Söyleşi: Serkan Üstün, Pelin Teymur

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü dolayısıyla deneyimli gazeteci Erdem Gül ile Türkiye’de gazetecilik mesleğinin dününü, bugününü ve medyadaki dönüşümü konuştuk. 

Gazeteciliğin yavaş yavaş canlı, yaşayan bir alan olmaktan çıkıp kendi içinde siyasal iktidarın dizayn ettiği bir faaliyet haline dönüşmüş durumda olduğunu ifade eden Gül; “Geldiğimiz nokta cumhurbaşkanının sıklıkla dile getirdiği gibi; tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek millet ve tek medya.” diyor.

Medyada oto sansürün mesleğin en öldürücü tarafı olduğunun altını çizen Erdem Gül, oto sansür ile medya denilen şeyin iktidarın bülteni haline geldiğini ifade ediyor.

  • Mesleğe başladığınız zamandan bu yana gazeteciliğin hem meslek olarak hem de sermaye gruplarının el değiştirmesiyle beraber geçirdiği dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Biz Ankara’da gazeteciliğe başladığımızda da, 1990’ların başında, şöyle bir düşüncemiz vardı; “Her şey kötüye gidiyor”. 1990’ların başında geriye doğru bir sendikal hayat vardı gazetelerde. Çünkü daha önce genel yayın yönetmenleri, yazı işleri müdürleri yani gazetelerin yönetimindeki insanlar da sendika üyesiydi. 1980’lerin sonu ve 90’ların başında gazeteler, gerçek işi medya sektörü olmayan patronlar tarafından satın alındı. Aslında politik olarak bunun geriye doğru gidişi 12 Eylül’den sonra Özal dönemidir. Hatta Özal o zaman der ki, en ünlü lafıdır; “İki buçuk gazete kalacak.”

“BİR MEDYAYI MEDYA YAPAN ANA AKIMIN VARLIĞIDIR”

90’ların başında daha önce Milliyet’i alan Aydın Doğan, Hürriyet’i de satın aldı. Bu iki ana akım gazetede, ki o zaman 1 milyon civarı tirajları olabiliyordu, sendikasızlaşma durumu gündeme geldi. Bir yandan politik olarak 12 Eylül’den çıkıldığı bir dönem, diğer yandan Kürt sorunu var çok tartışılmıyor, yazma çizme konusunun çok rahat olmadığı bir dönem. Özel televizyonlar neredeyse hiç yok. Cem Uzan’ın Star’ı kuracağı ve ülkeye ilk özel televizyonun geleceği dönem. Bizim açımızdan, sıradan medya emekçisi bakımından “ne kadar şanssız bir dönemdeyiz” diyorduk. 30-35 yıl sonra baktığımızda o dönemi mumla arayacak bir döneme geldik. Çünkü gene de her şeye rağmen, Ankara’da Milliyet’in, Hürriyet’in, Cumhuriyet’in hemen hepsinin bir Ankara bürosu, Meclis’te siyasi hayatı izleyen gazetecileri ve haber kaygısı olan bir gazetecilik faaliyeti vardı. 30-35 yılda gelinen Türkiye’de ortada elle tutulur gözle görülür gazetecilik faaliyeti kalmadığı gibi bir gazeteden söz etmemiz de mümkün değil. Ana akım medyanın yerinde yeller esiyor. Ana akım olmayınca kıyı akımlar da olmaz. Bir medyayı medya yapan, ana akımın varlığıdır. Ana akım; her kesimden insanın alıp okuduğu ve haber unsurunun önde olduğu gazetedir. Elbette çarpıtmaları, bozmaları falan olacaktır ama ana akım olmazsa hiçbir şey olmaz. Bir süre sonra gazetecilik olmaz, gazeteci de olmaz dolayısıyla bu ikisinin olmadığı yerde de gerçek ve bilgi olmaz; propaganda olur.

“YAKIN DÖNEMİN EN VAHŞİ GAZETECİ CİNAYETİ METİN GÖKTEPE”

90’ların ortası demişken, iki gün önce ölüm yıldönümü olan Metin Göktepe’den de söz etmek gerekir. Türkiye’nin çok kaotik bir dönemiydi. Sıkça koalisyon hükümetleri kuruluyordu, Refahyol hükümetinin kurulduğu dönemdi, 95 seçimlerinden çıkmıştık. Benim kişisel hikayemde de şöyledir; ben ANKA Ajansı’nda çalışıyordum, Meclis’e gidip geliyorduk. İstanbul’da bir gazeteci gözaltına alınmış, dünden beri kendisinden haber alınamıyormuş gibi haberler duyduk. Ondan bir gün sonrasında ölüm haberi gelmişti Metin Göktepe’nin. Gaddar bir cinayettir. Karakolda gözaltında alenen katliam gibi, çok gaddar ve vahşi bir cinayet. Sonrasında davayı takip etmek için biz gazeteciler baya bir duyarlılık gösterdik. Polislerin gözaltındaki zavallı bir çocuğu öldürdüğü bir cinayet. Duruşmalarını Afyon’a taşıdılar, ben Afyon’da duruşma izlediğimi hatırlıyorum. Polisler de oradaydı ama devlet koruması altındaydılar. Hiçbir zaman gerçek bir ceza verilmedi. Ailesi ve çok az sayıda gazeteci bunu yıllarca izledi. Yakın dönemin en vahşi, en gaddar, en acımasız gazeteci cinayetidir Metin Göktepe. Bugün kendisini de analım.

  • Gazetecilerin haklarından bahsetmek gerekirse; gazetecilerin en güvencesiz çalışma koşullarına sahip mesleklerden bir tanesi olduğu söylenebilir. Gazetecilerin haklarında bu süreç içinde nasıl bir değişim yaşandı?

2000’lere kadar, AKP öncesinde patronlar aracılığıyla siyasi iktidara ve hükümete müdahale etme araçları gibiydi medya. Şimdi zaten medya kendisinin. Bunu saklamaya bile gerek görmüyor. Eski hükümetler kendi sahipliklerine alabilecekleri bir aygıt gibi düşünmemişlerdi medyayı.

“GAZETECİLER ÖLMÜYOR AMA CEZAEVİNE GİRİYOR”

Eskiden de meslekte problemler vardı ama yine ortada görünür bir sendika vardı ya da daha eski hükümetlerin döneminde hazırlanmış 212 sayılı yasa vardı. Şimdi bunların hiçbirinden söz edemiyoruz. Hatta öyle bir şey ki iş bulma imkanı çok sınırlı hale geldiği için gazetecilerin kalan haklarından bahsetmek çok lüks gibi geliyor. Bunlara son 2-3 yılda yaşadığımız gazetecilerin tutuklanması sürecinden hiç bahsetmiyorum bile. Türkiye, 12 Eylül’de olmadığı kadar bir haberden, bir yazıdan gazetecilerin hapis yatabildiği bir ülke haline geldi. Türkiye tutuklu gazeteci sayısında rekor kıran bir ülke, gazeteciler Metin Göktepe’de olduğu gibi ölmüyor ama cezaevlerine giriyor.

Şöyle bir sorunumuz olduğunu da düşünüyorum, mesleğe şu ya da bu şekilde başlamış bir sürü genç insanın haklarını hiçbir şekilde arayamadıkları, bunun gündem dahi olamadığı bir sektör haline geldi medya sektörü. O yüzden iş güvencesi, tazminat, izin parası, mesai parası gibi meseleler lüks. Bunların üzerinde durulamıyor maalesef. Gazetecilik yavaş yavaş canlı, yaşayan bir alan olmaktan çıkıp kendi içinde siyasal iktidarın dizayn ettiği bir faaliyet haline dönüşmüş durumda.

“ELEŞTİRİNİN OLMADIĞI YERDE GAZETECİLİK BİTER”

Asıl burada şunu söylemek lazım, siyasi iktidarın yüzde 90’ını elinde bulundurduğu bir medya düzeninden söz ediyoruz. Oradaki gazeteciler açısından da büyük bir risk var. Neredeyse onları memur gibi çalıştıran bir sistem var. O nedenle canlı kanlı bir gazetecilikten bahsedemiyoruz. Kimseye; “Sen şu haberi böyle yaz” denmiyor bu zaten oto sansürle belirlenmiş durumda. Örneğin kültür sanatta bile muhabir haberi yazarken herhalde şöyle düşünüyordur, “Bu sanatçı siyasi iktidara yakın mı? Ya da bu sanatçının adını anmamalıyım çünkü muhalif görüşleri var.” Mesleğin en öldürücü tarafı oto sansür, gerçeğin yok edilişi. O halde medya dediğimiz şey bir iktidar bülteni haline gelmiş oluyor. Benim ilk gazetecilik yaptığım dönemde hem ana akımda hem daha ana akım sayılmayan gazetelerde yakın olduğu siyasi kesimleri eleştirmek konusunda bir zenginlik vardı. Yani eleştiri vardı, eleştirinin olmadığı yerde zaten gazetecilik biter. Geldiğimiz nokta cumhurbaşkanının sıklıkla dile getirdiği gibi; tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek millet ve tek medya.

  • Belirli bir süre sonra gazetelere artık ihtiyaç kalmayacağı dillendiriliyor. Böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Zaten gazeteler epeyce azaldı. Ben kendilerinin elinde olan ve hemen hemen tamamı aynı manşeti atan, hatta farklı başlık kullandıkları zaman sorun olan gazetelerinin, yerel seçimden sonra bir kısmının azaltılacağı kanısındayım. Zaten sahipleri siyasal iktidarın kendisi. Hürriyet varken Milliyet’e neden ihtiyaç duyulsun? 

  • Gazeteciliğin geleceğini alternatif medya kanalları açısından nasıl görüyorsunuz?

Bizim sektörde çok tartışılır muhalif medya kavramı. Bence muhalif medya diye bir şey olmaz. Medya medyadır. Medya dediğimiz şey en basit galiyle şudur örneğin bir cinayet var, bir elektrik var, bir su var. Bunlarla yaşanan canlı faaliyetlerine ilişkin şeyleri diğer insanlara anlatıyorsunuz. Bu gerçek hiçbir zaman değişmez. Medya dediğimiz şey olan biteni anlatmaktır. Geldiğimiz noktada anlattırmıyorlar. Ancak medyanın gerçek işlevi denetleme faaliyetidir. Medya dördüncü kuvvettir ve bütün dünyada da böyledir. İlk üç kuvvet yasama, yürütme, yargı ve ondan sonra da medya geliyor. Zaten adı denetleme olan bir şeye sizin tekrar muhalif demenize gerek yok çünkü zaten işlevi bu. Bizde haberin kendisini yazabilmek muhalif bir şey haline getirildiğinden insanlar bir de muhalif medya diye bir şey eklemek durumunda kalıyorlar.

“UZUN BİR SÜRE ANA AKIM GÖREMEYECEĞİZ”

Alternatif medya meselesine bakarken de böyle bakmak lazım. Bizde bir takım kurumlar; sivil toplum örgütleri, dernekler, yerel yönetimler gibi, çok kurumsallaştırılmıyor, izin verilmiyor. O nedenle bu tür kanallar işlemiyor. Bir yandan bu iş para işi. Bu kanallar işlemeyince de alternatif medyanın da bir şekilde propagandist bir medya olmak yerine gerçeği söyleyen bir şey olması gerekir ki oraya doğru yükselemiyor. Ancak geldiğimiz noktada şu kesin bir gerçek, Türkiye’de bir daha 10-20 sayfalık gazeteler çıkarmak, ana akım olmaya çalışmak falan kolay bir şey değil. Ben o nedenle parça parça da olsa bu tür gerçeğe yönelik farklı arayışların olabileceğini düşünüyorum. Bunun teknolojik tarafı da düşünülmeli tabi. Ancak bir daha örneğin bizim karşımıza ellerindeki Hürriyet’le ana akım budur diye çıkamayacaklar. Belki de biz uzunca bir süre tek bir ana akım göremeyeceğiz.

Öte yandan yerel seçimlere gidilen bir dönem var ve yerel seçimlerde acayip kontrolsüz bir medya gücü var iktidarın elinde. Dünyanın hiçbir ülkesinde, iktidarı bu kadar fütursuz, kalkıp ezbere şiir okumak gibi, destekleyen bir medya düzeni yok. İktidar adı üzerinde medya ile çatışır. Bizde tam tersi. O yüzden yerel seçimde de medya gücünü acımasızca kullanacaklar. Ana muhalefet partisi liderinin terörist ilan edilebildiği, bu kadar “Bu kadar da olmaz ki kardeşim” denebilecek şeyleri yazıp çizen bir medya aygıtı ellerinde.

  • Genel olarak karamsar bir tablo çizdik ama geleceğe dair neler söyleyebilirsiniz?

Net olarak söylüyorum ki bunun ucu iyiliktir. Bunun altından çıkılacak. Bu kadar abartılı, kontrolsüz, orantısız kötülüğün ben bir süre sonra daha iyi noktaya doğru gideceği kanısındayım. Bu alt üst oluşlardan yeni bir şeyler filizlenecektir. Bu böyle gitmez.