Söyleşi: Emre Köse

Hizbullah ve müttefikleri, Lübnan’da 9 yıl sonra ilk kez yapılan genel seçimler sonrası ezici bir oy oranıyla seçimlerden galip çıktı. Seçim sonuçlarına göre, Başbakan Saad Hariri’nin partisi Müstakbel Hareketi ciddi bir oy kaybına uğradı. Müstakbel Hareketi, 128 sandalyeli meclisteki her 3 koltuğundan birini kaybetti. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, televizyonda yaptığı konuşmada seçimin sonucunu, “İsrail karşıtı direnişin siyasi ve ahlaki zaferi” olarak niteledi. Gazeteci Alptekin Dursunoğlu, Lübnan seçimlerini değerlendirdi.

  • Lübnan’da Hizbullah ve müttefiklerinin seçimi kazanmasına etki eden toplumsal ve siyasi dinamikler neler?

Lübnan seçimlerinde Hizbullah ve müttefiklerinin zafer kazanmasında şu iki etken çok belirleyici oldu: Birincisi Lübnan’ın Suriye’ye bağlı olarak yeniden normalleşmeye başlaması, ikincisi de seçim yasasında yapılan değişiklik.

Lübnan, geçmişten beri Suriye’deki her gelişmeden doğrudan etkilenir. 2018 seçimlerinin 9 yıl sonra yapılabilmesi bunun açık bir göstergesidir. Bir önceki seçim 2009 yılında yapılmıştı ve normal şartlarda 2018’den önce bir seçimin daha yapılması gerekiyordu.

Suriye savaşının yarattığı güvenlik sorunları seçimlerin 9 yıl ertelenmesine neden oldu. dolayısıyla 2018 seçimlerinde de Lübnan’ın her şeyinde olduğu gibi belirleyici etken yine Suriye faktörü oldu.

Lübnan 2005’ten beri siyasal açıdan ‘Suriye karşıtları’ ve ‘Suriye yanlıları’ diye iki kutba bölünmüştü. Saad Hariri’nin el-Mustakbel partisinin liderlik ettiği 14 Mart ittifakı, Suriye krizi henüz başlamadan önce muhalifleri silahlandırarak Suriye karşıtlığını siyasal boyutun ötesine taşımıştı. Zira Suriyeli muhaliflerden Heysem Menna, 8 Nisan’da yaptığı açıklamada kendilerine ‘iki tarafın’ silah teklifi yaptığını belirtmiş ve bu tarafları ‘Suriyeli bir işadamı’ ile ‘Suriye’ye husumeti olan Lübnanlı siyasiler’ diye açıklamıştı. Daha sonra da el-Mustakbel partisi milletvekillerinden Okab Sakr’ın silah temin ettiği Suriyeli muhaliflerle olan telefon görüşmelerinin kaydı basına sızmıştı.

Suriye yanlısı siyasi partilerin oluşturduğu 8 Mart ittifakına liderlik eden Hizbullah ise Suriye savaşına Hizbullah ise Mayıs 2013’te girdi. 14 Martçılar gibi de bunu gizli saklı yapmadı, Hizbullah’ın savaşa girdiği, bizzat Genel Sekreter Seyyid Hasan Nasrullah tarafından açıklandı.

14 Martçılar, Suriye savaşına müdahil olan Hizbullah’ı, Suriye’deki savaşı Lübnan’a taşımakla, Tahran’ın ve Şam’ın piyonu olmakla ve Lübnanlıların güvenliğini tehlikeye atmakla suçladı.

Hizbullah ise savaşa girmesini Lübnan’a yönelik bombalı saldırıların artması, Suriye’deki kutsal mekanların korunması ve Kuseyr bölgesindeki Lübnanlıların güvenliği gerekçeleriyle açıkladı.

Hizbullah’ın Suriye savaşına girmesinden sonra 2103’te Kuseyr bölgesi, 2014 ve 2015’te Arsel ve Kalamun’un bir bölümü, 2017’de de tüm Lübnan-Suriye sınırı silahlı gruplardan temizlendi. Dolayısıyla 14 Martçıların iddialarının aksine Hizbullah’ın Suriye savaşına girmesi ile Lübnan’a yönelik güvenlik tehditleri artmadı, tam aksine sona erdi.

Öte yandan Suriye’deki savaş dengesi 2105’ten sonra tersine döndü. Suriye’nin güvenlik ve istikrara kavuşmasının Lübnan’a da güvenlik ve istikrar getirdiği görüldü. Lübnan halkı, 2011’den 2017’ye kadar olan sürede Suriye’deki silahlı grupları desteklemenin Lübnan’a zarar verdiğini, Suriye ordusuna yardım etmenin ise Lübnan’ı daha güvenli hale getirdiğini çok açık bir şekilde gördü.

Ayrıca Suriye karşıtı 14 Mart ittifakının en önemli dış destekçisi olan Suudilerin İsrail’le yakınlaşması, Saad Hariri’yi Riyad’da rehin alması ve istifaya zorlaması, Hariri’nin Hizbullah’ın desteği ve Cumhurbaşkanı Mişel Aun’un diplomatik girişimleri sonucu ülkeye dönebilmesi, Hariri yanlılarını bile öfkelendirdi. Lübnanlılar Suudilerin kendi çıkarları için Lübnan’ı iç savaşa sürüklemek istediğine inanmaya başladı.

2018 seçimlerinin Hizbullah ve müttefiklerinin lehine sonuçlanmasını sağlayan bir diğer faktör de seçim yasasının değiştirilmesiydi. Hizbullah ve müttefiklerinin oluşturduğu 8 Mart ittifakının mecliste azınlığa düşmesine neden olan 2009 seçimleri çoğunluk sistemine göre yapılmıştı. Bu sisteme göre bir seçim bölgesinde %51 oy alan ittifak oradaki tüm milletvekillerini kendisi çıkarıyordu. Nitekim 2009 seçimlerinde 8 Martçılar 840 bin (%55) ve 14 Martçılar ise yaklaşık 700 bin (%45) civarında oy almıştı. Ancak o dönemdeki seçim yasası sebebiyle 8 Martçılar 57; 14 Martçılar ise 71 sandalye kazanmıştı.

  • Sizce başbakanlık koltuğunu hangi isim alacak?

Bilindiği gibi Lübnan’da seçim sonuçlarıyla değiştirilemeyen taifeci bir sistem var. Buna göre Cumhurbaşkanının Maruni, başbakanın Sünni ve meclis başkanının da Şii olması gerekiyor. 128 sandalyeli meclis de zaten Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında yarı yarıya paylaştırılmış durumda.

2009 seçimlerinin aksine bu kez Hizbullah müttefiki olan Faysal Kerami, Necib Mikati, Abdurrahim Murad ve Usame Saad gibi güçlü Sünni liderler de milletvekili seçildi. Hatta en fazla oy alan adaylar sıralamasında 18 bin oy alan Saad Hariri, 20 bin 47 oy alan Necib Mikati’nin de gerisine düşerek üçüncü olabildi.

Ancak tüm bu şartlara rağmen Hizbullah ve müttefiklerinin Saad Hariri’yi yeniden başbakan seçmeleri çok güçlü bir ihtimal olarak gözüküyor. Hizbullah Genel Sekreteri Nasrullah’ın seçimlerden bir gün sonra yaptığı konulmada ülkedeki sorunların çözümü için hiç kimsenin dışlanmaması ve uzlaşma ve işbirliği yapılması gerektiğine dair ifadeleri bunun işareti olarak yorumlanıyor.

  • Hizbullah ve müttefiklerin seçim zaferinin Lübnan’daki din ve mezhebe dayalı siyasal sistem üzerine ne gibi etkileri olabilir?

Lübnan’daki din ve mezhebe dayalı siyasal sistem, Sykes-Picot anlaşması sayesinde Lübnan’ı ele geçiren Fransa tarafından Hıristiyanları hakim güç yapmak üzere kurgulandı. İç savaşa son veren 1989’daki Taif anlaşması bu sistemi sadece mecliste dengeli hale getirerek 128 sandalyeli mecliste Hıristiyanlarla Müslümanların eşit sayıda sandalye sahibi olmasını sağladı. Taif anlaşması onlarca din, mezhep ve etnik unsurun yaşadığı Lübnan’ı bir arada tutan bir ulusal sözleşme gibi ve bu sözleşme yasal açıdan seçimler yoluyla değiştirilemiyor. Dolayısıyla 2018 seçim sonuçlarının taifeciliğe dayalı mevcut sistem üzerinde hiçbir etkisi olmayacak.

  • Seçimlere katılım oranını ve sonrasında çıkan protesto gösterilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her ülkede seçimlerden sonra kaybeden kesimlerin itirazları, kazananların ise coşkusu bazen kavgaya neden olabilir. Barındırdığı etnik, dini, mezhebi ve siyasi farklılıkların keskinliği düşünüldüğünde Lübnan’daki seçimlerin çok barış içinde ve sakin yapıldığı söylenebilir. Küçük çaplı birtakım olayların iç barışı veya seçim sonuçlarını değiştirmesi mümkün değil.

  • Mevcut seçim sonuçları batı basınında, ‘İran’ın bölgede nüfuzunun arttığının bir işareti’ olarak yorumlanıyor. İsrail’in Lübnan ve Suriye’ye dönük -özellikle son zamanlarda artan- savaş tehditleri de göz önüne alındığında, Hizbullah’ın ezici zaferinin bölge için ne gibi sonuçlar doğuracağını düşünüyorsunuz?

Batılı zihin sömürgeci arka planından dolayı, dünyayı parsellemeyi ve yerel dinamikleri ve aktörlerin iradesini yok sayarak meseleyi uluslararası veya bölgesel nüfuzla izah etmeyi pek sever. Çünkü sömürgeci gelenekleri dolayısıyla kendileri başka ülkelerle veya ülkelerdeki ‘damlarıyla’ emreden emir alan ilişkisi kuruyorlar.

Hem Batılılar hem de Suudi Arabistan vs. gibi onların bölgedeki ‘dostları’ yıllar boyunca Hizbullah’ı İran’ın ve Suriye’nin piyonu olmakla suçladı. Hizbullah’ın İran’ın ve Suriye’nin ajandasını uyguladığını, Lübnan’ın değil, İran ve Suriye’nin çıkarına hizmet ettiğini söyledi.

  • Peki Hizbullah’ın bu suçlamalara maruz kalmasına neden olan eylemleri nelerdi?

1982’deki İsrail işgaline karşı silahlı direniş başlattı. 2000 yılında Güney Lübnan’ı İsrail işgalinden kurtardı. İsrail hükümeti tarafından görevlendirilen Winograd Komisyonunun da itiraf ettiği üzere 2006’daki Temmuz savaşında İsrail’i yendi. Filistin direnişine destek verdi. Suriye ordusu ve Lübnan ordusu ile sınırındaki terörist grupları temizledi.

Evet bütün bunları yaparken İran’dan ve Suriye’den destek aldı ve zaten bunu da hiçbir zaman gizlemedi. Ancak bütün bu yapılanların hangisi Lübnan’ın ulusal çıkarlarına ve güvenliğine zarar verdi? Hizbullah’ın İran veya Suriye ile ilişkisi, hiçbir zaman Hariri’nin Suudilerle ilişkisi gibi olmadı.

Hizbullah’ın İran ve Suriye ile ilişkisi ortak değerlere, çıkarlara ve kazanımlara dayalı bir stratejik ittifak ilişkisi oldu. Sadece Hizbullah’ın İran veya Suriye ile olan ilişkisi için değil, İran’la Suriye’nin ikili ilişkileri için de geçerli. Zira 80’li yıllardaki İran-Irak savaşı sırasında tüm Yaser Arafat dahil Arap dünyası Saddam rejiminin yanındayken sadece Suriye İran’a destek vermişti. 2011’dek Suriye krizi sırasında da tüm İslam dünyası Suriye’nin karşısındayken İran Suriye’nin yanında oldu. İran Suriye’de Avigdor Lieberman’ın ifadesiyle sadece 13 milyar dolar kaybetmedi. General Hüseyin Hemedani gibi üst düzey komutanlarını da kaybetti. İki taraf arasındaki ilişki, bölgeye yönelik emperyalist saldırganlığa, İsrail yayılmacılığına direnmek ve Filistin ile Lübnan direnişini desteklemek gibi ortak hedefler ve ideallere dayalı olduğu için Batılıların Suudilerle veya Suudilerin Hariri’yle ilişkisinden çok farklıdır.

Lübnan seçimlerinde Hizbullah ve müttefiklerinin kazanması veya Suriye’nin uluslararası saldırganlığa veya teröre karşı zafer kazanması elbette İran açısından da bir kazanımdır; çünkü her üçü de aynı cephede yer almaktadır. Ancak bu, Hariri’nin kazanması ile Suudilerin Lübnan üzerinde nüfuz kazanmasından çok farklı bir durumdur.

Suriye’nin uluslararası saldırganlığa ve teröre karşı zaferi, Hizbullah ve müttefiklerinin seçim zaferi, son dönemde Amerika, İsrail ve Suudiler tarafından savaşla ve yeni yaptırımlarla tehdit edilen İran açısından kuşkusuz önemli bir kazanımdır. Çünkü artık İsrail’in, Suudilerin veya Amerika’nın karşısında Lübnan’da kolayca yalnızlaştırabilecekleri bir örgüt yok, Lübnan’ın kendisi var. Yani artık yeni bir savaşta İsrail sadece güneydeki bir örgütle değil, tüm Lübnan’la karşı karşıya; aynı şey Amerika için de Suudiler için de geçerli.