Akademisyen Barış Ünlü ile tartışma yaratan son kitabı Türklük Sözleşmesi hakkında konuştuk.

‘Türklük’ kavramının, ‘kimliğin, aidiyetin veya ideolojinin ötesinde, belki onlardan daha derinde işleyen, neredeyse karakterimize işlemiş düşünme, duygulanma, görme, algılama ve eyleme biçimleri ya da şemaları’ olarak tanımlayan Ünlü, Türklük Sözleşmesi’ni kadınların “toplum sözleşmesi”ni ‘cinsiyetçi’, siyahların da ‘ırkçı’ olarak tanımlaması gibi tanımlıyor. Ünlü’ye göre, Cumhuriyet fikrinin eşitlik ve özgürlük idealine rağmen pratik hayatta devasa eşitsizlikler ve baskılar devam ediyor.

Ünlü, “Seküler Türk kesim Kürtlerle tam bir eşitlik içinde bir araya gelme cesareti göstermezse, ‘denize dökülenler’ bu defa kendileri olabilir. Nitekim Beşiktaş, Kadıköy, İzmir, Bodrum gibi birkaç yere ve bölgeye sıkışılmış durumda. Buralardan başka gidecek yer de yok.” ifadelerini kullanıyor.

  • Türkiye’de entelektüeller, akademisyenler kendisini tanımlayan kimlik olgusuna eleştirel bakmak gibi bir çabanın içine girmemektedirler. Kitabınız öncelikle böyle bir çaba içermektedir. Sizin yapmaya çalıştığınız birazda içinde bulunduğunuz camiaya kendisine bakma çağrısı olarak görülebilir mi?

Benim bu kitapta analiz etmeye çalıştığım Türklük, aslında kimliğin, aidiyetin veya ideolojinin ötesine geçen, belki onlardan daha derinde işleyen, neredeyse karakterimize işlemiş, karakterimiz haline geldiği ölçüde de görünmez veya fark edilmez olan düşünme, duygulanma, görme, algılama ve eyleme biçimleri ya da şemalarıdır. Bu şemalar, tarihsel olarak oluşmuş ve zaman içinde bu tarihin kişinin doğası haline gelmesiyle oluşan bilişsel ve duygusal formasyonlardır. Türklük şemaları, toplumsal sınıflar ve ideolojik aidiyetler arasında önemli farklılıklar gösterse de, yine bazı önemli sınıflar ve ideolojiler üstü ortaklıklara da işaret eder. Basitçe söylersek, ilkokul mezunu bir MHP’liyle Harvard’da okumuş bir sosyalist belli konularda benzer düşünebilir ya da duygulanabilir. Bu anlamda örneğin Türklük halleri ve erkeklik halleri arasında da benzerlikler olduğu ileri sürülebilir. Türklük, erkeklik veya Beyazlık, en eğitimli insanla en eğitimsiz insan arasındaki farklılıkları zaman zaman silikleştirebilen fenomenlerdir. Bu noktada entelektüellik meselesine bakabiliriz sanıyorum. Bilindiği gibi, entelektüellere has bir narsizm vardır. Buna çok kısaca, “bilen, anlayan, gören özne” narsizmi diyebiliriz. Entelektüellerde, özellikle de sol entelektüellerde, düşüncelerinin ve duygularının kendilerine özgü olduğunu, bunların toplumun geri kalanından farklılaştığını ve ideolojilerinin ya da dünya görüşlerinin etkisi altında oluştuğunu varsayma eğilimi vardır. Ben bu kitapta bunun böyle olmadığını, düşünceleri örneğin Marksizm kadar Türklüğün de şekillendirebildiğini öne sürüyorum. Başka bir deyişle düşünceleri, üzerine düşünülmeyen düşünce şemalarının oluşturduğunu söylüyorum. Bu şemaların farkına varmak ise, entelektüelleri toplumsal sağduyu ya da konsensüs diyebileceğimiz ortalamadan kısmen kurtarabilir ve özgürleştirebilir. Dolayısıyla yeni biçimlerde gören ve düşünen düşünce insanlarının, yeni öznelerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Toplumla birlikte eş zamanlı olarak kendisini de nesneleştirebilen ve nesneleri yeni biçimlerde görüp algılayan bir özneden bahsediyorum.

  • Osmanlılık ve Müslümanlık sözleşmelerinin başarılı olamaması, yani toplumu bir arada tutamamasının nedenleri ile Türklük Sözleşmesi’nin krizi aynı durumlar ve süreçlerin bir sonucu mudur?

Osmanlılığının başarısızlığından söz edilebilir fakat Müslümanlık Sözleşmesi Müslümanlar açısından bakıldığında başarılı olmuştur. 1912-1922 arasındaki aralıksız on yıllık savaş döneminde Müslümanlık Sözleşmesi geçerlidir. Belli ortak duygular ve beklentiler etrafında merkez ile taşra ve farklı toplumsal sınıflar arasında inşa edilen bu sözleşme sayesinde bu on yıllık savaş kazanılabilmiş, gayrimüslimlerin etnik temizliği tamamlanmış, Anadolu neredeyse bütünüyle Müslümanlaştırılmış, sadece Müslümanların olan ve Müslümanları koruyabilen yeni bir devlet ortaya çıkabilmiştir. Müslüman milleti ve Müslüman devleti bu sözleşme içinde eşzamanlı olarak ortaya çıktı. 1923’ten sonra ise yeni devletin kurucu kadrosu sözleşmeyi bir ölçüde daraltıp Türkleştirdi. Bu şu demekti: Bu topraklarda güvenli ve reel ya da potansiyel olarak imtiyazlı yaşayabilmek için sadece Müslüman olmak yetmiyor, aynı zamanda Türk olmak da gerekiyor. Türk olmak çeşitli ödülleri beraberinde getirdiği için, milyonlarca Müslüman Türkleşmeyi kabul etti. Yani bir Türk’ten beklendiği gibi konuşmaya, davranmaya, düşünmeye, duygulanmaya başladı. Bu sayede de toplumun en altlarından gelen sayısız insan örneğin Cumhurbaşkanı, milletvekili, burjuva, profesör, yargıç, köşe yazarı, doktor vs. olabildiler. Yani Türklük Sözleşmesi’ne göre, sözleşmenin içinde olan veya sözleşmenin dışına çıkmayan herkes potansiyel olarak modern bir devletin nimetlerinden yararlanabilecekti. Bu sözün kısmen de olsa yerine getirildiğini iddia edebiliriz. İşte devletin Türklere yönelik bu modern niteliği son on yılda neredeyse bütünüyle çöktü. Gayrişahsi rasyonelliğin yerini, bir tek adam diktatörlüğünün şahsi rasyonelliği aldı. Bu kurumların çöküşü anlamına geldiği ölçüde de, Türkler toplumsal hayatta kendilerine ve mesleklerine saygılarını sürdürerek yükselemez oldular. Bana kalırsa Türklük Sözleşmesi’nin bugünkü en hayati krizi bu devlet çöküşünden kaynaklanmaktadır. Buna bir de Kürt hareketinin sözleşmenin dışından gelen direnişini eklemek gerekir ama bu ayrı ve uzun bir tartışma konusu.

  • Cumhuriyetin Yurttaşlık Felsefesi bir tür sözleşme olarak görülemez mi? Bugün için bu felsefenin geçerliliği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Genel olarak cumhuriyet fikrinin ve özel olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin belli bir eşitlik ve özgürlük ideali içerdiğini düşünebiliriz. Nitekim modernitenin en büyük iddiası da bu ikisiydi: eşitlik ve özgürlük. Bu iki fikir son iki yüzyılda büyük bir yaygınlık ve prestij kazandılar. Fakat bu iki idealin kazandığı prestije kıyasla pratik hayatta devasa eşitsizlikler ve baskılar devam etti, çünkü özellikle güçlüler eşit olmak istemiyor, eşitliğin güçlerini –haklı olarak– yok edeceğini düşünüyor. Bu çelişki ise, yani ideal olanla reel olan arasındaki çelişki, büyük gerilimler yaratıyor. Örneğin, kadınlar toplum sözleşmesi denen şeyin ateerkil bir cinsel sözleşme olduğunu, Siyahlar ırkçı bir ırksal sözleşme olduğunu düşünüyorlar, eşitlik için mücadele ediyorlar. Ben de Türklük Sözleşmesi derken benzer şeyler söylüyorum.

Bu bağlamda ezilen ve dışlanan grupların politik bilinci ve mücadelesi hesaba katılırsa, Türkiye’de eskiye dönmenin fayda sağlamayacağı açık bana kalırsa. Tabii siyasetçiler geçmişten meşruiyet sağlayabilirler, ama yapılacak şeyin özü itibariyle mutlaka yeni olması gerekiyor.

  • Türkiye toplumda derin bir yarılma yaşandığı tartışılmakta, dile getirilmekte. Siz bunu Türklük Krizi olarak yorumluyorsunuz? Bu krizin aşılması noktasında ne tür bir sözleşme söz konusu olabilir?

Kitabın sonunda da vurguladığım gibi, geçmişi analiz etmek için kullanışlı olan bir kavramsal araç, örneğin sözleşme, gelecek açısından kullanışlı olmayabilir, hatta yanıltıcı olabilir. Bu nedenle gelecek hakkında sözleşme kavramını kullanmıyorum. Ama kısaca şöyle bir şey söylenebilir. Sizin sitenizin okuru olduğunu tahmin ettiğim seküler Türk kesim Kürtlerle tam bir eşitlik içinde bir araya gelme cesareti göstermezse, “denize dökülenler” bu defa kendileri olabilir. Nitekim Beşiktaş, Kadıköy, İzmir, Bodrum gibi birkaç yere ve bölgeye sıkışılmış durumda. Buralardan başka gidecek yer de yok.

  • Bugün Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere yaşanan “ait olmama” hissi nasıl aşılabilir?

Bunu bilemem, ama herhalde eşit olmadığımızı kabul etmek ve eşit olmayı göze almak bir başlangıç olabilir.

  • Son olarak bütün bu kimlik sorunlarını aşmak adına solun sınıf temelli siyaseti bir çözüm olabilir mi? Bugün sol bütün bu sorunlara hangi temelde yaklaşmalıdır?

Bu ayrım, yani kimlik siyaseti ve sınıf siyaseti ayrımı, kavramsal düzeyde de pratik düzeyde de devam ettiği sürece solun başarılı olma şansı bana kalırsa çok az. Bence sol önümüzdeki onyıllarda, hem dünyada hem Türkiye’de, bu ayrımı aşmayı başarabildiği ölçüde, yani çeşitli biçimlerde ezilen ve sömürülen grupları bir araya getirmeyi becerebildiği ölçüde başarılı olacak. Bu tabii çok zor bir şey, çünkü bu gruplar arasında da çelişen çıkarlar ve beklentiler var. Ama denemeye değer olan tek makro siyaset de bu bence. Tabii makro veya majör siyasetin artık bir kenara bırakılıp minör siyasetler yapılması gerektiği de düşünülebilir, ki bu da tartışmaya değer bir şey.

BARIŞ ÜNLÜ KİMDİR?

1975 Konya doğumlu. Lisans öğrenimini A.Ü. SBF İktisat Bölümü’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde siyaset bilimi dalında yüksek lisans yaptı. A.Ü. SBF Kamu Yönetimi Bölümü’nde ‘Türk Siyasal Hayatı’ dalında görev yapan Ünlü, Kanun Hükmünde Kararname ile fakültedeki görevinden ihraç edildi.

Pek çok ortak çalışmaya da imza atan Ünlü’nün, Mehmet Ali Aybar, Mehmet Ali Aybar’ın Müdafaaları ve Mektupları (1946-1961), Osmanlı-Bir Dünya-İmparatorluğun Soykütüğü ve Türklük Sözleşmesi adlı eserleri bulunmaktadır.