaydı bu kamu bankaları çok daha büyük zararlar yaşayıp bütün finansal sitemi zora sokabilirdi. Bu göz ardı edilmiştir.

Merkez Bankası ise bunların arasında en eski olan, 1930’da kurulmuş olan bir kurum. Merkez Bankası’nın gerçekten önemli bir pozisyon kazanması maliye politikasının arkada bırakılması ve açık piyasaya geçilen 1980 sonrasında gerçekleşiyor. İlk zamanlarda Merkez Bankası’nın yetkileri çok daha dardı. Özal dönemi ile başlayan süreçte Merkez Bankası çok daha aktif hale geldi ve özellikle 2001 krizinden sonra aktif olmaya başladı. Hatta bir nebze de enflasyon hedeflemesi uygulayarak enflasyonun 3 basamaklardan tek basamaklara inmesini de sağladı. Fakat burada çok ciddi bir kurumsal bozulmanın olduğunu görüyoruz. Hatta kanunda çok açık ve net yazılmış olmasına rağmen Merkez Bankası’nın birinci hedefi olan fiyat istikrarı uygulanmıyor, bunun yerine büyümeci politikalar yapılıyor. Büyümeci politikalar duvara toslayacağı zaman finansal istikrar gözetilmeye başlanıyor. Bu tip durumlarda kanun tadilinin yapılmaması da şuradan geliyor ki uluslararası yatırımcılar bizim gibi ülkelerde para arzı kullanılarak büyük balonlar yaratılabileceğini bildikleri için enflasyon hedeflemesi mutlaka görmek istiyorlar. Bunu bir çıpa olarak görüyorlar. Bu kanun değiştirildiği zaman Türkiye’ye olan bakış açısı değişeceği için değiştirmiyorlar. Ama birçok alanda AKP’nin yaptığı gibi sistemin içini boşaltma yoluyla bunu yapıyorlar. Merkez Bankası’nın karar alırken kanuna uymadığı aşikar.

Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi kanunla yapılır. Hükümetle Merkez Bankası her yılın sonunda bir sonraki yılın enflasyon hedefini belirler. Bu bağlayıcı bir hedeftir. Yıl bittiği zaman takip eden Ocak ayında hedef yüzde 2’lik bir payla tutturulamamışsa Merkez Bankası hükümete açık bir özür mektubu yayımlar. Bu mektupta neden başarılamadığını ve bundan sonra başarılması için ne yapılması gerektiğini belirtir. Bunlar Resmi Gazete’de yayımlanan evraklar ve 2012 yılından itibaren tüketici enflasyon hedefi yüzde 5, tutturulan yıl sayısı 0. Bu da açıkça Merkez Bankası’nın zorunlu olduğu enflasyon hedeflemesini uygulamadığını gösteriyor ki bu aslında açıkça kanuna karşı gelmek. Ama bunu denetlemekle yükümlü olan kamu kurumları da aynı hukuksuzluk içerisinde oldukları için bu tespitler bir anlam ifade etmiyor.