Serkan Üstün

Mustafa Kemal’in Anadolu’dan bir kurtuluş mücadelesi başlatmak için Samsun’a ayak bastığı gün olan 19 Mayıs 1919’un 100. yılında 19 Mayıs’ı ve Türkiye’nin işgale karşı kurtuluş mücadelesini tarihçi ve siyaset bilimci Emrah Gülsunar’la konuştuk.

Emrah Gülsunar

1908 devriminden 1923 devrimine giden yolda 1919’un rolünden yerel kongre iktidarlarına, 1. Meclis’in Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünden Mustafa Kemal’in ulusal liderliği ele alma sürecine kadar pek çok konuyu konuştuğumuz Gülsunar, “İttihatçılar bir ulusal direniş hareketi başlatma gayreti içine giriyor. Hatta Anadolu’da başlayacak bir ulusal direniş hareketi, Çanakkale Savaşı zamanından beri üzerine düşünülen bir şey. Çanakkale’de neredeyse İtilaf Devletleri İstanbul’u ele geçirmek üzereydiler. İstanbul işgal edilirse ne olacak? Anadolu’da bir direniş başlayacak. Zaten böyle bir fikir vardı” diye konuştu.

Ulusal Kurtuluş hareketinin tepeden inme bir şekilde değil, o dönemin demokratik standartları içinde tabandan örgütlenen bir hareket olduğunu savunan Gülsunar, ” Yerel kongre iktidarları tabandan gelen bir hareket. Ankara’daki meclis seçim yapılarak iş başına gelmiştir. Tabi ki o dönemin demokratik standartları ne kadar yüksek olduğu, savaş koşullarında ne kadar seçim yapılabileceği tartışılabilir. Ancak o koşullarda halkın öyle ya da böyle seçtiği vekillerle milli mücadele yürütülmüştü. Bu nedenle meşruiyet ve demokratik yönlerden 1919 ve 1923 arasında ulusal bağımsızlık hareketi çok rahat bir şekilde sınıftan geçer.” ifadelerine yer verdi.

  • Tarihçilerin hatırı sayılır bir kısmı Türkiye’nin demokratik devriminin 1908 olduğunu belirtiyor. Ancak burada 1923 devrimini daha fazla öne çıkartan görüşler de mevcut. Ben şahsen bunların bir sürecin parçası olduğunu ve ikisinin de kendi içinde çok önemli kırılmalar olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda ele alacak olursak 1919’un bu süreç içerisindeki rolü nedir sizce?

1919’da ne olduğuna bakmamız gerekir önce. 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Ondan sonra da Osmanlı’nın o dönemki toprakları adım adım işgal edilmeye, paylaşılmaya başlandı. 1919 anavatanın işgal edilme sürecine karşı direnişin başlama tarihi olarak karşımıza çıkıyor. Sembolik olarak da Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Samsun’a geçişini alıyoruz. Burada şuna bakmamız gerekiyor: Eğer 1919’daki ulusal bağımsızlık hareketi olmasaydı 1908’in idealleri nereye evrilecekti? Ulusal kurtuluş mücadelesi başarılı olunca bu idealler nereye evrildi? 1919’un rolünü burada anlayabiliriz. Eğer Sevr anlaşması bir şekilde kabul edilseydi ya da direniş hareketi başarısız olsaydı zannetmiyorum ki 1908’in idealleri, Anayasa hareketleri ve demokrasi ilerletilebilecek olsun. Çünkü son Osmanlı Parlamentosu 1908’de açıldı. 1908’in en önemli olayı, bir parlamentonun açılması. Parlamento da milleti temsil ediyor. Bakıyoruz bu parlamento Şubat-Mart 1920’de son kez toplanıyor ve Misak-ı Milli sınırlarından vazgeçmeyeceğini ilan ediyor. Osmanlı Parlamentosu kim o dönemde? Halkın seçtiği vekiller. O zaman halk ne diyor? “Misak-ı Milli sınırlarından vazgeçmeyeceğiz” diyor. İşgalci devletler ne yapıyor bunun üzerine? Parlamentoyu yani halkın iradesini feshediyor. Burada o zaman bağımsızlık savaşının taraflarına baktığımız zaman, bir tarafta Misak-ı Milliyi yani halkın iradesini, dolayısıyla daha demokratik eğilimleri savunan bir kesim, diğer taraftaysa kendi istediği biçimde Osmanlı topraklarını dizayn edebilmek için milletin iradesini hiçe sayan bir kesim var. Bu da Sultan, onun kendi bürokrasisi ve işgalci güçler olarak karşımıza çıkıyor. 1919’un temel amacı 1908’i ileriye götürmek değil. 1919’un temel amacı, ülkeyi işgalden kurtarmak. Ancak bu ülkeyi işgalden kurtarma sürecinde siyasal saflaşma öyle bir noktaya geliyor ki, bir yandan da modern demokratik devleti savunanlarla daha çağ dışı ve antidemokratik bir devleti savunanlar karşı karşıya geliyor. 1919’u da 1908’den 1923’e giden süreç içerisinde böyle bir bağlama oturtabiliriz.

“MECLİSİN BİRİNCİ AMACI ÜLKEYİ İŞGALDEN KURTARMAKTI”

  • Mustafa Kemal, Padişah’ın fermanı ile Anadolu’ya gidiyor. Sonrasında dön çağrısı da var ama o arada Amasya Tamimi yayımlanıyor. Ardından da ordudan istifa süreci ve sivilleşme geliyor. Yine de bunlara rağmen ve İstanbul’a saraya bağlılık direniş hareketinin propaganda sürecinde sürekli vurgulanıyor. Bu bağlamda ulusal direniş hareketinin bu stratejisine dair neler söylersiniz?

Cumhuriyet 1923’te ilan edildi ama bağımsızlık savaşı sırasında cumhuriyet fikri yoktu. O dönemin meclisi içerisinde de cumhuriyet fikrinin çok taraftarı olabileceğini düşünmüyorum. O meclisin birincil amacı ülkeyi düşman işgalinden kurtarmaktı. Bunu da yaparken şöyle bir strateji izlediler: Bu ülkenin merkezi İstanbul ama İstanbul işgal altında. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafyası içinde Müslüman ahali halifeye ciddi bir şekilde bağlı. Onu karşısına alabilmesi o dönemin milli güçleri açısından mümkün değil. Dolayısıyla “Padişah esaret altında. Ona itimat edemiyoruz. Bu işi Anadolu’dan yürüteceğiz ama padişaha bağlılığımız da bakidir. Ülkeyi işgalden kurtarana kadar bu şekilde ilerleyeceğiz.” deniyor. Bu zaten milli egemenlik kavramına da yüzde yüz karşıt bir durum değil. Ya cumhuriyet olacak ya monarşi olacak diye bir şey de yok. Anayasal monarşi diye de bir sistem var. Kaldı ki 1908’den sonraki sistem de bir anayasal monarşiydi. Meclis yine devam eder ve belli bir yetki içerisindeki padişah da hayatını sürdürülebilir. Hatta bağımsızlık savaşı kazanıldıktan sonra da bir anayasal monarşi ile devam etme ihtimali vardı eğer farklı bir konjonktürde ilerlenseydi. Bir padişahın ve halifenin varlığı milli iradeye yüzde yüz karşıtlık anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’de monarşinin devamına izin verilseydi ne kadar sembolik olacağı da tartışmalı bir konu. Ben çok olabileceğini sanmıyorum.

  • Mustafa Kemal’in 1919’dan önce İstanbul’daki arayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Oradan bir süre beklentisi hala sürüyor aslında.

Mondros Anlaşması sonrası kurulan yeni kabinelerde Mustafa Kemal bakanlık, özellikle de Harbiye Bakanlığı görevi bekliyordu. İlk etapta “İstanbul’dan bir mücadele yürütülebilir mi?” diye düşünüyordu. O dönemde Mondros imzalanmıştı ama İzmir ve İstanbul işgal edilmemişti. İşgal tehdidi altındaydı. İstanbul’da bir şeyler yapma düşüncesi içindeydi ama yeni oluşturulan kabinede istediği bakanlık görevi çıkmadı. O da bu defa başka alternatifler üzerinde durmaya başladı. O dönemde aslında Anadolu’da bir kurtuluş mücadelesinin zaten nüveleri oluşuyordu. Anadolu’dan başlayacak bir kurtuluş mücadelesi ilk defa Mustafa Kemal’in Samsun’a geçmesi ile başlayan bir şey değil. Onun geçmesi ile hızlandı. Ondan öncesinde de hazırlıklar olduğunu biliyoruz.

  • Burada esas mesele yıllardır savaşan bir halkı örgütleyip işgal karşıtı direnişe ikna edilebilmiş olması. Orada Ankara açısından büyük bir başarı olduğu söylenebilir herhalde.

Siyasal strateji açısından büyük bir başarı var. Osmanlı İmparatorluğu savaş dönemine 1911’de girdi. Önce Trablusgarp, sonra Balkan Harbi, üzerine 1. Dünya Savaşı. Bu kadar şey üzerine insanları bağımsızlık mücadelesine ikna etmeye çalışmak zor. İki faktörün burada etkili olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Osmanlı’nın Müslüman ve Hristiyan unsurları arasında bir husumet var. Eğer bir direniş olmazsa Hristiyanlar hak etmedikleri yerleri de alacaklar düşüncesi var. Ayrıca hilafetin şehri İstanbul’u işgal etmişler, bizim buraları da kurtarmamız gerekir diye daha ideolojik bir düşünce var. Maddi bir yönü de var. “Eğer buraları Rumlar, Ermeniler alırsa o zaman bizim malımıza mülkümüze el koyarlar. Onların esareti altında yaşamak zorunda kalırız.” düşüncesi de var. Özellikle Ermenilerin tehcirinden orada malları edinen Müslümanların mallarını geri vermek zorunda kalması gibi motivasyonları da vardı Müslüman ahalinin. Mustafa Kemal ve Ankara’daki liderlik tüm bunları birleştirdi ve bir çatı altında topladı ve çok iyi bir şekilde düşman güçlere karşı kanalize etti.

“VAHDETTİN’İN DESTEĞİ TARİHSEL GERÇEKLE UYUŞMAYAN BİR İDDİA”

  • Vahdettin’in Samsun’a gidiş sürecinde Mustafa Kemal’e desteği olduğu iddiası hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunun gerçek olma ihtimali var mı?

Osmanlı Sultanı Vahdettin’in de ülke işgal edilsin, şurayı Ermenilere, burayı Rumlara verelim dediğini düşünmüyorum. O da ülkenin işgalden kurtulmasını ister. Ama onun Bağımsızlık Savaşı sürecinde güttüğü siyasete baktığımızda onun temel stratejisinin “İngilizleri kızdırmayalım, suyuna gidelim, böylece savaş sonrası dayatılacak anlaşmayı en az zararla kapatalım” stratejisi olduğunu görüyoruz. Böyle bir strateji güden birisinin Anadolu’daki bir direniş hareketini desteklemesi mümkün değil. Aksine böyle bir direniş hareketine cephe alacaktır ki ona göre İngilizler kızmasın, kızarsa bizi daha kötü koşullara zorlayabilirler. Zaten sürece bakıtığımızda, Padişah’ın Sivas’taki Kongre’yi baltalamaya çalıştığını, Ankara’nın Milli Ordusu’na karşı Halife Ordusu kurdurduğunu, Mustafa Kemal ve çevresi için idam fetvaları yayınlandığını biliyoruz. Bunları “İngilizlerin baskısıyla, zoraki yaptı” demek de çok gerçekçi değil çünkü kendisinin Kurtuluş Savaşı bittikten sonra da böyle bir demeci vs. hiç olmamıştır. Zaten Vahdettin, Anadolu’daki eski İttihatçıların başlattığı direnişin başarıya ulaşması halinde kendi iktidarının da tehlikeye gireceğinin farkındadır. Dolayısıyla İngiliz destekli, kendi iktidarını korunduğu ama bunlar yapılırken ülke topraklarının en az düzeyde elden çıktığı bir stratejinin en iyisi olduğunu düşünmüştür. Sonunda da başarısız olmuştur. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen asıl beyinin Vahdettin olduğunu iddia eden yazarlar daha çok Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndan sonra başlattığı laisist politikalardan rahatsız olan İslamcı entelektüellerdir ve asıl amaçları M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü azaltıp, Osmanlı’yı ve dolayısıyla İslam’ı simgelediğine inandıkları Padişah’ınkini yükseltmektir. Ama bu Vahdettin özelinde tarihsel gerçeklikle uyuşmayan bir iddiadır.

“ÇANAKKALE’DEN BERİ BÖYLE BİR FİKİR VARDI”

  • Mustafa Kemal’in liderliği alma süreci de enteresan. Bence o liderliği alabilecek en doğru isimdi. İttihatçılara mesafeli olması, Ermeni tehcirine isminin karışmamış olması, bunun uluslararası alandaki meşruiyeti ve Çanakkale’deki prestijinin onu liderliğe taşıyan etkenler olduğunu düşünebilir miyiz?

Bunların hepsi etkili. Adının kirlenmemesi, Çanakkale’de üst seviye bir asker olduğunu ispatlaması ve önde gelen bir İttihatçı olmaması. O dönemde İttihatçılara karşı toplumda aşırı bir nefret var. “Bizi savaşa sürüklediniz.” algısı var. İttihatçıların ana kadrosu ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor ama İttihatçıların tamamı ülkeyi terk etmiyor. İttihatçılar bir ulusal direniş hareketi başlatma gayreti içine giriyor. Hatta Anadolu’da başlayacak bir ulusal direniş hareketi, Çanakkale Savaşı zamanından beri üzerine düşünülen bir şey. Çanakkale’de neredeyse İtilaf Devletleri İstanbul’u ele geçirmek üzereydiler. İstanbul işgal edilirse ne olacak? Anadolu’da bir direniş başlayacak. Zaten böyle bir fikir vardı. O zaman olmadı ama 1918-1919’da oldu. Zaten İttihatçılar bunu planlıyorlardı. Ancak liderlik konusunda soru işaretleri vardı. Hem adı kirlenmemiş hem de iyi bir asker olan Mustafa Kemal’in adının ön plana çıkması söz konusu olmuş olabilir.

“YEREL KONGRE İKTİDARLARI TABANDAN GELEN BİR HAREKET”

  • Kongrelerle başlayıp Ankara ile devam eden süreçte milli irade kavramı üzerine de konuşalım. Kongreler gerçekten o dönem bir temsil mekanizması yakalayabilmiş miydi? Yani milli iradeyi gerçek anlamda temsil ediyor muydu? Yoksa çokça kullanılan kavramla ‘tepeden inme’ bir yapı mı oluşmuştu?

1919’dan 1923’e hatta 1925’ kadar olan süreç aslında büyük oranda tabandan bir süreç. Bülent Tanör’ün bu konuda çok güzel bir kitabı vardır “Yerel kongre iktidarları” diye. Tam da bu tartışmayı yapar. Kemalist hareketin tepeden inmeci olduğu iddialarına karşı bu kongre iktidarlarını gösterir. Nasıl tabandan bir hareket oluştuğunu anlatır. Bu o dönem için doğrudur. Yerel kongre iktidarları tabandan gelen bir hareket. Ankara’daki meclis seçim yapılarak iş başına gelmiştir. Tabi ki o dönemin demokratik standartları ne kadar yüksek olduğu, savaş koşullarında ne kadar seçim yapılabileceği tartışılabilir. Ancak o koşullarda halkın öyle ya da böyle seçtiği vekillerle milli mücadele yürütülmüştü. Bu nedenle meşruiyet ve demokratik yönlerden 1919 ve 1923 arasında ulusal bağımsızlık hareketi çok rahat bir şekilde sınıftan geçer. Şunu da not düşelim. İşler Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonraki süreçte biraz değişiyor. Otoriterleşme de ondan sonra başlıyor. Mustafa Kemal’in bu başarıda öncü rol oynaması ve bu rolü siyasal alana dahil etmesi ve giderek tek adamlaşmaya başlaması süreci bağımsızlık savaşı kazanıldıktan sonra oluyor.

  • Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist ve anti-sömürgeci mücadeleler açısından bir ilk olduğu ve Pakistan, Hindistan gibi bağımsızlık hareketlerine ilham verdiği söyleniyor. Bu iddia doğru mu? Karşılaştırmalı bir analiz de yapacak olursak Türk ulusal kurtuluş hareketinin kendine özgü yanları neler?

Her coğrafyanın sosyal, siyasal, kültürel, iktisadi dinamikleri farklı olduğu için kendine özgülükler mutlaka vardır. Bu hareketin dünya tarihine baktığımız zaman ilk anti-sömürgeci hareket olduğunu söylememiz mümkün değil. Ancak kendinden sonrakilere ilham verdiğine dair elimizde bazı bilgiler var. Özellikle Arap coğrafyasında buna dair deliller var. Aynı şekilde Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesini yürütenlerin de gözünün üstünde olduğu ve ilham aldığı bir hareket olarak düşünülebilir. Dünya tarihini incelerken şuna dikkat etmemiz gerekiyor: Ulus devlet hareketi Fransız Devrimi ile birlikte ortaya çıkıyor. Ulus devletler iki şekilde oluşuyor. Ya çok uluslu bir imparatorluğun çevresindeki bir ulus merkezdeki güce karşı bağımsızlık mücadelesi yürütür. Yunanların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü mücadele böyle bir mücadeledir. Macarların Avusturya İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü mücadele de buna örnek verilebilir. Bir de çok uzaklardan gelen ulusların daha kapitalist bir bağlamda sömürgeleştirdiği ulusların bağımsızlık mücadeleleri olur. Büyük Britanya’nın Hindistan’ı, İspanya ve Portekiz’in Latin Amerika’yı sömürgeleştirmesi ve bu sömürgeleştirmeye karşı çıkılması gibi. Türk Bağımsızlık Savaşı’nın da kısmen dahil olduğu bu uzaktan gelen güce karşı mücadele yürütülmesi durumu aslında daha 19. yüzyılda Latin Amerika’da gördüğümüz bir olgu . Ama Kurtuluş Savaşı’nın kendinden sonrakilere ilham olduğunu biliyoruz. Çünkü 1. Dünya Savaşı’ndan sonra kimse böyle bir şey beklemiyordu. Savaşı kazanmış batılı güçler Osmanlı gibi çok zayıf bir ülkeyi paylaşmaya kalkacaklar ve buradan bir ulusal direniş hareketi doğup başarılı olacak. Böyle bir şeye kimse ihtimal vermiyordu. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi muhtemelen Hindistan’da, Pakistan’da ulusal bağımsızlık hareketi yürüten kesimlere, “demek ki başarılabiliyor” fikrini aşılama ihtimali bana yüksek geliyor.

“TOPLUM OLARAK TRAVMALARI AŞMAYA ÇABALAMALIYIZ”

  • Kurtuluş Savaşı’nın Türk devrimindeki sürece katkılarını ve Türkiye’nin tarihsel seyrindeki özellikle milliyetçilik ve onun oluşturduğu travmalar bağlamındaki etkilerini nasıl değerlendirebiliriz?

Bu tip olaylar toplumların tarihinde ister istemez travmalar oluşturuyor. Sizin yaşadığınız ülkeyi işgal etmeye kalkıyorlar. “Burası senin ülken değil.” diyorlar ve haksız bir şekilde o dönemki Türklerin, Kürtlerin ve Müslümanların çoğunlukta olduğu yerleri Rumlara ve Ermenilere vermeye kalkıyor batılı devletler. Zaten önceden beri bir husumet var. Bu da ister istemez mesele çözüldükten sonra bile bu etkilerin devam etmesine neden oluyor. Kurtuluş Savaşı’nda başarıya ulaşıldı, Lozan imzalandı, sınırlar çizildi ama Türkiye’de yaşamaya devam eden Rum ve Ermeni azınlığa karşı öfkeye ve aşırıya kaçan hareketler bitmedi. Burada devletin de kusuru var. Türk devleti de tarihsel olarak milliyetçi ideolojinin propagandasını yapıyor. Hep bir beka söylemi içinde oluyor. Bu beka sorunu bazen doğru. Gerçekten de bir beka sorunu var. 1920’lerde gerçekten de bir beka durumu var, ülke işgal altında. Ancak her zaman da bir beka sorunu olmuyor. Bazen Türk devleti ya da o devlet içindeki karar alıcılar o söylemi kendi çıkarları doğrultusunda eğip bükebiliyorlar. Bugün de olduğu gibi. Bunlar da azınlıklara karşı nefretin ve öfkenin yükselmesine sebep oluyor. Travmalar da sonuçta insan hayatında olan şeyler. Travma derken insan hayatına dair bir benzetme yapıyoruz. Bizim de toplum olarak travmaları aşmaya dair bir çaba göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugün artık Rumların işgal etme gibi bir gayeleri olduğunu zannetmiyorum. Benzer şekilde Ermenilerin de öyle. Bunu yapabilecek güçlerin de yok. Ülke olarak elbette kendimizi savunmak için gerekli tedbirleri almalıyız ancak bunu içerideki azınlıklara yönelik nefret söylemi haline de getirecek bir noktaya vardırmamalıyız.

EMRAH GÜLSUNAR KİMDİR?

1987 yılında İstanbul’da doğdu. 2005 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nden mezun oldu. Lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat bölümünde 2011 yılında tamamladı. Siyaset bilimi üzerine yüksek lisans derecesini 2014 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden aldı. 2012-2016 yılları arasında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Siyaset Bilimi bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2014 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde başladığı ve tarih, iktisat ve siyaset bilimi disiplinleri üzerine çalışmalar yürüttüğü doktora çalışmalarına şu anda halen Lund Üniversitesi, İktisat Tarihi bölümünde devam etmektedir. Jakobenizm ve Kemalizm: Eleştirel Bir Karşılaştırma (2015 – Yordam Kitap) kitabının yazarıdır. Çeşitli derleme kitaplarda makaleleri; dergi ve internet sitelerinde güncel konular üzerine birçok yazı ve röportajları yayımlanmıştır.