Serkan Üstün

Türkiye öğrenci hareketi tarihinin dönüm noktası sayılabilecek 555K eylemlerinin 60. yıldönümünde ‘Parola: 555K’ kitabının yazarlarından araştırmacı yazar Hakan Güngör’le konuştuk. 555K sayesinde öğrencilerin kitlesel bir güç olarak ilk defa politik arenaya dahil olduğunu söyleyen Güngör, 555K’nın darbeye zemin hazırladığı iddialarını da reddederek aksine eylemlerin bir “demokrasi daveti” olduğunu söyledi.

Demokrat Parti iktidarının son günlerinde, muhalefet ve basının faaliyetlerini soruşturma amacıyla kurulan tahkikat komisyonuna karşı 28-29 Nisan’da İstanbul’da başlayıp Ankara’ya sıçrayan ve Turan Emeksiz’in öldürülmesi ile sonuçlanan protesto eylemlerinin ikinci basamağı Ankara’nın kalbinde öğrenciler arasında kulakta

Hakan Güngör ve Bülent Ulus’un yazdığı Parola 555K kitabı

n kulağa yayılan bir sivil itaatsizlik eylemi ile gerçekleşecek, bu eylemin parolası ise ‘555K’ olacaktı. “Beşinci ayın beşinde, saat beşte, Kızılay’da” anlamına gelen bu parola, Türkiye’deki demokratik itiraz kültürü açısından önemli bir mihenk taşı sayılacak bir protestonun şifreleriydi. 28-29 Nisan tarihlerinde İstanbul Üniversitesi önünde ve Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri’nde büyük olaylar yaşanmış, güvenlik güçleri öğrencilerin üzerine ateş açmıştı. Bu olayların ardından Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan eden Demokrat Parti iktidarına karşı Ankara’da kulaktan kulağa taşınan 555K şifresi ise bu dönemdeki eylemlerin ve öğrenci mücadelelerinin sembolü haline gelecekti. İçinden siyasi parti liderleri, bakanlar, gazeteciler, şairler ve akademisyenler çıkartacak olan bu protestolar artık Demokrat Parti için sonun başlangıcı olacaktı. 5 Mayıs 1960 günü saat 5.30’a doğru ıslıklar eşliğinde çalınan bir marşla başlayacak eylemler güvenlik güçlerinin müdahaleleri ile sertleşmiş, Başbakan’ın eylemcilerin arasında dalması ve onlarla münakaşaya girmesi ile iyice hiddetlenmişti. Öğrencilerin ‘istifa’ ve ‘hürriyet’ talepleri karşısında adeta öfke nöbetleri geçiren Başbakan Adnan Menderes, tahkikat komisyonları ve basın özgürlüğü konusundaki yasal düzenlemeler ile yeni hükümet kurulması konusunda geri adım atmayacaktı.

Türkiye’deki öğrenci hareketi için milat sayılabilecek bu eylemlerin 60. yıldönümünde ‘Parola: 555K’ kitabının yazarlarından Hakan Güngör’le o dönemki eylemleri, bu eylemlerin anlamını konuştuk.

  • Türkiye’de öğrenci eylemlerinin temeli Osmanlı’ya kadar dayanıyor ama tarihe bakınca ‘öğrenci hareketi’ dediğimiz şeyin miladının 28 Nisan’da başlayan ve 555K ile devam eden süreç olduğunu görülebilir. Siz buna katılır mısınız? Türkiye öğrenci hareketi içerisinde 555K eylemini nereye oturtuyorsunuz

Öğrenci hareketlerinin mirası epey eskilere dayanıyor elbette. Tıbbiyeli, Harbiyeli öğrencilerin politik mücadelelerde önemli bir rolü var. Cumhuriyet döneminde de bazı örnekler olmakla beraber kitlesel bir eylem olarak 555K’nın ilk sivil itaatsizlik eylemlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Demokrat Parti’nin ciddi bir baskı mekanizması yarattığı süreçte buna isyan eden bir öğrenci kitlesi var karşımızda.

O dönemde Amerikan çıkarları gözetilerek verilen sözde yardımlarla suni bir rahatlık dönemi yaşansa da sürdürülebilir bir kalkınma hamlesi olmadığı için ekonomik sorunlar ortaya çıkıyor. En küçük muhalif çıkışta gözaltılar, tutuklamalar yaşanıyor. Basın davalarının sayısı 2000’i aşıyor. Kırılma noktası ise Tahkikat Komisyonu’nun kuruluşu oluyor. Komisyonla birlikte siyasal faaliyetler durduruluyor, yasama yürütme yargı tek elde toplanıyor. Tabii buna karşı büyük bir tepki doğuyor. 28 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen eyleme polis saldırıyor. Halbuki o dönemde polisin üniversiteye girme yetkisi yok. Hal böyle olunca tüm bu baskılar bir patlama yaratıyor ve öğrencilerin isyanı sokağa taşıyor.

Parola 555K’da detaylarını vermiştik. İstanbul Üniversitesi’nde başlayan eylemde Turan Emeksiz öldürülüyor, o süreçte Nedim Özpulat hayatını kaybediyor, yaralılar var, bacağını kaybeden öğrenci var, gözaltılar var. Ama öğrenciler Ankara’nın kalbinde bir eylem düzenlemeyi göze alabiliyor. Vurulabilirler, gözaltına alınabilirler, sayısız şey başlarına gelebilir. Özgürlük mücadelesi sorumluluk duymakla mümkün. Her şeyi göze alıp kitlesel bir eylem düzenleyerek taleplerini Adnan Menderes ve Celâl Bayar’ın yüzüne haykırabiliyorlar. Eyleme binlerce kişi katılıyor ve bu iktidar cephesinde ciddi bir korku yaratıyor. Artık kitlesel bir güç olarak öğrenciler de politik arenaya dahil oluyor. 555K ile yeni bir aktör doğuyor.

  • İlk soruya bağlı olarak 555K’nın 68 hareketi ve ardından günümüze kadar gelen öğrenci hareketine etkisini ve bunların içindeki konumunu nasıl yorumlarsınız. Özellikle solun 12 Eylül’den sonraki ideolojik yolculuğunun ardından Kemalizmle ve orduyla arasındaki mesafenin artması bu harekete bakışta kırılmaya neden olmuş olabilir mi?
5 Mayıs 1960 günü Kızılay Meydanı

Solun buradan aldığı miras daha ziyade kitleselleşme üzerinden tarif edilebilir. 555K eylemi sınıfsal nitelikte bir eylem değildi. Daha ziyade DP baskılarına karşı bir hürriyet çığlığıydı. Öğrencilerin kitleleşmesi açısından bir mirası var ancak 68 hareketinin en önemli yanı antiemperyalist ve sınıfsal nitelik taşımasıydı. Bu da sonraki süreçte çelişkilerin keskinleşmesiyle ve öğrencilerin hem pratikte hem teoride kat ettikleri yolla mümkün oldu. Parola 555K’yı birlikte yazdığımız Bülent Ulus’un önemli bir tespiti vardı: 555K eylemi DP iktidarının baskılarına karşı düzeni korumaya yönelik bir hareketti; 68 ise düzeni yıkmaya, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen kurmaya yönelik bir hareketti.

Kemalizm konusunda ise şunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Kemalizm ortaya çıktığı dönemde antiemperyalist bir nitelik taşıyordu. Bu nedenle Denizlerin özellikle ilk dönemlerinde tam bağımsızlık vurgusunda Kemalizm’in etkileri vardı. Ancak Deniz Gezmiş elbette ki bir sosyalistti. Öte yandan yakın tarihin her döneminde Türkiye’yi emperyalizmle yakınlaştırmayı şiar edinmiş pek çok kişi bunu Kemalizm üzerinden yapmaya çalıştı. Kemalizm’e yönelik tüm eleştirileriyle birlikte Kemalizm’in antiemperyalist yanı olduğunu hatırlatan yine yazılarıyla Mahir Çayan’dı mesela…

  • Ülkedeki anti-demokratik ve baskıcı uygulamalara karşı çıkarken aynı zamanda orduya yakın bir konumlanışları var öğrencilerin. Bu eylemleri bugünden bakıldığında ‘darbeci’, ‘darbe çağrıcısı’ ya da ‘darbe destekçisi’ olarak görmek mümkün mü? Türkiye’nin demokrasi tarihi açısından nerede duruyor bu eylemler?

O dönemin şartları içinde değerlendirdiğimizde öğrencilerin koşullara farklı bakmasını ve değerlendirmelerinde eksikler olmasını normal karşılıyorum. Henüz 27 Mayıs yaşanmamış ve bir darbeler geleneği başlamamıştı. Ardından ordu içi çekişmeler, iki darbe girişimi, sonrasında Türkiye’de yükselen sınıf hareketini bastırmak ve sosyalist mücadeleye ket vurmak için verilen 12 Mart muhtırası, daha sonrasında 12 Eylül… Bunların hiçbiri henüz yaşanmamıştı.

“ORDU ELİ İLE GELEN ‘HÜRRİYET’ ORDU ELİYLE BOĞULMAYA MAHKUMDU”

Ordu içindeki bazı kesimlerin öğrencilerin eylemlerinden hoşnut olduğunu görüyoruz. Bir yandan öğrencilerin üzerine kurşun yağdıranlar var, bir yandan gözaltına aldıktan sonra birkaç sokak ötede salıverenler, kaçmalarına göz yumanlar var. O politik atmosferde, ordunun “kurtarıcı” olmadığını ve hürriyetin de ordu eliyle sağlanamayacağını hesap edebildiklerini sanmıyorum. Zaten ordu eliyle gelen “hürriyet”, yine ordu eliyle boğulmaya mahkûmdu. Nitekim 12 Mart’ta öyle de oldu.

“TARİH SONDAN BAŞA DOĞRU YAZILMAZ, ÖĞRENCİLER DARBE ÇAĞIRMADI”

27 Mayıs’tan hemen sonra ordu içinde neredeyse her klik ayrı ayrı darbeler planlıyor ve bazıları harekete de geçiyordu. İşte bunların anılarında görüyoruz ki öğrenciler asker içinde tedirginlik yaratıyor. DP’ye karşı yükselen hareketin bir benzeri planlanan yeni darbeye karşı da olursa diye bir korkuları var mesela. “Ya aynı öğrenciler bize karşı da hürriyet isteriz diye yürürse?” endişesi taşıyorlar.

Yine de altını çizmemiz gerek. Öğrenciler darbeyi çağırmadı. Darbe öğrenci çağrısıyla olmaz zaten. Öğrenciler hürriyet istedi, 555K eyleminde öğrencilerin en önemli sloganı “Hürriyet istiyoruz”du.

Tarih sondan başa doğru bakarak yazılmaz. Dolayısıyla 27 Mayıs’a bakıp öncesindeki tüm muhalif hareketleri darbecilikle itham etmek bir sağ manipülasyonudur. Eğer DP öğrenci hareketlerinin üzerine tankıyla, tüfeğiyle, sansür kararlarıyla gitmek yerine öğrencilerin taleplerine kulak verseydi belki de 27 Mayıs olmayacaktı. 555K bir demokrasi sapağı ve davetiydi. Ancak DP kurmayları bu davete icabet etmedi.

“O SÜREÇTE HALA OKUNAN ŞİİRLER YAZILDI”

  • Bu süreç aynı zamanda kendi içinden çok önemli aydınlar çıkardı. 555K’ya baktığımızda çok akademisyen, yazar, bürokrat ve siyasetçi çıkaran bir kuşak görüyoru. Bu anlamda Türkiye’nin entelektüel birikiminde de tarihi bir yerde duruyor bana göre. Sizce bu birikim yeterince geleceğe taşınabildi mi?

O süreçten doğan çok kıymetli ürünler, eserler oldu. Nâzım Hikmet’in Turan Emeksiz için yazdığı şiirler hâlâ belleğimizde. Süreci o da takip ediyor. Keza Enver Gökçe’nin şiiri. İlk akla gelenlerden, Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” romanı var, bu zaman dilimindeki eylemleri anlatır ve Türkçenin yüzakı romanlardandır. Cemal Süreya bizzat eylemi başlatanlardan biri. “555 K” şiiri ve “Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz/ Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/ İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz.” dizeleri hâlâ çok değerli. 29 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde toplanan öğrenciler arasında bir lise öğrencisi olarak Tomris Uyar var. Müzisyen Attila Özdemiroğlu’nun ilk eylemi 555K. Sonradan TİP içinde faaliyet gösteren Osman Arolat’ın da… Altan Öymen eylemi organize eden isimlerden biri yine…

50 kuşağı yazarlarının toplumsal gerçekçi nitelikteki eserlerinde bu şartların kuşkusuz etkisi var. Bu başkaldırı pek çok gencin ilk politik eylemi oldu. Sonra bunların arasından şairler, yazarlar, siyasetçiler, gazeteciler çıktı. Bugün hâlâ üzerimizde ciddi etkiler bırakan şiirler, romanlar yazıldı o sürece dair.

Tarihin bazı evrelerinde zaman hızlanır. Büyük eserlerin çoğu da hızlanan zaman dilimlerinin ürünüdür. Bu eserlerin hâlâ okunuyor olması dahi birikimin geleceğe taşındığının göstergesi bana kalırsa.