Siz değişmeseniz de dünya değişiyor

Funda Çapar
Lisans eğitimini İnönü Üniversitesi Kimya Öğretmenliği bölümünde tamamladı. Üniversite yıllarında kitap, tiyatro, satranç ve çevre kulüplerindeydi. 1999-2006 yılları arasında İstanbul’da öğretmen olarak görev yaptı. Ardından on yıl özel bir şirkette proje yönetiminde çalıştı. Bu esnada Beykent Üniversitesi İnsan Kaynakları ve Örgütsel Değişim dalında Yüksek Lisans eğitimini tamamladı, ayrıca ICF onaylı ACTP belgeleri aldı. 2016 yılında profesyonel çalışma hayatını bırakarak edebi anlamda yazın ve okuma çalışmalarına dahil olmaya başladı. Roman, öykü ve tiyatro metinleri üzerine çalışmaktadır.

Uzun yıllar gazetecilik yapmış Zeynep Göğüş ile son romanı “Yok Çünkü Telafisi”ni ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik serüvenini konuştuk. Göğüş Türkiye’nin AB’den uzaklaştığı gerçeğini dile getirdi. Göğüş romanı için değişimin kaçınılmazlığına vurgu yaparak; Ben hiç değişmedim demek abes bir durum, çünkü siz değişmeseniz bile dünya değişiyor. Omurgalı olmak başka bir şey, vicdanlı olmak daha da başka bir şey.” diyor.

Sunuş

Yazar, gazeteci ve romancı Zeynep Göğüş’ün yazdığı Yok Çünkü Telafisi romanı, Nisan 2021’de yayımlandı. Göğüş, okurunu Brüksel ile İstanbul, Osmanlı ile Türkiye, tarih ile yazılmakta olan tarih arasında geçen unutulmayacak bir geziye çıkardı. Eserin hem edebi hem içerik yoğunluğu bu söyleşiyi mecbur kıldı.

Kitabı konuşmadan önce gazetecilikle ile ilgili bir soruyla başlasam; Türkiye yıllarca Avrupa Birliği’ne girmeye çalıştı, giremedi bunun vebali kime? Türkiye’de nerede tökezledi?

Avrupa 10-20 yıl önceki Avrupa değil artık. Çok eksenli, çok çemberli, İngiltere’siz bir Avrupa ile muhatap Türkiye. Türkiye’nin AB ile çok iyi momentum yaşadığı yıllar oldu. 1999’da aday ülke ilan edildi, 2002’de üyelik müzakerelerinin açılma kararı alındı, 2005’te müzakereler başladı, fakat özellikle 2009’dan itibaren Türkiye tarafında eski isteği, çabayı göremiyoruz. 2007-2008’de dünya ekonomik krizi patlak verdi, AB için yeni üye almak zorlaştı.

Dünya konjonktürü sürekli değişiyor. Berlin duvarı yıkılmasaydı, Doğu Bloku açılmasaydı, Perestroyka ve Glasnost olmasaydı, hâlâ iki bloklu bir dünyada yaşıyor olsaydık Türkiye bugün büyük ihtimalle Avrupa Birliği içindeydi.  Sovyetler Birliği’nin dağılarak tehdit olmaktan çıkması Türkiye’nin öteden beri değer atfedilen jeopolitik konumunun eskiye göre azalmasına yol açtı. Türkiye bir süre çaba göstermeye devam etti. Avrupa’da sağcıların iktidarda olduğu dönemde işler iyi gitmedi. Solcular, sosyal demokratlar Türkiye’ye daha açıktı eskiden.

Nasıl mümkün üyelik?

Türkiye ekonomisini düzeltirse, insan haklarına saygılı bir ülke haline gelirse, Avrupa ile aynı dili konuşmaya başlarsa olabilir. Yine de bir başka mesele var, Türkiye kalabalık, büyük bir ülke, büyük lokmayı hazmetmelerinin zor olacağını dillendiriyorlar, kültürel meselenin de ötesinde bir sorun.  “Ben kendimi bütün dünyaya ait hissediyorum” cümlesini bile duymak istemezler Türklerden. Sen yerli yerinde otur! Onların zihninde ait olduğun yer Batı değil.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yarısı Batı’daymış bunu umursamazlar. Şaka yollu söylediğim bir şey var, toparlanıp Orta Asya’ya geri mi dönelim? Yüzyıllar boyu karıştıklarımız ne olacak? Ben bugün Anadolu’daki bütün medeniyetlerin sahibi gibi görüyorum kendimi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni yakın zamanda tekrardan gezdim; oradaki takılar bizim takılarımız, çömlekler bizim çömleklerimiz, halılardaki kilimlerdeki desenler bizim desenlerimiz.

Romanınız sadece güçlü bir hayal gücünün eseri gibi durmuyor. Hikâyeler, karakterler, seçilen konular, nesneler hep güçlü bir yerlere dokunuyor, mesela Turan Emeksiz geçiyor bir yerde. Gazetecilikle romancılığın ortak noktalarından biri de iyi bir araştırmacı olmak olabilir mi?

Bana göre kesinlikle doğru bu. Hangi olayları seçtiğimi biraz da hikâyenin gidişatı belirledi. Ayşin ve Murat’ı otele çevrilen Turan Emeksiz vapuruna bindirirken niyetim yakın tarihimize gönderme yapmak için fırsat yaratmak değildi, kendiliğinden oldu. Bildiğim gördüğüm yerleri yazmayı tercih ediyorum. O vapuru severim, kaldım da orada. Turan Emeksiz, 1960 “devrim şehidi”. Orada da tahrifat var, ben üstü kapalı olarak değinsem de araştıranlar bulacaktır. Merak etmeyen de etmez, ne kadar derinlemesine okuduğunuza bağlı.

Gelelim kitabınız. Oradaki Anais karakteri Doğu’yu ötekileştiren oryantalistlere Batı’nın emperyalist amaçlarına hizmet ettikleri için kızgın, neden? Onların bu hayali “Doğu böyle olsun ve böyle de kalsın”ı kapsıyor mu?

Kapsar. Anais bunu sorguladığı için “Batılı” klişesine uymayan biri. Murat da Doğulu klişesine uymuyor. Romanda oryantalist beklentilere cevap verecek keskin bir Batı-Doğu ayrımı yok. Senin soruna yanıt verirken fark ettim, belki de Doğu ve Batı ayrımının keskin olmadığını göstermek istedim. Murat karakteri Peyami Safa’nın “Türk ruhunun en büyük işkencesi” dediği Doğu-Batı sorununun semptomlarını nispeten de olsa gösteriyor. Anais oryantalistleri eleştiriyor gibi dursa da Batı’nın büyük ölçüde içselleştirdiği Şark algısını düzeltmek kolay değil.

Anais en azından bu düzeltmeyi yapmak için çaba gösteriyor. Şarkiyatçılık, Batı’nın Doğu karşısındaki üstünlüğüne dayanır. Batı’nın kültürel hegemonyasını yitirmemesi gerekir. Bazı Batılı yazarların, ressamların eserlerine baktığımızda kendi hayal ettikleri, aslında gerçek olmayan büyülü bir Doğu görüyoruz. Bizim buraların da Batı’ya özenen, Batı’yı kafasında yücelten oksidantalistleri var.

DOĞU-BATI ARASINDA KESİN BİR FARK YOK

Anais, Murat’ı nasıl görüyor, Murat kendini nasıl görüyor?

Murat farkındalığı yüksek biri, ne de olsa gazeteci. İki dünyaya birden ait olunabilir mi? Ya da ikisinin de dışında kalınabilir mi? Murat aslında Doğu-Batı ayrımının keskin olmadığını bize gösterirken bu soruları da taşıyor bünyesinde. Özünde Batılı değerleri içselleştirmiş bir karakter, fakat tam da böyle olduğu için eleştiriye uğruyor. Kendi ülkesine büsbütün yabancı değil. Sıkışmışlıklar ortaya çıktığında Murat bunları aşmak için arayış içinde.

“Türkiye’nin bir yüzü Doğu’ya bir yüzü Batı’ya dönük ve Doğu’ya çekenlerle Batı’ya çekenler hala kavga ediyor” ifadesi geçiyor kitapta. Bunu biraz açıklayabilir misiniz?

Bu bir klâsik. Doğu-Batı sorunu Türk romanının çıkış noktasında var.

Batının laik bir Türkiye istemediği ifadesi geçiyor kitabınızda. Bana düşündürücü geldi. Biraz açabilir misiniz bu cümleyi.

Yukarıda konuştuklarımızla bağlantılı bu tavır. “Biz” onlara benzemediğimiz için ilginciz, kendilerinin aynısını görmek istemiyorlar. Ressamlar mesela, geçmişten kalan Türkiye’nin de dahil olduğu Doğu imgesini bozmak istemiyorlar. Ona ters gelen bir şey çıktığı vakit rahatsız oluyorlar. Batı açısından Doğu kendisine benzemesin yeter ki. O zaman Doğu’yla ilgilenmekte sakınca yok. Ama bu ilginin sonunda arada pek çok benzerlik de ortaya çıkabilir, laiklik mesela buna bir örnek.

Laik Türkiye Cumhuriyeti ilan edildikten sonra Batı’da birdenbire Türkiye’yle ilgili yayın ve sanat eserleri sayısı azalıyor. Batı’nın kafasındaki öteki kalıbına uymayınca neyin karşısında olduklarına karar vermek durumunda kalıyorlar, bu da zor bir karar. O kararı hâlâ veremedikleri için, Türkiye’nin de kafası bugün fazlasıyla karışık olduğu için Batı cenahında yer almıyoruz.

HAYAL GÜCÜ İŞE YARAR

Murat karakteri gazeteci fakat merak duygusu onu tıpkı bir romancı gibi davranmaya itiyor, roman yazmak için merak önemli duygulardan biri, size göre romancının özelliklerinden bir başkası ne?

Hayal gücünün önemine değinmiştim. Kendini başkasının yerine koyabilme yeteneği gelişmiş olmalı. Pratik hayattaki faydaları tartışılır, ama roman yazarken hayal gücü işe yarıyor.

Murat karakteriyle benzerlikleriniz var. Siz de gazetecilik yaptınız yıllarca. Brüksel’de okudunuz. Bir erkeği seçerek baş karakterle aranıza mesafe koymayı amaçlamış olabilir misiniz? Birçok erkek yazar kadın karakteri başkarakter olarak yazmaya cesaret edemiyor. Ama siz yaptınız, altından çok da iyi kalktınız. Bunu nasıl başardınız?

Murat karakterinde varım, ama diğer karakterlerde de varım. Handan’da da, Sitare’de de, hatta belki Oğuz Bey’de, Anais’te, Ayşin’de, hepsinde biraz varım. Çünkü ben yarattım bütün karakterleri. Murat karakteriyle ortak yönümüz gazetecilik, uzun yıllar o mesleğin içinde yoğrulduğum için erkek bir ana karakteri yazmaya çekinmedim. Bankacı olsaydı zorlanırdım belki. Doğrusu erkek karakterin bakış açısından yazmak, fazladan bir efor sarf ettiğim için geliştirici oldu. İnsanları iyi gözlemlemiş olabilirim. Tek çocuğum ama ailede kuzenlerle beraber büyüdük, karma eğitimde okudum, bunların yararı oldu.

Meslek hayatımda erkeklerle aynı kulvarda yarıştım. Kadın olduğun için geriden başlıyorsun ve arayı kapayıp öne geçmek için daha hızlı koşman gerekiyor. O kadar az sayıda kadındık ki, aynı saflarda olursak daha güçlü oluruz diye düşündüm. İlk rol modellerimiz erkekler oldu. Hep erkekler yönetici oluyor, belli yerlere geliyor, köşe sahibi olup kitap yazıyorlardı. Bugün de çok farklı değil. Kadınlar yöneticilik söz konusu olduğunda baş tacı edilmiyorlar. Rekabet doğru kelime mi bilmiyorum, ama kadın olarak, kadın kalarak erkeklerle rekabet ettiğimi söyleyebilirim. Babamla da rekabet etmiş olabilirim.

BEN BABAMLA REKABET ETTİM

Babayla rekabet mi, rol model almak mı?

Rol model almaktan daha derin bir mesele olduğunu düşünüyorum. Kız çocukları babanın sevgisini kazanmak için anneyle rekabet eder denir ya, bu pek olmadı bende. Yazarken insan kendini tahlil ediyor.

Kadın kalarak erkeklerle rekabet etmeyi biraz açabilir misiniz?

Meselelere kadın gözüyle baktım hep, kadın bakış açısı gözlüklerim sımsıkı yerinde duruyordu, bunu kastediyorum. Bunun dışında erkekler yapabiliyorsa ben niye yapamayayım, sistemin onlara tanıdığı avantajlı konumun dışında hiçbir üstünlükleri yok duygusu hâkimdi.

SİYASETTE KADIN NEREDEYSE YOK

Türkiye’de meclisteki kadınların memleket meselelerine kadın gözlüğüyle bakabildiklerinden şüpheye düştüğüm oluyor benim eğer kadınların, çocukların haklarını koruyamıyor, baskın gücün yanında yer alıyorlarsa kadınları seçmemizin ne anlamı var?

Hollanda’da Türkiye kökenli iki kadının bakan olmalarından yola çıkarak öncelikle sistemin önemli olduğuna dikkat çekmek isterim. 83 milyonluk Türkiye’yi yönetenler ellerinde olsa kabineye hiç kadın bakan almazlar, ele güne ayıp olmasın diye birer kadın bakanla durumu idare ediyorlar. Öte yandan kadınların kendilerine ait olduğunu düşündüğümüz bakış açısını kabul ettirebilmeleri için siyaset bilimcilerin tespit ettikleri bir eşik var.

Başka ülkelerdeki meclislere baktığımızda sayı olarak yüzde 30’luk bir eşik olduğunu görüyoruz. Yoksa kadın siyasetçiler ezilip gidiyorlar ya da kendilerini kabul ettirmek için erkek rolü oynuyorlar. Sayı önemli. Kadın sayısının mecliste, çalışma hayatında bu eşiğin üzerinde olması gerek. Karma eğitim biraz da bu yüzden önemli. Aynı sırada oturmaya küçükten başlıyorsun ve kafaca erkek çocuklardan daha hızlı olgunlaşıyorsun.

Kişisel sınırlar konusunu da ele aldınız romanda.

Sınırların olmadığı bir dünya hayal ettim, John Lennon’un Imagine şarkısını söylemek güzeldi fakat sonuç ne büyük bir hayal kırıklığı. Çocuk eğitiminde sınırların güvende hissettirdiği ve bu anlamda ihtiyaç diye de bakılabileceği söyleniyor. Avrupa iç sınırlarını kaldırırken sevindik fakat Çin seddi gibi kale burçları olan bir sınır inşa edeceğini ve dışında kalacağımızı düşünemedik, en azından ben düşünemedim. Romanda kişisel sınırları Oğuz Bey’in evinde başlatıp oradan Suriye sınırına, Sykes-Picot Anlaşması’na kadar götürmüşüm. Bu da Oğuz Bey’in kişisel sınırlarına bir gönderme aslında çünkü o bölgeden de geldiği için cetvelle çizilen o sınır kaderini çiziyor aynı zamanda.

KÖKLER ŞİMDİ HER ZAMANKİNDEN DAHA ÖNEMLİ

Oğuz Bey’in romandaki temsilini açıklamak ister misiniz? 

babama benziyor. Oğuz Bey köklerine bağlı, tarihle ilgili bir karakter. Oğuz Kaan destanıyla bağlantılı ismi bile yeterince açıklayıcı. Onun üzerinden aslında Cumhuriyet tarihini okuyoruz. Antep’in kurtuluş günü doğmuş. Yetim büyümüş, baba figürü yerine Atatürk’ü koymuş bir karakter. Gözünü dünyaya Atatürk devrimleriyle açıyor. Muhtaç olduğu baba otoritesini temsil eden devlet babası var. Cumhuriyet devrimlerinin taşıyıcısı.

Kökler sadece Oğuz Bey için mi önemli?

Kökler benim için de önemli olmalı ki üç romanda da çıkıyor. ‘Otu çek köküne bak’ lafını severim. “Biz kimiz?” sorusunun yanıtını aradığım ilk romanda tarih Rumeli’nin de gerisine gidiyor; Bektaşilikten evrile evrile nereye geldiler değil sadece. Bektaşiliğin de öncesi var ve romanın sonunda ortaya çıkıyor. İkinci romanda kendi başına bir karakter olan Zeytin ağacının kökleri mitolojideki savaşçı Aşil’in topuğu gibi. Nasıl ki Aşil topuğundan vurulmadan ölmez, zeytin ağacı kökleri zarar görmediği müddetçe yaşar. Yok Çünkü Telafisi’nde ise kökleri merak etmeyerek neleri kaybettiğimize değindim.

Halkevleri’ ne de değinmişsiniz romanda. Köy enstitülerinin kapatılması konusu hâlâ eğitimle ilgili meselelerde sıcak tutulan bir konu iken halkevleri unutuldu gitti, Halkevlerinden bahsedelim mi biraz da?

Halkevleri önemliydi. “İlk okuduğum kitap Pinokyo’ydu, halkevinde okudum” diyor Oğuz karakteri. Bunlar benim babamdan dinlediğim anılardan. Köy Enstitülerinin öncülü 1932’de başta Ankara olmak üzere 14 ilde açılmış, zaman içinde artış göstermiş. Demokrat Parti döneminde kapatıldı. Komünistler gelecek korkusuyla, soğuk savaş döneminin etkileri.

DEĞİŞİM KAÇINILMAZ

Eleştirel olmak peki?

İşin idealinden bahsedeceksek geçerli ama uygulamaya baktığımızda bu ne kadar yapılıyor? Türkiye’de tırnak içinde aydın dediğimiz insanların büyük kesimi hayatta “inanarak” yola devam ediyorlar. Hâlbuki gazeteci de romancı da sürekli sorgulayıcı olmak zorunda. Bir şeyi doğru olarak kabul edip bütün hayatınız boyunca aynı şekilde devam etmek, gelişmeye kapalı olmak demek. İlkokulda size öğretilenle bütün bir hayatı yaşamı geçirebilir misiniz?

Ben hiç değişmedim demek abes bir durum, çünkü siz değişmeseniz bile dünya değişiyor. Omurgalı olmak başka bir şey, vicdanlı olmak daha da başka bir şey. Değişmemek, aynı kalmakta diretmek o biraz taşlaşmak oluyor. Değişim nasıl olacak? Her şeyin suyuna giderek değişim olmuyor. Hiçbir şey aynı kalmıyor, iklim değişiyor, teknoloji çok büyük bir değişim getiriyor, dijital dünyanın getirdiği değişimlerden beyin olarak etkilenmemek mümkün mü? Bir başka sorun da 40 yaş üstü insanlarda beynimizin bu dijital dünyaya, meta âlemlere göre formatlanmamış olması.

Yazdığınız üç romanı da okuduğumuzda oldukça zengin bir hikâyeler dünyası buluyoruz. Özellikle bu romanın finali yıllardır çekmecenizde hikâyeler biriktirmişsiniz ve daha yazacağınız çok roman var gibi hissettirdi bana. Yanılıyor muyum?

Mesleğim gereği çok yer dolaşıp çok insan tanımış olmam, yeryüzünde geçirdiğim sürenin uzunluğu hikâye biriktirmekte avantaj sayılabilir. Herkesin çekmecesi hikâye dolu, çekmeceyi açıp karıştıran kadar hayal gücünü özgür bırakan da kazançlı çıkar.

 

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Funda Çapar
Lisans eğitimini İnönü Üniversitesi Kimya Öğretmenliği bölümünde tamamladı. Üniversite yıllarında kitap, tiyatro, satranç ve çevre kulüplerindeydi. 1999-2006 yılları arasında İstanbul’da öğretmen olarak görev yaptı. Ardından on yıl özel bir şirkette proje yönetiminde çalıştı. Bu esnada Beykent Üniversitesi İnsan Kaynakları ve Örgütsel Değişim dalında Yüksek Lisans eğitimini tamamladı, ayrıca ICF onaylı ACTP belgeleri aldı. 2016 yılında profesyonel çalışma hayatını bırakarak edebi anlamda yazın ve okuma çalışmalarına dahil olmaya başladı. Roman, öykü ve tiyatro metinleri üzerine çalışmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
43,592TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI