Söyleşi: Dilara İlbuğa

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın Türkşeker’in 14 fabrikasının özelleştirilmesi için ihale sürecinin başlatıldığını duyurmasının ardından Türkiye’de özellikle AKP döneminde yaşanan özelleştirmeler ve bu özelleştirmelerin hem yurttaşlara hem de işçi sınıfına yüklediği maliyet tekrar tartışılmaya başladı.

Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi sürecinin halka yükleyeceği olumsuzlukları CHP Parti Meclisi Üyesi, Ziraat Mühendisleri Odası Eski Başkanı Gökhan Günaydın ile konuştuk.

Kamunun çıktığı alanların rant alanlarına döndüğünü ve tıpkı Tekel’de olduğu gibi fabrikaların kapatıldığının altını çizen Günaydın, şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin halk sağlığından, ekonomiye, çiftçilerden bütün işçilere yayılacak bir sorun teşkil edeceğini söylüyor ve ekliyor: “Şeker Fabrikaları Anadolu’nun can damarıdır, bunları kestirmemeliyiz”.

  • 15 yıllık AKP dönemi boyunca 60-62 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığından bahsediliyor. Şeker fabrikaları hakkında konuşmadan önce AKP’nin bu özelleştirme sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özelleştirme denilen şey Türkiye’de nasıl meşruiyet buldu? Liberal tez şunu söyledi: “Devleti hızla küçültmek gerekir çünkü devlet ceberruttur. Devlet küçülmeden demokrasi gelmez. Aynı zamanda kamu mallarının özelleştirilmesi, sermayenin tabana yayılması, arz ve talebin doğru noktada birleşmesi, doğru fiyatın oluşması ve ekonominin rekabet gücü kazanması anlamına gelir.” Hatta o kadar ileri gittiler ki verimlilik artacak, üretim artacak ve bunun istihdama katkısı olacak dediler. 1986’da başladı Türkiye’de ilk özelleştirme uygulamaları. 2002’ye kadar 7.7 milyon dolarlıktır yapılan tüm özelleştirmeler. Asıl süreç 2002’den sonra hız kazandı ve 60,4 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı. Yani bugüne kadar toplam 68,1 milyar dolarlık özelleştirme yaptı Türkiye.

Hem dünya uygulaması hem de Türkiye uygulaması çeyrek asır sonra bize şunu gösterdi; kamu piyasadan çıkınca, stratejik alanlara özel sektör yatırım yapmadı. Kamunun çıktığı alanlar hızla rant alanlarına dönüştü. Karı yeterince olmayan fabrikalar kapandı ve bu Türkiye’yi ve bizim gibi ülkeleri büyük bir üretimsizliğe ve istihdamsızlığa sürükledi. Yani sanayiden kopuşlar, tarımdan kopuşlar, hizmetler sektörünün turizme elverişli olmadığı yerlerde büyük bir yoksulluğa sürüklenme meydana geldi. Dolayısıyla bu bize anlatılan meşruiyet temelinin olmadığı, tam tersine kamunun ekonomiden çıkmasının, bize “görünmez el” diye anlatılan ve adil piyasa düzeni sağlayacağı öngörülen elin hep vatandaşın cebinde olduğunu gösterdi. Kamu, piyasaya müdahale etme gücünü tümüyle yitirdi. Özeti genel olarak böyle yapabiliriz.

Türkiye açısından da şunu söylemeliyiz; GSMH içinde sanayinin payı yalnızca iki dönemde artmıştır: 1930’lar ve 1960’lar. Hangi dönemde sanayileşme daha ileri olduğu meselesine öznel yorumlarımız olabilir. Ancak burada bir iktisatçı açısından bakıyorsanız; GSMH içinde sanayinin payı hangi dönemde yükselmiştir sorusuna yanıt aramanız lazım. Bu da yalnızca 1930’lar ve 1960’lardır. Bu iki dönemin ortak özelliği, her ikisi de farklı anlayışlarla planlama dönemleridir ve yaratılan kaynağın önemli ölçüde yatırıma yönlendirildiği dönemlerdir. O halde söyleyelim; AKP 2002’den bu yana Türkiye’nin 1930’larda ve 60’larda, onun dışındaki yıllarda da genel olarak yaptığı sanayi yatırımlarının tümünü tasfiye etmiştir. Bunun adına da Türkiye’de özelleştirme denilmiştir. Aslında buna “yok etme” denilmesinde hiçbir zarar ve mahsur yoktu. Kamu malı özel sektör ve sermaye malına dönüştürülmüştür.

Tarıma dayalı sanayi de bu anlamda bizim için son derece önemlidir. Çünkü örneğin gübrenin tasfiyesi, gübredeki kamu üretiminin tasfiyesi, gübreyi tümüyle serbest piyasa koşullarında serbest bırakmıştır ve milyonlarca çiftçi bir avuç gübre tekelinin eline kalmıştır. Et balık kurumunun ve süt endüstrilerinin tasfiyeleri Türkiye’de hayvancılığı bitirmiştir. Şüphesiz tek neden bu değildir. Ancak fiyatın oluşmasında ve üretimin sürdürülebilir olmasında çok önemli rolleri olan KİT’ler tasfiye edilmesi, hayvancılığın çöküşünde önemli ve temel bir rol oynamıştır.

  • Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi ne anlama geliyor? Çoğu yurttaş özelleştirmelerin işçi sınıfına ve çiftçiye yüklediği maliyetin bilincinde değil. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi işçileri ve çiftçileri ne gibi durumlarla karşı karşıya bırakacak?

Şeker fabrikalarına özel bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü şeker fabrikaları üç beyaza dayalı sanayileşme çerçevesinde, Türkiye’nin en zor günlerinde, 1920’li yıllarda kurulmaya başlanmıştır. Yani pancara dayalı şeker, pamuğa dayalı dokuma ve buğdaya dayalı un. Bu üç beyaza dayalı sanayileşme ile bir tarım sanayisi kurulacak. Sanılıyor ki şeker Türkiye’de hep vardı. Osmanlı döneminde bu ülke şeker ithal ediyordu ve yüzde 85’i köylü olan nüfus ile önemli ölçüde işlenemeyen topraklar, tarım tekniğinin tümüyle gerilediği bir tarımsal yapı söz konusuydu. Şeker fabrikaları yalnızca pancar üretimini arttırma amacı gütmediler. Pancar üretimi aynı zamanda ekim nöbetini getirdi Türkiye’ye. Yani dört yılda bir pancar ekilir, onun ekilmediği yıllarda buğday ekilir, mercimek ekilir, yem bitkileri ekilir ve böylece bir ekim nöbeti olur. Aynı zamanda modern tarımı üreticiye öğretti. Şeker fabrikaları aracılığıyla sözleşmeli üretim teşvik edildi ve devlet pancar üretimini planladı, fabrikalara göre ekim alanlarını genişletti. Böylece bu organizasyon tüm tarımsal ürünlerde böyle bir gelişmeye katkı sağladı.

1920’lerde 30’larda başlatılan bu hamle Türkiye büyüdükçe devam etti. 1970’ler, 1980’ler boyunca da devam etti. Şöyle bir farkla; eskiden pancar ekim alanları daha rasyonel alanlara yapılıyordu. Yani günlük pancar işleme kapasitesi 5 bin ton ve yukarıda olanları biz özel olarak uğraşılmadıkça kar edecek fabrikalar olarak tanımlarız. Cumhuriyet böyle yerlerle başladı fakat daha sonra ekolojisi gereği işleme kapasitesi daha düşük olan yerlere de fabrikalar yayıldı. Ve nihayet Doğu’da günlük işleme kapasitesi 1,500 ton civarına düşmesi kesin olan ancak o bölgeye bir ekonomik dışsallık katan, üretici ve tüketiciyi destekleyen sosyal amaçlı fabrikalar da kuruldu.

Şu an itibariyle sektörün geldiği durum nedir? Türk Şeker’e bağlı 25 şeker fabrikası var. Ayrıca bunların dışında Pankobirliğe bağlı 5 tane şeker fabrikası var. Dolayısıyla 30-31 şeker fabrikasıyla Türkiye pancara dayalı şeker üretiyor. Yeri gelmişken şunu da söyleyelim; pancar üretiliyor köylü tarafından, milyonlarca ton pancarı nakliyeciler fabrikaya taşıyor, dolayısıyla onlar da para kazanıyor. On binlerce işçi bu fabrikalarda çalışıyorlar ve emek ücreti alıyorlar. Fabrikalarda işlenen şeker sağlıklı şeker olarak Türkiye’ye satılıyor. Şeker üretimi sırasında ortaya çıkan yan ürünler, hayvancılığa uygun fiyatlı yem olarak sunuluyor. Yine bir başka ürün alkol üretiliyor. Bütün bunlar bir ekonomik dışsallık yaratıyor. Dolayısıyla büyük bir ekonomi var.

Bu fabrikaların yanına zamanla bizim nişasta bazlı şeker fabrikaları dediğimiz fabrikalar gelmeye başladı. Şekerin tek kaynağı pancar değildir. Şeker mısırdan, patatesten, şeker kamışından da üretilebilir. Türkiye’de ise mısır ve şeker pancarından üretiliyor. Nişasta bazlı şeker üreten fabrikalar mısırdan şeker üretiyorlar. Türkiye’de mısırın üretiminde önemli ölçüde artış olmuştur ancak buna rağmen yılda bir, bir buçuk ton mutlaka mısır ithal ederiz. Bu mısırından da neredeyse tamamı GDO’lu mısırdır. Peki hangi fabrikalar nişasta bazlı şeker üretiyor? Cargill’in İzmit’teki fabrikası. Cargill ve Ülker ortaklığından oluşan Pendik nişasta fabrikası ve Amylum, Tat ve Sunar. Bu beş tane fabrika mısırdan, nişasta bazlı şeker üretiyor. Bunların yüzde 75’i yabancı sermaye tarafından kontrol ediliyor. Cargill ve Amylum yabancı firmalar. Çok daha az sayıda insan çalışıyor. Amerika eski başkanı Bush’un Erdoğan’ın ilk dönemlerinde lobi faaliyeti çerçevesinde Cargill’in hukuki sorunlarını çözün, nişasta bazlı şeker kotasını çözün diye doğrudan baskı yaptığı bir alandır burası. Şimdi diyorlar ki biz bu fabrikalardan 14’ünü özelleştireceğiz. Deniliyor ki üretime en az 5 yıl devam etme koşulu getireceğiz.

  • Ama Tekel’de de böyle oldu.

Şüphesiz. Şu anda Tekel’in altı fabrikasının tamamı kapanmıştır. Türkiye yabancı sigara içiyor, tütün kalmadı. Benzer bir öykü şeker fabrikalarında da olacaktır. Sebebini söyleyelim; yıllık işleme kapasitesi 6 bin ton ve üzerinde olan fabrikalar örneğin Afyon, Çorum, Ereğli, Turhal, bunlar özel olarak uğraşmadıkça zarar ettiremeyeceğiniz, her yıl kar eden fabrikalardır, böyle olmalıdır. Bunları özelleştirirseniz, bunları satın alanlar fabrikaları çalıştırmaya devam edebilirler. Eğer özel bir yıkıcı amaçları yoksa.

Bir de ikinci grup fabrikalardan bahsedelim. Bunların işleme kapasiteleri 3-6 bin ton arasındadır, örneğin Burdur, Bor. Bu tip fabrikalar da bazı yıllar kar eder, bazı yıllar zarar eder. Bir de bunların dışında benim sosyal amaçlı fabrika diye tanımladığım fabrikalar var. Elazığ gibi. Günlük işleme kapasitesi 1500 ton. Erzurum 3 bin ton. Bunların da kar etmeleri çok zordur ve zarar ederler. Sihir şudur, bunları bir paket halinde birlikte tutarsanız bu 25 fabrikanın karı zararı birbirini dengeler. Hatta iyi işletmecilik yaparsanız 25 fabrikanın toplamı kar eder. Böylece siz bütün Türkiye’de bir ekonomik faaliyeti dengeli olarak yurt çapına dağıtırsınız, nüfusun büyük kentlere göç etmesini engellersiniz. Peki bunları kapatırsanız ne olur? Bunları özelleştirirseniz zarar edecek hiç bir fabrikayı özel sektör çalıştırmaz. Bunlar kesin kapanır. Bazı yıllar zarar eden bazı yıllar kar eden fabrikalar geçmişte paketler halinde özelleştirilmeye çalışıldı. Dörtlü bir paket yapılmıştı. Kar eden fabrikalar ile zarar eden fabrikaları bir pakette birleştirip beraber satmaya çalışıyorlardı. Çünkü özel sektör neden zarar eden fabrikayı alsın? Oysa şimdi böyle bir uygulama yok. 14 fabrikayı bireysel olarak ihaleye çıkartacaklar ve satacaklar. Karşılaşabileceğimiz durumlar nelerdir?

A-Düşük günlük işleme kapasitesine sahip ve zarar edecek fabrikalara müşteri bulunmayacaktır. Kar eden fabrikalar satılacaktır ve böylece kamunun elinde borç yükünün artacağın yeni bir durum ortaya çıkacaktır. Peki kar eden fabrikaları alanlar kesinlikle bu fabrikaları çalıştıracaklar mıdır? Pancar geçmişleri varsa bunu yapabilirler. Ancak pancar şekerini öldürmek ve yerine nişasta bazlı şekeri hakim kılmak istiyorlarsa o fabrikalar da bir süre sonra kapanacaktır. Ben bütün şeker fabrikalarının özelleştirilmesi durumunda Türkiye’de ancak 7-8 fabrikanın açık kalabileceğini 2001 yılında “Türkiye Şeker Sektörü Analizi” kitabında yazmıştım. Bakın üzerinden 17 yıl geçti ve bu gerçek değişmedi. Peki şimdi hangi fabrikalarını özelleştirmeye niyetliler? Afyon, 6 bin ton kapasitesi var. Alpullu, 4 bin ton. Bor, 3 bin ton. Burdur, 4.800 ton. Çorum, 6 bin ton. Elbistan, 3 bin ton. Erzincan, 1.500 ton. Erzurum, 3 bin ton. Ilgın 6 bin ton. Kastamonu, 3 bin ton. Kırşehir ve Muş 3 bin ton. Turhal, 7 bin ve Yozgat 3 bin ton. Gördüğünüz gibi en yüksek kurulu kapasiteye sahip olan fabrika olan Turhal’ı da satıyorlar. Muş gibi 3 bin tonla oldukça geride olan fabrikaları da satıyorlar. Burada da dediğim gibi yüksek karlı fabrikalara alıcı çıkacaktır, düşük karlılara çıkmama ihtimali yüksektir. Böylece kamunun elindeki yük artacaktır. Daha önemli olan da Türkiye’nin pancara dayalı şeker sektöründen hızlıca çıkmasıdır.

Şeker fabrikaları Anadolu’nun can damarlarıdır. Buraları kapatırsanız geriye bir şey kalmaz. Örneğin Muş’ta, Kars’ta, Erciş’te şeker fabrikasının dışında başka hangi sanayi sektörünün olduğunu birisi bana söylesin. Türkiye yeni yatırım yapmak durumunda mı yoksa yapılmış yatırımları yok etmek durumunda mı? Müthiş bir istihdam kaybı olacaktır. Köyden kente göç hızlanacaktır. Can çekişen tarıma ve hayvancılığa ağır bir darbe olacaktır. Esnafa ve yöre ekonomisine ağır bir darbe olacaktır ve bir de sağlık sorunları söz konusu olacaktır. Yani şeker pancarına dayalı olan şekerde bir sağlık sorunu yoktur, eğer limitlerde tüketirseniz. Ancak mısırda, nişasta bazlı şekerin şöyle bir özelliği var, doymamışlık hissi yaratıyor. Bu çerçevede nişasta bazlı şeker kanıtlanmış bir şekilde Amerikan obezitesinin kaynağıdır. Ucuz olduğu için özellikle fast food ürünlerinde kullanılır. Peki bu Amerika’nın zenginlerine ilişkin bir gösterge midir? Öyle sanılır ama değildir. 330 milyonluk ABD’de Wasp (White, Anglo-sakson ve protestan) elit, geriye kalanlar sıradan ve yoksul insanlar. Kimisi zencidir, kimisi Latin’dir, kimisi Avrupa’dan göçmüştür. Zenginler iyi beslendikleri için sağlık sorunları yoktur. Yoksullarda ise obezite almış başını gitmektedir. Dolayısıyla obezite bir zengin şişmanlığı değildir. Sağlıksız beslenme sonrasında ortaya çıkan bir yoksul hastalığıdır.

Türkiye’nin nüfusunun üçte ikisinin obez olduğu Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanıyor. Kötü beslenme, hareketsiz yaşam, işsizlik bunları tetikliyor. Bu yeni dönem bize çok daha kötü bir pencere açıyor. Çünkü şeker pancarının yok edilmesi demek NBŞ’ye mahkum olmak demektir. Zaten bu firmalar da nişasta bazlı şeker kotasının arttırılmasını, ürettikleri şekeri satabilmeyi istemektedirler. Onlara her yıl kota verilmektedir. Kota Bakanlar Kurulu kararı ile yüzde 30-50 oranında mutlaka arttırılmaktadır. Adli vaka olduğu için rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kotaların dışında kaçak nişasta bazlı şeker de satmaktadırlar. Dolayısıyla artık bunu yasallaştırmak istiyorlar. Kotalarını arttırmanın yolu da pancar kotasını yok etmekten geçiyor. Pancar kotasını da yok edebilmeniz için önce pancarı ve fabrikaları yok etmeniz lazım. Zinciri buradan okumalısınız.

  • Peki bu süreçte ne yapılmalı?

Bunlar Anadolu’nun can damarıdır ve bunları kestirmemeliyiz. Eğer AKP’nin kazanmasını istiyorsak AKP “milli ve yerli” sloganları altında yabancı sermaye ve ona taşeronluk yapan “yerli” sermayeye bu fabrikaları peşkeş çekmeye hazırlanıyor. Karşısında milyonlarca üretici var, on binlerce işçi var, milyonlarca tüketici var. Bizim de söylememiz gereken, aidiyetimize bağlı olmaksızın söylememiz gereken şey şudur: “Hey dur bir dakika, bu fabrikalar bizim, bu bizim ekonomimiz, bu bizim sağlığımız, sana bunu yaptırmayacağız.” Demokrasi de biraz böyle bir şeydir. Birileri karar alıp resmi gazetede yayınlatabilir. Biz de karar alıp, “Resmi gazeten de senin olsun, kararın da senin olsun fabrikalar bizimdir” demeliyiz.

  • Şeker-İş Danıştay’a gitti. Bu süreç nasıl işleyecek?

Daha önce Danıştay’ın bu konuda verdiği iptal kararları var. Ayrıca Sayıştay Başkanlığı’nın en son raporunda bu fabrikaların gerekli yatırımları almadığı için bilerek, adeta çürümeye ve zarar etmeye bırakıldıkları söyleniyor. Süreç bundan sonra ne olur? Erdoğan diyor ki; “Sendikalar, meslek odaları Türkiye’nin gelişmesini istemiyor.” Yani ona göre Türk Telekom’un satılmasına karşı çıkmak bir vatan hainliğiydi. Biz KİGEM bünyesinde bunun için gayret etmiştik. O zaman kimseye söylemediklerini bırakmamışlardı. Şimdi Türk Telekom’un ne hale geldiğini gördük. Yani çayın taşıyla çayın kuşunu vurdurarak, Türk Telekom’un geliriyle özelleştirme yaptılar ve yabancılaştırdılar. Şimdi Türk Telekom zarar ediyor ve “yeniden nasıl kamuya döndürebiliriz”in hesabını yapıyorlar. O halde soralım; Türk Telekom stratejik bir sektördür ve özelleştirilmemelidir diyenlere saldıranların bir özür borcu var mıdır? Mutlaka vardır ve bunun ödenmesi gerekir.

Biz Tekel için Tokat’ta toplantı yaparken, karşımızda Tekel işçileri oturuyordu, ben Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı’ydım o zaman. AKP’nin Tokat milletvekili dedi ki:” Bu meslek odasının dediklerine bakmayın. Biz bu fabrikaların özelleştirilmesine izin vermeyeceğiz, bu fabrikalar kapatılmayacak.” Ben de işçinin önünde dedim ki: “Ey AKP Tokat milletvekili sana sormazlar bile fabrika özelleşsin mi diye. Sen resmi gazetede görürsün. Çünkü bu işler çok başka yerlerde kotarılıyor. Sen buranın alsan alsan servis ihalesini alabilirsin.”

O zaman meslek odalarının ve sendikaların yaptığı mücadeleye saygı duymak gerekir. Peki Erdoğan’ın itiraz ettiği hususlardan bir tanesi ne? Hukukla verdiği kararlarla Türkiye’nin önünü kesiyor. Zaten kendisi de “Ben erkler ayrılığından rahatsız oluyorum” diyen bir insan. Yasama yürütme ve yargı birbirinden bağımsız olmalı.

Tabi köprülerin altından çok sular geçti. 12 Eylül 2010 referandumundan bu yana yargının bağımlılaştırılması ve AKP’lileştirilmesi yolunda çok adımlar atıldı. HSYK seçimleri, Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan listelerle organize edildi. Cemaat-AKP çekişmesini, FETÖ-AKP çekişmesini buralarda gördük. Şimdi acaba Danıştay buralarda bağımsız karar verebilecek midir? Erdoğan’ı gördüğü zaman cübbesinin önünde düğme arayan Danıştay Başkanı’nın tutumu, Danıştay’ın diğer üyelerine de sirayet edecek midir? Kendi kızını önce Saray’a danışman, sonra hakim yapan üyeler acaba bu konuda bağımsız karar verebilecekler midir? Bunu göreceğiz. Ancak şunu da söyleyelim; örneğin yaz saati konusunda Danıştay’ın verdiği karar uygulanmış mıdır bu memlekette? Anayasaya bakarsanız yargı mercilerinin verdiği karar herkes için bağlayıcıdır ama uymayacağız dediler ve uymadılar. Dolayısıyla a- Danıştay böyle bir karar verebilir mi? b- böyle bir karar verirse uygulanabilir mi? Bütün bunlar soru işareti olarak önümüzde duruyor. Ben oda başkanı olarak o dönemde mücadelede hep şunu tavsiye etmişimdir; hukuki mücadele, teknik mücadele ve siyasi mücadele hep birlikte yürümelidir. Teknik olarak doğru sözler söyleyeceğiz, anlatacağız derdimizi. Rakamlarla anlatacağız. Hukuk mücadelesini yürüteceğiz ve oradan destek alacağız. Aynı zamanda bunun toplumsallaştırılmasına da vesile olacağız. Konsensus’un yaptığı en son araştırmada Türkiye’nin yüzde 65’i ülkenin iyi yönetilemediğini düşünüyor. Mesele bu gayri memnunların apolitik olmasında değil. Mesele bu gayri memnunların doğru sözlerle doğru politikaya yönlendirilememesi ve politikleştirilememesinde. Sorunu politikleştireceksiniz ki günlük yaşamın bir parçası haline getireceksiniz ki insanlar buna sahip çıkmaya yönelik bir tavır ortaya koyacaklar. O halde söyleyelim; bugün itibariyle ben yanılayım ve Danıştay doğru bir tutum alsın, ihaleyi iptal etsin. Ancak ondan da bağımsız olarak bir hak mücadelesinin yürütülmesi lazım. Bu fabrikaların yanında sadece şeker işçileri değil bütün emek örgütlerinin, bütün işçilerin olması lazım. Tekel direnişinde de bunu söylemiştik. Ancak tüketicilerin o işçileri yalnız bırakmaması lazım. En önemlisi de kendisine ne yapılırsa yapılsın ses çıkartmamakla meşhur, son dönemin çiftçi profilinin hızla değiştirilmesi, bir önderliğe kavuşturulması ve bu çerçevede hakkını arayan bir zemine dönüştürülmesi lazım. En son çiftçi mitingini biz Ordu’da Fındık Mitinginden hatırlıyoruz. O tarihten itibaren yaptıkları baskılarla TZOB’u etkinsizleştirdiler. Dilim varmıyor ama yandaş hale getirdiler ve o tarihten bu yana Türkiye tarımı çöküyor. TZOB olsa olsa bir iki küçük eleştiriyle meseleyi geçiştiriyor. Burada TZOB’un da nasıl tavır alacağını merakla bekliyoruz.