Cumartesi, Haziran 25, 2022

Sosyal medya tasarısı neler getiriyor?

Hasan Sınar
Doç. Dr. Hasan SINAR, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “İnternet’te İşlenen Suçlardan Doğan Ceza Sorumluluğu” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi alan SINAR, Almanya’nın Freiburg kentinde bulunan Max-Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde doktora araştırmalarında bulunmuş, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Ceza Hukuku Açısından Telif Haklarının korunması” başlıklı doktora tezi ile de “Hukuk Doktoru” unvanını almıştır. Ayrıca SINAR, Chevening bursiyeri olarak gittiği İngiltere’de Queen Mary College -University of London’da “Bilişim ve İletişim Hukuku” alanında 2. yüksek lisans derecesini almıştır. Milletlerarası Ceza Hukuku Derneği (AIDP) üyesi ve Türk Ceza Hukuku Derneği Yönetim Kurulu üyesi olan SINAR, halen Altınbaş Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

AKP iktidarının dizginlemeye çalıştığı sosyal medya ile imtihanı devam ediyor. Yeni “internet kanunu” pek çok düzenleme ve sınırlamayı içeriyor. Bu sınırlamanın neleri içerdiğini ceza hukukçusu Doç. Dr. Hasan Sınar yazdı.

I – TÜRKİYE’DE İNTERNETİN HUKUKLA İMTİHANI

İnternet hukuku kavramı ile ilk tanışmam, taze asistan olarak yüksek lisansıma başladığım 1999 yılında “internet’te işlenen suçlar” konulu bir yüksek lisans dersi ile oldu. Dersin konusu beni öyle etkilemişti ki, yüksek lisans ders aşamasını geçtikten sonra, dersin hocasından tezimi bu konuyla ilgili yazmak istediğimi, danışmanlığımı üstlenmesini rica ettim ve internet hukukuyla olan serüvenimiz böylece başladı.

Henüz evlere kocaman kasalı, tüplü monitörlü bilgisayarların yeni yeni girdiği, internet bağlantısının çok yavaş ve sınırlı olduğu bir ortamda, hâliyle bu konuda yazılmış öyle pek Türkçe kaynak da yoktu. Ama el yordamıyla, çoğunlukla internetten edindiğim yabancı kaynaklardan gece gündüz çeviriler yaparak, tez örgüsünü bir biçimde oluşturdum ve yazdım. Tam tezi tamamlayıp, savunma aşamasına geldiğimde ise beklenmedik bir sürpriz ile karşılaştım. İnternet’in giderek yayılmasını bir basım-yayım aracının kontrolsüz ilerlemesi olarak değerlendiren dönemin hükümeti, ani bir hamleyle 07.06.2001 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4676 sayılı Kanun’a şöyle bir 26. Madde eklemişti:

“Bu Kanun’un (Basın Kanunu) yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak olan maddi ve manevi zararlarla ilgili hükümleri, bilişim teknolojileri ve internet ortamında sayfa açılması veya elektronik gazete, elektronik bülten vb. suretiyle yayınlanan her türlü yazı, resim, işaret, sesli veya sessiz görüntü ve benzerleri hakkında da uygulanır”.

 Görüldüğü üzere bu düzenleme, aslında internet ortamındaki yayınların hukukî rejimini belirleme gibi doğru ve anlaşılabilir bir yaklaşımdan yola çıksa da internet yayıncılığına adeta bir günlük gazete muamelesi yapıyor ve tekniği, altyapısı, işleyiş biçimi, sınır aşan karakteri gibi unsurlar yönünden yepyeni özellikler taşıyan bu yeni yayıncılık şeklini, salt yazılı basına özgü kurallar içeren Basın Kanunu’na bağlamak gibi çok vahim bir mantık hatası içeriyordu. Nitekim ben tam tezimde açtığım yeni bölümde bu düzenlemenin eleştirisini yazarken, o dönemki sayın Cumhurbaşkanının, 4676 sayılı Kanun’un bu maddesini veto eden gerekçeli kararı imdadıma yetişti. Bakın Cumhurbaşkanı veto gerekçesinde neler söylüyordu:

“İletişim teknolojisinde bir devrim niteliğindeki internet yayıncılığının en baskın yönü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün, özgün kanaat oluşumunun günümüzdeki en etkin kullanım alanı olmasıdır. İnternet ortamındaki yayıncılıkta; hukukun üstün kılınması, kişilik haklarının korunması ve bunun yanında da yayın yoluyla düşünce ve ifade özgürlüğü duyarlı alanların dengelenmesi sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar ancak, ifade özgürlüğü esas alınarak ve yayınlar üzerindeki denetim yargıya bırakılarak sağlanabilir. Dolayısıyla, internet yayıncılığına ilişkin ilkelerin ve öteki düzenlemelerin özel bir yasa ile yapılması en doğru yol olacaktır”.

Cumhurbaşkanın bu sağlam hukuksal temele dayalı, özgürlükçü yaklaşımı karşısında hükümet de ısrarcı olmadı, o dönem için bu iş kapandı, arada seçimler oldu, yeni hükümet iktidara geldi, yine çalışmalar başladı ve sonunda 2007 yılında -çok tartışmalı- 5651 sayılı “internet kanunu” yürürlüğe girdi. Tam adıyla “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” bir yandan internet süjelerine getirdiği ölçüsüz yükümlülükler yönünden eleştirilirken; diğer yandan eleştirilerin esas odağını ise, Kanun’un 8. Maddesinde düzenlenen “erişimin engellenmesi” tedbiri oluşturuyordu. Çünkü temel hak ve özgürlüklere yönelik böylesi bir ağır müdahalenin yalnızca yargı kararıyla yapılabilmesi gerekirken; 5651 sayılı Kanun -sözde- belirli koşulların varlığı halinde yürütme organına bağlı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) isimli idari kurula da erişimin engellenmesi yetkisi veriyordu.

Elbette beklenen oldu ve TİB adeta bir sansür kurulu gibi çalışarak, her ay özellikle yurtdışı kaynaklı binlerce web sitesine erişimi engellemeye başladı, engellenen sitelerin sayısının yüzbinleri aşmasının ardından, TİB Nisan 2010’da resmî sitesinden engellenen sitelerin sayısı ve içeriği hakkında bilgi vermeyi durdurdu.

Yasal süreçler böyle ilerlerken, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bireysel internet kullanımı olağanüstü hızla artıyordu; masaüstü bilgisayarların devri kapanmış laptoplar, tabletler, cep telefonları derken sosyal medya mucizesi de günlük hayatımızın mobil bir parçası haline dönüşüvermişti.

Internet iletişimini kontrol altına almayı amaçlayan tüm bu aşırı düzenleme (overregulation) çabaları, internet teknolojisinin sınır aşan karakteri karşısında yine de tam bir başarıya ulaşamadı.

Sosyal medya platformlarının interaktif özelliği bilgiyi sadece edinme değil ancak bireysel olarak üretme ve yayma konusunda da bir çığır açmıştı ve işin kötü yanı her geçen gün daha da yayılıyordu. Bu durum her daim kontrol meraklısı (control freak) olan Türk yönetim anlayışı için kabul edilemezdi ve nasıl ki gazeteler ve dergiler Basın Kanunu ile, özel televizyonlar ve radyolar RTÜK Kanunu ile “zapturapt” altına alınmışsa, internet yayıncılığı da aynı şekilde kontrol edilmeliydi.

Bu amaçla 2011 yılında dahiyane bir çözüm olarak o dönem TİB’in üst kurumu olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından “İnternette Filtreleme Uygulaması” gündeme taşındı. Buna tüm internet kullanıcıları zorunlu olarak “Aile profili”, “Çocuk profili”, “Yurtiçi profili” ve “Çocuk profili” şeklindeki filtreleme programlarına dahil ediliyor ve bu şekilde tüm internet hareketlilikleri bağlı oldukları profilin sınırları içerisinde alınarak, kontrollü bir sansür uygulamaya konuluyordu. Elbette bu girişime başta sivil toplum örgütleri olmak üzere kamuoyu büyük tepki gösterdi.

İnternet paydaşlarının ve özellikle gençlerin örgütlendiği ortak bir platformun çatısı altında 15 Mayıs 2011’de “İnternet Yaşamdır” sloganıyla yaklaşık 50000 kişinin katıldığı sivil ve barışçıl protesto yürüyüşü büyük ses getirdi. Sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin, meslek örgütlerinin ve muhalefet partilerinin bu protestolara destek vermesiyle BTK geri adım attı, önce filtreleme uygulamasını düzenleyen “Güvenli İnternet Hizmetine İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı”nı revize etmeye çalıştı ancak tepkiler dinmeyince sessiz sedasız bu girişimi gündemden kaldırdı.

Aynı dönemlerde bir yandan bu kazanımlar yaşanırken, diğer yandan 5651 sayılı İnternet Kanunu’nun erişimin engellenmesi kırbacı gerek sulh ceza mahkemeleri gerekse TİB tarafından yoğun ve ölçüsüz şekilde şaklatılıyor ve bu durum yaşanan mağduriyetlerin iç hukuk yolları tüketilerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önüne taşınmasına neden oluyordu. Nitekim Aralık 2012’de erişimin engellenmesi tedbirine ilişkin ilk AİHM kararı olan Yıldırım v. Türkiye kararında, Mahkeme, başvurucunun akademik çalışmalarının bulunduğu web sitesine erişimin engellenmesini, AİHS’in 10. Maddesi uyarınca “ifade özgürlüğü” ihlâli olarak kabul etti.

Kararda, 5651 sayılı Kanun’daki düzenlemenin bu konudaki keyfi uygulamaları engellemede yetersiz kaldığı ve ifade özgürlüğünü korumak için gerekli koruma mekanizmalarını sağlanmadığının vurgulanması dikkat çekiciydi. Bu karar, İnternet Kanunu’nda erişimin engellenmesi tedbirinin uygulama alanının sınırlandırılması ve idarenin bu konudaki yetkisinin ortadan kaldırılması yönünde bir beklenti yaratmış olsa da süreç tam tersi şekilde ilerledi.

Görünen o ki, bu düzenleme, bir oldu bitti içerisinde, henüz kamuoyunda olası etkileri ve sonuçları konusunda yeterince bir farkındalık oluşmasına imkân tanınmadan, ivedilikle Genel Kurul’da da kabul edilerek yürürlüğe konulacak.

Siyaset sahasında yaşanan 17-25 Aralık 2013 geriliminin ardından, ilk olarak 2014 yılının Şubat ayında yapılan kanun değişikliği ile internet süjelerinin yükümlülükleri artırıldı, içeriğin yayından çıkartılması ve erişimin engellenmesi kararları verilmesi -AİHM kararıyla ters orantılı şekilde- kolaylaştırıldı ve erişimin engellenmesi kararlarının uygulanmasını sağlamak üzere erişim sağlayıcıları birliği kuruldu.

Ardından 2015 yılının Mart ayında yeni bir Kanun değişikliği ile, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararlarının adeta idare tarafından otomatik olarak uygulanmasına izin “8A” maddesi yürürlüğe konuldu. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından 671 sayılı KHK ve 6757 sayılı Kanun ile TİB kapatılarak, tüm yetkileri BTK’ya devredildi.

Ancak internet iletişimini kontrol altına almayı amaçlayan tüm bu aşırı düzenleme (overregulation) çabaları, internet teknolojisinin sınır aşan karakteri karşısında yine de tam bir başarıya ulaşamadı. İnsanlar vpn ve tor gibi teknik yöntemler kullanarak erişimi engellenen sitelere erişebilmeye devam ettiler; irili ufaklı on binlerce sitenin yansıra, aralıklarla YouTube, Wikipedia ve hatta Twitter gibi büyük sosyal ağlara uygulanan “baskıcı” erişimin engellenmesi uygulamaları hem kamuoyunda büyük tepki topladı, hem de bu platformların Türkiye’de daha da güçlenerek büyümelerine neden oldu.

Bu gelişmeler üzerine, yasa koyucu yalnızca bu büyük sosyal medya platformlarına odaklandı ve 2018 yılında Almanya’da yürürlüğe giren “Sosyal Ağlar Yasası-Netzwerkdurchsetzungsgesetz-NetzD” ilham alınarak yeni bir kanun değişikliği ile İnternet Kanunu’na “Ek-Madde 4” eklendi. Bu madde ile Türkiye’de bir milyondan fazla üyesi olan tüm sosyal medya platformlarına Türkiye’deki yargısal ve idari mercilerin taleplerini yerine getirmek üzere bir temsilci atama yükümlülüğü getirildi.

Ancak bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi ilham alınan Alman Kanunu’nda sadece basit bir para cezası ile karşılanırken, Türkiye’de erişimin engellenmesine kadar giden beş aşamalı ve çok katmanlı bir yaptırım rejimi ile tüm büyük sosyal medya platformları temsilci atamak ve kendilerine yönelen talepleri karşılaşmakla yükümlü kılındılar.

Mevcut siyasal iktidar tarafından hazırlanan pek çok yasal düzenleme gibi, bu tasarı da çağdaş kanun yapma tekniğine aykırı şekilde hazırlanmış bir metin.

Biliyorum tüm bu tarihsel hukuk mücadelesini fazla uzattım ama bugün yapılmak isteneni anlayabilmemiz için, bu sürecin hangi aşamalardan evrilerek bugüne ulaştığını çok iyi idrak etmemiz gerektiğine inanıyorum.

Elbette buraya kadar anlattığım tüm bu hukukla imtihan sürecinin hepinizin içinizi kararttığının farkındayım ve okumaya başladıktan sonra ruhu sıkılarak yarıda bırakan tüm dostlara da canınız sağolsun diyorum. Ancak, korkarım bu anlattıklarım yalnızca bir korku filminin 20 yıllık bir fragmanından ibaretti ve şimdi yapımcılar esas hikâyeyi çekmeye karar verdiler.

Öyle ki, bu esas filmde yazının başında değindiğimiz internet yayıncılığını Basın Kanunu’na bağlama absürtlüğüne aradan neredeyse çeyrek yüzyıl geçtikten sonra yeniden başvurulmasının yanı sıra; daha da önemlisi, bu kez sosyal medya kullanımına özgü bir suç tipi ihdas edildi ve böylece makbul görülmeyen tüm sosyal medya kullanıcılarını kriminalize etmeye elverişli bir ceza tehdidi, sosyal ağları da işbirliği yapmaya zorlayarak, Demokles’in kılıcı gibi hepimizin boynuna asılmak üzere.

Gelin bu tasarı ile nelerin murat edildiğini hep birlikte görelim…

II – SOSYAL MEDYA TASARISI İLE HAYATIMIZDA NELER DEĞİŞECEK?

AK Parti ve MHP tarafından sosyal medyadaki “dezenformasyon” ile mücadele iddiasıyla uzun süredir kapalı kapılar ardında hazırlandığı bilinen Sosyal Medya Tasarısı, “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” başlığıyla 26.05.2022’de TBMM’ye sunuldu ve 15.06.2022 itibarıyla TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi.

Görünen o ki, bu düzenleme, bir oldu bitti içerisinde, henüz kamuoyunda olası etkileri ve sonuçları konusunda yeterince bir farkındalık oluşmasına imkân tanınmadan, ivedilikle Genel Kurul’da da kabul edilerek yürürlüğe konulacak.

Peki bu düzenleme gerçekte neler getiriyor ve yürürlüğe girdikten sonra hayatımızda ne gibi değişikliklere yol açabilir?

Esasa ilişkin bu sorulara yanıt vermeden önce, usule ilişkin bir not düşmek önemli. Çünkü, mevcut siyasal iktidar tarafından hazırlanan pek çok yasal düzenleme gibi, bu tasarı da çağdaş kanun yapma tekniğine aykırı şekilde hazırlanmış bir metin.

Yurttaşların anayasal haklarını temelden etkileyecek bir içeriğe sahip olmasına karşın, konunun paydaşları olan sosyal medya sektörünün temsilcileri, sivil toplum örgütleri, başta barolar olmak üzere meslek örgütleri ve bu alanda çalışan akademisyenler ile istişare edilmeden, şeffaf ve katılımcı bir anlayışla kamuoyu önünde tartışılmadan, kapalı kapılar ardında adeta gizli şekilde hazırlandıktan sonra, bir anda Meclis’e getirildi ve apar topar yasalaştırma çalışmasına başlandı.

İnternet haber sitelerini günlük gazeteye indirgeyen bu düzenlemedeki ilk sorun, internet yayıncılığının kendine özgü, dinamik işleyiş biçimini, tekniğini, altyapısını ve en önemlisi çeşitliliğini göz ardı etmesi.

Yukarıda sayılan paydaşların ve anayasal hakları etkilenecek olan bizlerin, bu düzenlemenin içeriğinden ancak Meclis’e intikal ettikten sonra haberimiz olabildi ki; bu durum siyasal iktidarın kanun yapımında nasıl tepeden inme bir keyfilik anlayışıyla hareket ettiğini tespit edilmesi bakımından önemlidir.

Esasa gelecek olursak, tasarıdaki sürprizler henüz ilk maddede başlıyor ve Basın Kanunu’nun amacını düzenleyen 1. Maddesine “internet haber siteleri” de dahil edilerek, internet yayıncılığı Basın Kanunu kapsamına alınıyor. Evet doğru duydunuz, bu yazının başında değindiğimiz bundan tam 21 yıl önce 4676 sayılı Kanun ile denenmiş ve Cumhurbaşkanı tarafından haklı gerekçelerle veto edilmiş olan “dahiyane” fikir, nihayet hayata geçiriliyor!

Tasarının sonraki maddelerinde ise internet haber sitelerinin, Basın Kanunu kapsamında süreli yayınlar için belirlenmiş yükümlülüklere tabi kılınması sağlanıyor. İnternet haber sitelerini günlük gazeteye indirgeyen bu düzenlemedeki ilk sorun, internet yayıncılığının kendine özgü, dinamik işleyiş biçimini, tekniğini, altyapısını ve en önemlisi çeşitliliğini göz ardı etmesi ve “internet ortamında, belirli aralıklarla haber veya yorum niteliğinde sunum yapmak üzere kurulan” her yapıyı Basın Kanunu kapsamında süreli yayın kapsamına dahil etmesi.

Bunun yanında bir de ödül gibi sunulan basın kartına da değinmek gerekir. İnternet haber sitesi çalışanlarına uslu çocuk olurlarsa basın kartı sahibi olabilme imtiyazı getiren bu düzenlemede basın kartı verme yetkisi kime ait dersiniz? Elbette, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına. Bu şekilde, siyasal iktidarın yazılı ve görsel medyada öteden beri sürdürdüğü makbul olanlar ve olmayanlar ayırımını, internet yayıncılığına da genişletebilme imkanını elde ettiğini vurgulamak gerekir. Böylece zaten geleneksel medyada çalışamaz hale getirilen gazetecilerin ve diğer basın emekçilerin, bağımsız bir şekilde nefes alabildikleri yegâne alan olan internet medyasının da zapturapt altına alınması işlemi tamamlanıyor.

Ancak tasarıdaki daha da önemli sorun ise, 29. Maddede yer alıyor.  Bu madde ile, Türk Ceza Kanunu’na yalnızca sosyal medya kullanımına özgü bir suç tipi ihdas edilerek, bireylerin sosyal medya paylaşımları nedeniyle doğrudan cezalandırılabilmeleri mümkün hale getiriliyor. Suç tipi şöyle:

“Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma

MADDE 217/A- (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

 (2) Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.”

Ceza hukukunun temel ilkeleri yönünden çok sorunlu ve gerçekten çok kötü kaleme alınmış bir düzenleme bu. Ancak daha ceza hukukuna gelmeden anayasal bir hak olan ifade özgürlüğüne ilişkin olarak Anayasanın 26. Maddesinde belirlenen sınırlama ölçütleri dışında, “ülkenin iç ve dış güvenliği” gibi anayasa dışı bir cezalandırma ölçütü uydurulmuş olması başlı başına bir skandal!

Getirdiğiniz bu ölçüt meşruiyetini nereden, hangi anayasal kuraldan alıyor? Bu sorunun yanıtı yok.

Gelelim ceza hukuku sorunlarına; ilk olarak suçun maddi unsuruna baktığımızda, suçun konusunu oluşturan “gerçeğe aykırı bilgi” kavramının üzerinde durmak gerekiyor. Basın hukukunda geçmişten bu yana kabul edilmiş olan “görünürde gerçeklik” ilkesine göre, bir haberin kamuoyuna aktarılırken somut ve tam olarak gerçek olması değil ancak haberin verildiği an itibarıyla mevcut verilerin haberin gerçekliği izlenimi yaratmış olması yeterlidir.

Bu düzenleme ile anayasanın 26. Maddesinde belirlenen sınırlama ölçütleri dışında, “ülkenin iç ve dış güvenliği” gibi anayasa dışı bir cezalandırma ölçütü uydurulmuş olması başlı başına bir skandal!

Bu itibarla, sosyal medya gibi çok farklı kaynaklardan ve sürekli bir bilgi akışının yaşandığı bir mecralardaki paylaşımlarda, “görünürde gerçeklik” koşulunun sağlanmış olması evleviyetle yeterli görülmelidir. Ancak suç tipinin madde metninde olduğu gibi madde gerekçesinde de bu konuda hiçbir saptamaya yer verilmemiş olması, gerçeğe aykırılığın tespiti hususunda tamamen keyfi davranılmasına elverişli bir düzenleme ihdas edildiğini ortaya koymaktadır.

Bu durum, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin zorunlu sonucu olan belirlilik kuralı ve ceza normunun öngörülebilirliği ile açık bir çelişki barındırmaktadır. Yine suçun maddi unsuru bağlamında burada bir somut tehlike suçu ihdas edildiğini ve alenen yayılan gerçeğe aykırı bilginin ancak “kamu barışını bozmaya elverişli” ise bu suçun oluşacağını ifade etmek gerekir. Aslında bireysel paylaşımlar ile kamu barışının bozulmasının tahayyül edilmesi dahi güçtür ve bu açıdan böyle bir “somut tehlike” kriterinin bir güvence öngördüğü dahi ileri sürülebilir.

Ancak ne yazık ki yargı pratiğimiz bu güvencenin uygulamada hiçbir anlam ifade etmediğini ortaya koyan sayısız örneklerle doludur. Benzer bir somut tehlike güvencesinin getirildiği halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu (TCK md. 216/1) sözde yalnızca “kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması” halinde uygulanması gerekirken, bugün nasıl bir muhalif söylemleri sindirme aparatına dönüşmüş ise; salt sosyal medya kullanıcılarını hedef alan gerçeğe aykırı bilgi yayma suçunun, ondan nasıl çok daha etkili bir sindirme aparatına dönüşebileceği herhalde kolayca tahmin edilebilir.

Suç tipiyle ilgili son olarak, suçun manevi unsuruna ilişkin olarak saikten söz edildiğine göre, bu suç “özel kast” ile işlenebilen bir suçtur. Yani, fail gerçeğe aykırı yalnızca bilgiyi bilerek ve isteyerek yaymayacak ancak aynı zamanda bunu sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle yapacak.

Peki, her gün milyonlarca insanın on milyonlarca paylaşım yaptığı sosyal medya ortamında bir kullanıcının cımbızla seçilen anlık, basit, sıradan bir sosyal medya iletisinin böyle çok vahim bir saik ile gönderildiğinin tespiti nasıl bir ölçütle belirlenecek?  Korkarım burada da yegâne ölçüt, gözlerine kestirdikleri paylaşımlar hakkında amansızca ceza soruşturmaları açan Cumhuriyet savcılarının paşa gönlünden ibaret olacaktır!

Nihayet, Tasarı’nın kanımca en tehlikeli ve yurttaşların anayasal haklarını en olumsuz etkileyecek kısmı ise, 34. Madde ile İnternet Kanunu’na getirilen eklemelerdir. Siyasal iktidar burada adeta bir “altın vuruş” ile, kamuoyunu etkileme gücü taşıyan büyük sosyal ağlara, talep edildiğinde anonim hesaplar da dahil olmak üzere, talebe konu kullanıcılarının kişisel verilerini ilgili mercilere verme yükümlülüğü getirmektedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesinin yaptırımı ise, internet trafiği bant genişliğinin yüzde doksan oranında daraltılması yani diğer bir ifadeyle o platforma erişimin engellenmesi anlamını taşır.

Yapılması gereken öncelikle Tasarı’nın tehlikeleri konusundaki farkındalığı yükseltmek ve Tasarı’nın yürürlüğe girmesi durumunda da sosyal ağlardaki temel hak ve özgürlüklerimize sahip çıkan duruşumuzun korumaktır.

Tüm bu hukuksal açıklamaları somut bir örnek ile açıklamak gerekirse, sözgelimi akaryakıt fiyatlarındaki fahiş artıştan canı yanan birinin anonim hesabından “Böyle beceriksizlik olmaz; arkadaşlar, hükümet bu iş bilmez kafayla devam ederse mazotun litresi yaz sonuna kadar 50 liraya çıkar, siz de kışın domatesi 100 liraya yersiniz. Benden söylemesi!” şeklinde bir eleştiri paylaştığını ve bu sıradan eleştirinin siyasi iktidarı destekleyen başka bir anonim hesap tarafından  “Senin gibi felaket tellallarına inat devletimize sahip çıkacağız! Allah siz bozgunculara fırsat vermesin” şeklinde yanıtlandığını düşünelim.

Nasıl, özellikle Twitter’da her gün çok daha ağırlarına denk geldiğimiz basit bir atışma değil mi? Ama yakında öyle olmayacak. Çünkü, bu Tasarı yürürlüğe girdikten sonra, artık burada ilk tweet ile bozulmuş bir kamu barışı ve halk içinde panik yaratılması saikiyle işlenmiş bir suçun varlığı söz konusu olacak. Bu suçun faili olan anonim hesabın kime ait olduğu Twitter’ın Türkiye temsilcisinden talep edilecek, talep yerine getirilmezse de on milyonlarca insanın kullandığı Twitter’ın fişi çekilebilecek!

Hatta daha kötü bir senaryoda, bu mekanizma önümüzdeki kritik genel seçimlerin hemen arifesinde işletilerek, Türkiye ana akım sosyal ağların tümüyle bloke edildiği bir “duyusuzluk” ortamında seçime sokulabilir. Elbet o zaman bu cümlelerin de bir bedeli olur ve Tasarı yürürlüğe girdikten sonra benzer bir örneği paylaşmam halinde, hakkımda ceza soruşturması açılması mümkün hale gelebilir.

Bugün trajikomik bir distopya olarak gördüğümüz bu absürt uygulama, korkarım çok yakında sosyal medyadaki yeni gerçekliğimiz haline dönüşebilir.

Anayasal haklarımıza sahip çıkmaktan ve bu distopyayı bozguna uğratma kararlılığımızdan asla vazgeçmeyelim.

Tasarının yürürlüğe girmesiyle birlikte, bu şekilde pek çok kişi hakkında soruşturmalar açılacağını ve böylece hem sosyal medya kullanıcılarının gözdağı verilerek sindirileceği ve hem de sosyal ağ temsilcilerinin itaatkârlıklarının test edileceği bir sürece gireceğimizi tahmin etmek ne yazık ki hiç zor değil.

Ancak burada kanımca önemli olan, bu olası sindirme operasyonlarına karşı dik durmayı başarabilmek. Çünkü her ne kadar, bu Tasarı ile siyasal iktidarın gözüne kestirdiği paylaşım sahipleri hakkında kolaylıkla soruşturma açılabilme imkânı getirilmiş olsa da ceza muhakemesi hukukunun ilke ve esasları çerçevesinde bu soruşturmaların ezici çoğunluğunun takipsizlik kararı ile sona ermesi kaçınılmazdır.

Ender de olsa kamu davası açılabilse bile, bu davaların da insanı parmaklıkların ardına götüren bir mahkûmiyet ile neticelenemeyeceği aşikardır. Zaten buradaki amaç insanları hapse atmak değil, aksine ceza soruşturmalarının kamuoyunda yaratacağı “soğutucu etki” ile bir oto sansür iklimi oluşturarak, sosyal ağların muhalif örgütlenme tabanını ortadan kaldırmaktır.

Bu durumun bilincinde olarak yapılması gereken ise, öncelikle Tasarı’nın tehlikeleri konusundaki farkındalığı yükseltmek ve Tasarı’nın yürürlüğe girmesi durumunda da olası ceza soruşturmalarından soğutucu etki umanları hayal kırıklığına uğratarak, sosyal ağlardaki temel hak ve özgürlüklerimize sahip çıkan duruşumuzun korumaktır.

2011 yılında interneti zapturapt altına almayı amaçlayan “Filtreleme” girişimi nasıl benzer bir kararlılık ile başarısızlığa uğratıldıysa, bu Tasarı’nın da -belki yürürlüğe girmesi değil ama- kendisinden beklenen muhalifleri sindirme amacına ulaşması da aynı kararlılık ile engellenebilir.

Anayasal haklarımıza sahip çıkmaktan ve bu distopyayı bozguna uğratma kararlılığımızdan asla vazgeçmeyelim.

 

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Hasan Sınar
Doç. Dr. Hasan SINAR, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “İnternet’te İşlenen Suçlardan Doğan Ceza Sorumluluğu” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi alan SINAR, Almanya’nın Freiburg kentinde bulunan Max-Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde doktora araştırmalarında bulunmuş, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Ceza Hukuku Açısından Telif Haklarının korunması” başlıklı doktora tezi ile de “Hukuk Doktoru” unvanını almıştır. Ayrıca SINAR, Chevening bursiyeri olarak gittiği İngiltere’de Queen Mary College -University of London’da “Bilişim ve İletişim Hukuku” alanında 2. yüksek lisans derecesini almıştır. Milletlerarası Ceza Hukuku Derneği (AIDP) üyesi ve Türk Ceza Hukuku Derneği Yönetim Kurulu üyesi olan SINAR, halen Altınbaş Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olarak görevine devam etmektedir.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
47,836TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI